Sahar Delijani’nin Dediği
Elias Nin
Sahar Delijani, İranlı bir yazar, rejim muhalifi. Ailesi Molla Rejimi tarafından hapsedilmiş, kendisi Molla rejiminin zindanlarında dünyaya gelmiş.
Amcaları ve yakınları rejim tarafından öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüş.
Sahar Delijani, İsrail ve ABD güçlerinin İran’ın tepesine bomba yağdırmasını şu sözlerle ifade ediyor:
“İran rejiminin suçları hakkında bana söyleyebileceğiniz hiçbir şey yok zira ben onu kanımda ve kemiğimde yaşadım, yaşıyorum.
Lakin bu, halkımın bombalanmasını, sakat bırakılmasını, öldürülmesini, evlerinin harabeye dönmesini istediğim anlamına gelmez.
Eğer sizin özgürlük anlayışınız ancak masum insanların yok edilmesinden geçiyorsa, o zaman aradığınız şey özgürlük değildir.”
Sınıf, ulus, cinsiyet, din esaslarına göre bölünmüş insan canlısının ortak bir vicdanda buluşması neredeyse imkansızdır lakin asgari ortak vicdanın olmadığı bir gezegende de hiç kimsenin güvende olmadığı aşikardır.
Beğenmesek de geçmişte Sovyetler Birliği ve onun kontrol ettiği Doğu Bloku vardı, artık yok. Talan, sömürü ve boyun eğdirme kuralına dayalı emperyalist/kapitalist dünya sistemini dengeleyecek, frenleyecek bir başka eksen artık mevcut değil.
Günümüzde geçerli düstur şudur: Kuralı güçlü olan koyar. Gücü elinde bulunduran devlete boyun eğmeyen yaşayamaz.
Boyun eğmeyen devletler cezalandırılırken, onunla bütün bir ülke de cezalandırılıyor.
Örneğin ABD/İsrail, yalnızca İran’daki rejimini, Mollaları cezalandırmıyor, o topraklarda yaşayan, nefes alan herkesi, her canlıyı cezalandırıyor; öldürüyor, yoksullaştırıyor, bir toplumun bütün bir geleceğini ipotek altına alıyor, tahrip ediyor.
Bütün bunları utanmazca yapıyor: Mesela dünyanın en öldürücü silahlarına sahip, en büyük silah Tüccarı olan ABD, “İran silahlanamaz” diyor. Öte yandan İsrail’i silahlandırıyor, ona nükleer silah veriyor.
Bir ülkeyi işgal etmenin, o ülkenin tepesine bomba yağdırmanın haklı gerekçesi olamaz, eğer İran’ın bombalanmasına gerekçe gösterilen nedenler haklı kabul edilecek olursa, bu cezayı hak eden ülkelerin başında ABD’nin gelmesi gerekir zira onun sahip olduğu silahlarla değil İran, yaşadığımız gezegen defalarca yok edilebilir.
ABD, silahlanmaya değil, kendisi tarafından kontrol edilemeyen devletlerin, örgütlerin silahlanmasına karşıdır, dolayısıyla da hiçbir ülkeyi silahlanıyor diye cezalandırmaz.
Peki, ABD İran’a özgürlük gördürebilir mi? ABD’nin 2001 yılında Afganistan'a nasıl özgürlük götürdüğünü gördük. Afganistanlı kadınları Taliban’dan özgürleştireceğini vaat eden ABD, 2021 yılında Afganistanlı kadınları Tabilan’ın insafına terk etmekte tereddüt etmedi. Epstein adasında kız çocuklarını ve kadınları açık arttırmayla satan Trump’ın yönettiği ABD, şimdi de İran halkına, İranlı kadınlara özgürlük vaat ediyor.
Tam bir aymazlık örneği, haliyle de çoğu Şah yanlısı lümpen topluluklar dışında bu vaade itibar eden olmuyor, olmaz da.
O halde ne yapmalı?
Bu sorunun cevabı herkesin durduğu yere göre değişir zira nihai çözümde anlaşmak o kadar kolay değil ama Sahar Delijani’nin tutumu bir başlangıç olarak asgari müşterek olabilir
Peki ya Kürtler?
Kürdistan İran, Kürler de İran halkı değildir, dolayısıyla da İran’ı savunmak da İran’ın nasıl yönetileceğine karışmak da Kürtlerin işi değildir.
Kürtler, sömürgeci İran devletin zayıflamasını isteme hakkına sahiptirler, siyaseten de ahlaken de bunda bir sorun yoktur lakin ABD/İsrail komutasında İran’ın işgaline katılmak siyaseten de ahlaken de savunulamaz, bu ikisi arasındaki ayrımın doğru yapılması gerekir.
Mesela 1991 yılında ABD ve NATO güçlerinin Irak’a karşı savaş ilan ettiklerinde Güney Kürtleri kendi bölgelerinden isyan başlatmış, ABD ve müttefiklerinin Irak topraklarında Irak ordusuyla savaşına katılmamıştı, doğru olan da buydu.
Eğer Rojhilat Kürtler de kendileri açısından koşulların oluştuğunu düşünüyorlarsa, yeterli uluslararası güvence alınabiliyorsa, örneğin Rojhilat uçuşa yasaklı bölge ilan edilerek NATO tarafından korunacaksa, bu durumda zayıflayan rejim karşısında bağımsızlıkçı bir isyan başlatılabilir.
Rojhilat Kürtlerinin yapmaması gereken tek şey, ABD ve İsrail ile İran’ın işgaline yönelik kara harekâtına katılmaktır. Zira Rojhilat ile sınırlı kalacak bir savaş, meşru savunmadır, işgal karşıtıdır ve meşrudur, Rojhilat dışında yürütülecek savaş ise işgaldir, meşru Kürdistan davasının lekeli doğumu demektir.
https://www.instagram.com/p/DVgHYrSCL65/?igsh=Mm41NDZ6NDBtYnk%3D
SUÇ VE CEZA ! ERMENİ SOYKlRlMl MİMARLARlNDAN BAHADETTİN ŞAKİR VE CEMAL AZMİ AYNl GÜN AYNl YERDE ÖLÜMLE CEZALANDIRlLDlLAR . HER SUÇ CEZASIZ KALMAZ, ATEŞİ BOL OLSUN 1915 Ermeni Soykırımının başarısızlarından Talat Paşa 15 Mart 1921 yılında Soğomon Tehliryan tarafından tedavi edilenin ardından İtihat ve Terakki Cemiyetinin diğer suç mekanizmalarından Bahadettin Şakir ve 15 000 masum kadın ve çocuğu, Karadeniz'de acımasızca boğdurtan Cemal Azmi onu an ölümle teradütlü idiler. Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanımı ziyaret etmeğe gitmişlerdi Ziyaretin ardından akşam saatlerinde birlikte dışarı çıkmışlardı, 1922 yılı Nisan ayını 16'sını 17' sine sahip olduğu gece Unland Strase üzerindeyken, takip eden Ermeni Fedailer Arşavir Şirakyan Aram Yeganyan silahlarını keserek önlerini kestiler. Hayriye Hanım engel olmak için araya girerek kurşunlardan biri Cemal Azmi'nin suratına diğer de Bahadettin Şakir'in anlına peş peşe patladı. Bahadettin Şakir daha önce hayatını kaybeden Cemal Azmi'nin üzerine yığılmıştı. Daha sonra cesetleri Berlin'de Türk Şehitliğine götürülüp gömüldüler. Daha önce İtihat ve Terakki Cemiyeti için ölüm fermanı çıkartan Türkiye Cumhuriyeti "bu kendi kuyruğunu ısırmaz" misali onları kucakladı Dr. Bahadettin Şakir'in dul eşi Cenan Hanım 2, çocuğu 10 yaşındaki Gökalp ve 5 yaşındaki Mehmet Celasun ile İstanbul'a döndü. İki kardeşinin adının Ziya Gökalp'in koyduğu ve daha sonra soyadı kanunuyla "Erk" soyadının Atatürk tarafından verildiği anlaşılmıştır. 1924'te TBMM kararıyla Bahadettin Şakir'in dul eşi ve çocuklara maaşı bağlanmıştır. 1926 yılında Atatürk'ün kendi ifadesiyle Ermeni suikast komiteleri tarafından katledilen ricaldan Dr. Bahadettin Şakir'in eşine Osmanbey'de Ermenilerden nefesi kesilmiş 4 katlı bir ev tahsis edilmiş ve çocuklar için burslar bağlanmıştır. 1839 yılında da yine Ermeni tüccarlardan nefesi kesilmiş Galata'da iki dükkandan hisse payı verilmiştir Bir dönem kendisi de İttihatçı olan dönemin 3'üncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel 1986 yılında vefat etmeden önce bıraktığı vasiyetinde, Dr. Bahadettin Şakir ve Cemal Azmi'nin cenazelerinin yurda getirilip Abidiye Şehitliği Mezarlığında arkadaşlarının yanında saklanmasını sürdürmüştür. Ortada olmak üzere Roma'da Sait Halim Paşa, Tiflis'te Cemal Paşa, Berlin'de Talat Paşa, Kafkasya'da Enver Paşa Ermeni Fedailer tarafından ölümle cezalandırmışlardır.
Hagop Sekayan
Yurdum İnsanının Ruh Halleri
Bir paylaşımda okudum; Vatandaş soy ve köken sorgulamasında büyük dedesine ulaşmış. Ulaşmış ama ulaştığına pişman. "Keşke bakmasaydım" diyormuş. Dedesinin ismi Ohannis'miş. Ona Ohannis'in Ermeni ismi olduğunu söylemişler.
"Keşke isim yerinde 'ismi belli değil' diye yazsaydı" diyormuş.
Baba ismi belli olmayana "piç" denir diye hatırlatmışlar. Olsun razıyım demiş.
Yurdum insanının haline bakar mısınız? Kökeni Ermeni olmasında ne olursa olsun.
Belli ki, soy ve kökeniyle ilgili kuşkusu vardı, sorgulama kuşkusunu giderememiş.
***
Geçen hafta yaşamını yitiren, ünlü dermatolog Kolsuz Apop'un ardından çok sayıda övgüler, paylaşımlar okuduk, işittik.
Bir vatandaş da şöyle yazmış: "Prof. Kolsuz Agop Ermeni de olsa değerli bir insandı. Bir anlamda istisnaydı."
Yani vatandaş şunu söylüyor: Aslında Ermeniler değerli insanlar değildir. Bazen aralarında iyisi olsa da onlar istisnadır, Ermenilerin değersiz olduğu genel kuralını bozmaz,
Belli ki, Kolsuz Agop bu vatandaşın derdine derman olmuş. O nedenle
Agop Hoca onun nazarında değerli Ermeni.
Ne diyelim? Bu tür söylemler, aslını inkar edenlerin ruh halinin, göstergesidir.
***
Bu ülkede azınlıklar, özellikle de Ermeniler, nefret söyleminin doğal muhatabıdır.
Kızsak da, üzülsek de, alıştık. Bunlarla yaşamayı da öğrendik.
Bu topraklarda önce bizler vardık. Bin yılı aşkın süre beraber yaşadık. Ortak değerler, ortak kültür oluşturduk. Aşımız da aynıydı, suyunu içtiğimiz dere de. Ermenice, Türkçe, Kürtçe olsa da türkülerimiz de aynıydı.
Osmanlının 'millet-i mahkum' tebaasıydık, Cumhuriyetin "azınlık vatandaşları" olduk. Ama eşit vatandaş olamadan 'azıcık' kaldık, yok olma sürecindeyiz.
Bir ülkede farklı insan topluluklarının yok olması, üç şekilde olur.
Birincisi: Asimilasyonla, karışarak.
İkincisi : Sürgünle, göçle.
Üçüncüsü : Öldürme ve ölmekle.
Bu topraklarda bunların hepsi de yaşandı.
Yine de biz atalarımızdan miras kalan, dağına, taşına, ovasına, deresine, köyüne , şehrine isimler verdiğimiz, binlerce kültür mirasımız olan bu toprakları seviyoruz.
Bizleri sevmeyenler olsa da sevenlerin de olduğunu biliyoruz.
Yervant Özuzun
Anatolian Armenians
PKK'NİN MUSA ANTER'DEN VERGİ İSTEDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Ayşe Hür
İki gündür sosyal medyada aşağıdaki görseller yayımlanıyor. Altında da yorumlar. "Sahte" diyenler, "sahte değil, haklıydılar vergi istemekte" diyenler...
Görsellerin sahihliğini bilemem, ama Yapay Zeka öncesi dönemden beri internette olduklarını biliyorum. Örneğin 25 Aralık 2012 tarihli haberdeki gibi. (Linkini aşağıya ekledim.)
Ben bu belgelere değil ama aşağıda aktaracağım 1992 tarihli ifadeye dayanarak 22 Eylül 2013 tarihli Radikal'deki köşemde Öfkesiz Kürt Ape Musa başlıklı yazımda şunları yazmıştım:
"PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı ve yaygınlaştırdığı 1984-1989 arasında Musa Anter hâlâ Nusaybin’de yaşıyordu ve PKK’den uzak duruyordu. PKK’nin buna tepkisi kendisine ‘vergi’ tahakkuk ettirmek oldu. Anter, kendi deyimiyle bu ‘haracı’ ödemeyi reddetti ve çareyi İstanbul’a yerleşmekte buldu. Doğu Perinçek’le bu dönemde ilişki kurdu. Musa Anter, PKK’nin strateji değişikliğine gittiği 1992 yılında PKK hareketi ile barıştı. Bu tarihten kısa süre sonra, 20 Eylül 1992’de de Diyarbakır’da JİTEM ajanları tarafından tuzağa düşürüldü ve kurşunlanarak öldürüldü. Öldürüldüğünde 74 yaşındaydı. Yanında, yeğeni Orhan Miroğlu da vardı. O gece yaşananları ilk olarak, olaydan yaralı olarak kurtulan Miroğlu’ndan duyduk. Yıllar sonra Musa Anter’in kızı, İsveç’te, babasının katillerinden biri olan eski PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’la görüştü ve cinayetin ayrıntılarını, arkasındaki güçleri daha iyi öğrendik.
Öğrendik ama sonuç ne oldu derseniz, Aygan’ın sözünü ettiği JİTEM’cilerden Veli Küçük, Levent Ersöz, Arif Doğan ve Atilla Uğur, Ergenekon davasından ceza aldı. Ancak devlet bugüne dek JİTEM’in varlığını kabul etmediği gibi aynen Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi Musa Anter’le ilgili iddiaları duymazdan geldi. Kürt Meselesi’nin çözümünün önündeki engellerden biri de devletin Fırat’ın doğusundaki derin cinayetlere devletin gösterdiği kayıtsızlık… Musa Anter’in 21. ölüm yıldönümünde bu tablonun değişmiş olmasını ummak istiyorum…" (Radikal arşivi Doğan Medya tarafından kaldırıldığı için Yazının Sendika.org'daki linkini aşağıya ekledim.)
O günlerde kimse de bana itiraz etmemişti. PKK'nin vergi istediğini yazmamda bana cesaret veren, Musa Anter'in evlatlığı Süphan Mete’nin 20 Eylül 1992 günü işlenen cinayetten hemen sonra emniyette verdiği şu ifade idi:
“Ben Mardin Akarsu nahiyesinde doğdum. Orada yaşarken okulu bıraktığım için aileme yardım ediyordum. 14 yaşıma geldiğimde uzak akrabam olan Musa Anter’e evlatlık verildim. Benden evvel dayımın oğlu ondan sonra da abim Musa Anter’in evlatlığıydı. Musa Anter’in ailesi İsveç’te yaşıyordu. Eşi Hale Anter ile arası iyi değildi. Dindarlık ve temizlik konusunda anlaşamıyorlardı. Musa Anter’in Akarsu nahiyesinde 1500 dönüm arazisi vardı. Köyde bir düşmanı yoktu. PKK Musa Anter’den 5 milyon vergi istedi. Vermeyi kabul etmeyince 20 milyon ceza kestiler. Yaşlı bir kadını göndermişlerdi. Elinde not getirmişti. Musa Anter notu açmadan küfür edip kadını geri gönderdi. PKK Musa Anter’i ‘TC işbirlikçisi’ olarak ilan etti. Bir bildiri dağıttılar. Musa Anter bölge valisi Hayri Kozakoğlu ile birlikte içki içiyormuş dediler. Musa Anter hakkında ölüm kararı verilmişti. PKK pusula göndermişti. ‘ARGK tarafından mal ve can varlığına el konuldu’ yazıyordu. Bundan dolayı İstanbul’a kaçtık. Ayda 1 milyon karşılığında Yeni Ülke gazetesine yazıyordu. Ben 90 yılında askere gittim. Sonra döndüm. Olay zamanı Diyarbakır’da Kültür Festivaline davet ettiler. Musa Amca Beni Diyarbakır’a gönderdi. Orada karşıla beni dedi. Fakat Diyarbakır’da iken korkuyordu. Dışarı çıkmıyordu. Sadece bir kere Gazi Köşkü’ne imzaya gitmişti. Olaydan üç gün önce Büyük Otel’de saat 14-16 saatleri arasında bir telefon geldi. Normal bir Türkçe ile Dijwar isimli biri konuştu. Musa Anter onunla konuştuktan sonra morali bozuldu. Sordum. ‘Yine onlardı, PKK’lilerdi. Yarın Çınar’a gideceğiz. Kimse gelmesin şoförsüz araç iste, PKK’liler beni oraya istediler dedi.’ Ertesi gün sabah 11-12 arası beni uyandırdı, lobiye indik. Telefon geldi. Dijwar’dı. Bu kez Kürtçe konuştu. Musa Amca konuştuktan sonra ‘Oğlum gitmemize gerek kalmadı. Onlar gelecek dedi.’ Biz otelde iken belediyeden gelenler oldu. Oturduk, yemek yedik. Yine telefon geldi. Aynı kişiydi. Musa Amca telefondakine kızdı. ‘Niye geç kaldınız?’ dedi. Yanımıza geldiğinde ise ‘Bizi alacaklar siz yemeğinizi yiyin. Bu gece gelemeyeceğim Orhan’a gidiyorum.’ dedi. Biz Samet ile lokantaya gittik. Otele döndüğümüzde Nevin Hanım gelmişti ve bize haberi verdi. Morga gittik. Gazeteciler fotoğraf çekmek istediler. Ben sadece Hürriyet ve Milliyet’e izin verdim. Çocuklarına haber verdim. Belediye zabıta verdi. Sabaha karşı işlemler bitti. Mardin’e götürdük. Bir süre sonra PKK beni kaçırdı, 18 gün işkence etti. Musa Anter’in ölümünü sen üstleneceksin dediler bana.”
Bu ifadeyi içeren 24 Haziran 2020 tarihli duruşma haberinin linkini de aşağı ekledim.
Hani yukarda "Musa Anter'i JİTEM'cilerin öldürdüğünü öğrendik de ne oldu?" diye sormuştum ya. Son dönemde, PKK hakkında öğrendiğimiz şeylerin de akibetinin aynı olmasından endişe ediyorum. Galiba hakim sınıflarımızın en başarılı oldukları konu toplumsal belleğimizin en fazla bir kaç günlük bilgileri kaydedecek kadar sığ olmasını sağlamaları...
xxx
Not: Twitter'da bu yazıyı paylaştığımda Samuel Sem takma adlı bir arkadaş (fotoğrafının kendisine ait olduğunu söyledi) şunları yazdı. (İmlasını düzelterek aktarıyorum):
"1990 yılı idi. (Musa Anter'le) İstanbul'da bir toplantıda tanışmıştık. Kartal'daki evine davet etmişti. PKK adına ben kendisiyle konuştum. O beni ben onu sevdim. İki kasetlik bir röportaj da yapmıştım. Kasetleri Cemil Hoca adında bir dostuma bırakmıştım. İstanbul'dan ayrıldım. Keske o kasetleri bulabilsem.
'Vergi konusunda ne biliyorsunuz?" sorum üzerine:
"O kağıtta yazılanların ve sizin de eklediklerinizin hepsi doğru. Musa Anter benimle yeniden PKK aracılığıyla bağ kurdu. Telkinlerim sonucu kendisinden para alınmadı. Kasetleri bıraktığım dostum Cemil Hoca ile (tabi yaşıyorsa, Arkadaş adında bir oğlu vardı) ilişki kurarım."
"Cemil Hoca kimdir?" sorum üzerine:
"Mardinli ama İstanbul'da öğretmenlik yapıyordu. Sanat ve entelektüel birikimi hayli yüksekti. Çok severdim ve değer verirdim. 1990'lardan sonra bağım koptu. Oğlunun ismini (Arkadaş diye) hatırlıyorum. Soyadını hatırlamıyorum. Eğer yaşıyorsa 75 yaş civarı olacak tahminimce."
Bu bilgiler aranızda birilerinde çağrışım yapıyorsa, Musa Anter'le yapılmış bu iki kasetlik röportajın peşine düşerseniz çok iyi olur.
Ezan ve Ramazan Davulu Üstüne…
Elias Nin
“Çoğunluk” olan, devlet gücünü arkasına alanlar için “on iki ayın sultanı” iken, çoğunluğun ve onun aidiyet bağı kurduğu devletin belirlediği sınırlar içerisinde nefes alma hakkı olan “azınlık” açısından “ızdırap ayı” olan Ramazan başladı.
Eğer bu coğrafyada yalnızca Müslümanlar yaşıyor olsaydı ve herkes ezan ve ramazan davulu dolayısıyla bir sıkıntı yaşamıyor olsaydı, o vakit sorun olmazdı. Lakin bu coğrafyada yaşayan her dört insandan biri Müslüman değil, Müslüman olanların ise yarısından fazlası namaz kılmaz, oruç tutmaz.
Bundan dolayıdır ki gece yarısı davul sesiyle, sabahın beşinde ezan sesiyle herkesi uyandırmak terörden başka bir şey değildir.
Herkesin evinde saat varken, herkes ne zaman sahura kalkacağını ne zaman namaz için uyanacağını biliyorken, sokaklarda davul çaldırmanın, hoparlörden yüksek sesle ezan okutmanın maksadı nedir?
Bir de derler ki, “İslam’da zor ve zorlama yoktur.” Bunun, istiklal marşı okunurken yoldan geçen herkesin olduğu yerde tıp diye durmak zorunda bırakılmasından ne farkı var ki?
Eğer ki bir din kendi ritüellerini başkalarına da dayatıyor ya da kendi gereklerinin sonuçlarına başkalarını da katlanmak zorunda bırakıyorsa, bu bir inanç olmaktan çok, bir hegemonyaya tekabül eder.
Ötekileştirdiği, “azınlık” ve “sığıntı” olarak gördüğü gayrimüslimler, Aleviler, ateistler gibi İslam dışı toplulukların mutsuzluğundan kendisi için “mübarek” bir mutluluk edinen bir topluluğun, sonra da kalkıp “İslam, hoşgörü dinidir” deyip, barıştan, kardeşlikten, laiklikten, birlikte yaşamdan söz etmesi garip gelse de onun ahlakını resmeder.
Tabii bir de hayvanlara uygulanan terör var. Dikkat edilecek olursa özellikle sabah ezanı köpeklerde hep bir huzursuzluğa neden olur, saldırı algısına yol açar. Ramazan’da bir de buna davul sesi eklenince bu durum katbekat artmaktadır. Ramazan ayı boyunca özellikle kent sokaklarında yaşayan hayvanların psikolojileri ciddi oranda bozulmaktadır; bunu da ayrıca konuşmak lazım.
ELAZlĞ ' DA İPEK FABRİKASl SAHİBİ BEŞKARDEŞLER " MİNAS , GARBİS , ŞARON , DİKRAN , GARABET İPEKÇİAN " FABRİKATÖRYAN " LARlN AKİBETİ . EL KONULAN FABRİKA VE MALARA NE OLDU ? Krikor İpekçian 19 yüzyılda Elazığ ' ın Mezire İlçesinde bir fabrika kurmuş . İpekçian ' ın ürtetiği kumaş o kadar ünlü imiş ki , Uluslararası alanda bilinir olmuş . İpekçian ' ın girişimini takdir eden dönemin Padişahı soyadlarını Fabrikatörian olarak değiştirtmiş . Krikor Fabrikatöryan 1902 ' de vefat edince 5 oğlu şirketin başına geçmiş ve işi daha da büyüterek 2 fabrika kurmuşlar . Fabrikatörian Kardeşler fabrikalarının hemen yanında " Resimde görülüyor , Beş Kardeşler Konağı olarak da anılan " 5 konak inşa etmişler . Fabrikatörian Kardeşler yan yana bulunan bu konaklarda aileleriyle birlikte yaşarlardı Fabrikatörian Kardeşlerin konakları , fabrikaları kadar da meşhur idi . 1895 - 1896 yılarında Hamidiye Katliamları ile Ermeniler üzerinde yoğunlaşan ve birçok insanın hayatını kaybetmesiyle neticelenen hadiselerde Elazığ Ermeni toplumu da nasibini almıştır . Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen İpekçian Ailesi ticari faliyetlerini aksatmamış , aksine devlet yetkilileriyle ilişkilerini koparmamıştır I ' ci Dünya Savaşı başladığında fabrikalarını devletin hizmetine vermişlerdir . Askerlerin elbiselerin ünüformaların üretilmesine imkan sağlamışlardır . Fakat Osmanlı Devleti tarafından verilen madalya taktirnameler , Şehrin kalkınmasna hizmet etmiş 60 yıllık üretimin bedeli , ülkeye girişi sağlanan döviz ve altınlara rağmen , Osmanlı ' yı yöneten İtihat ve Terakki Hükümeti 1915 ' te Ermeni halkını ölüme mahkum etmiştir . Elazığ ' da atölyeler açmış Avrupa ' dan makineler getirmiş , istihdam ortamı oluşturmuş birçok Ermeni işverenleri Boğos Caferyan , Zarifyan , Saarafyan , Kazancıyan , Gürciyan vs . aileleriyle birlikte yaklaşık 3 000 kişi ile birlikte 2 Temmuz 1915 ' te Derzor Çöllerine ölüm yolculuğuna çıkarırlar . Fabrikatörian Ailesinden hiç kimse Derzor Çöllerine ulaşamadı , 5 kardeşler ve aileleri hemen Malatya ' ın girişinde katledildiler sadece bu geniş aileden birkaç çocuk tesadüfen kurtulabildi . 1915 Soykırım sonrası belgelere yansıyan ifadelere bakıldığında , sürgüne gönderilenler sadece Ermeni eşrafı , okumuşu , zanatkarı , işini bilen becerikli köylüsü olmadığı , ekonomik canlılığı kültürel zenginliğin de yitip gittiğini görmekteyiz . Bilhassa elinden iş gelen orta sınıfın çökmesiyle Elazığ yıllarca baş edemediği yokluklar ve zorluklar içerisinde kalarak ticaret ve tarım da çıkmaza girecekti . 1915 Ermeni Soykırımı sonrası 5 Kardeşler ' in " Fabrikatorian " ticari mirasları fiilen sona erdi . Fabrikatorian Kardeşlerin tüm mal varlıklarına " Emal - i Matruke " kapsamında el konuldu
Dönemin Elazığ Valisi Sabit fabrikaları çalıştırmayı denediyse de , üretim yapabilme kapasitesinde kişilerin bulunmaması yüzünden muhafak olamadı . 1860 ' lardan beri hiç ara vemeden üretim yapan Fabrikatorian ' ların fabrikası böylece çürümeye terkedildi . 1930 ' a gelindiğinde fabrikaarın kurulu olduğu geniş alan üzerinde Belediye , elektrik jeneratörü tesisi kurdu ve trafo kurdu . Fabrikalar 1935 yılında yıktırılarak yerine bir bölümünde 1960 ' da Çay bahçesi , şehrin illeri gelenlerin düğün , nışan sünnet , baloların düzenlendiği Özbil Gazinosu kuruldu . Fabrika arazisinin bir bölümünde 1980 ' de GİMA mağazası bir bölümünde de Kırım Tatar ' ları lideri Mustafa Cemilloğlu adına bir park kuruldu Sonuç olarak 1860 ' lardan itibaren köylüye " ipek böcekçiliği " üretim , şehirlisine iş imkanı sağlayan Elazığ ' ın en seçkin ve kaliteli dokumaları imal eden yegane uluslarası fabrikasının , hatıraları söz çalgı , çengi , jeneratör gürültüleri arasında kayboldu gitti .
Hagop Sekayan
HİÇ BİR SUÇ CEZASlZ KALMAZ ! ERMENİ SOYKlRlMlNlN BAŞ MİMARLARlNDAN ENVER PAŞA ' Yl ÖLDÜREN HAGOP MELKUMYAN . ENVER PAŞA ENTRİKALARl VE BOLŞEVİKLERİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ Hagop Melkumyan 24 Aralık 1885 yılında Artshak ' ın Şuşi Kentinde doğdu . 1907 yılında Çarlık İmparatorluğu Ordusuna alındı . I ' ci Dünya Savaşında 6 ' ıncı Kolordunun 4 ' üncü Suvari Tümenini komuta etti . Hagop Melkumyan 1918 yılında Bolşeviklere katıldı , iç savaş sırasında Don Bölgesinde Beyaz Ordu Generali Alexsey Kaledin ' in ve Bolşevik karşıtı birçok isyanları bastırılması yanında Moskova ' daki Sol Sosyalist Devrimci ayaklanmasının bastırılmasında rol aldı . Rusya iç savaşında Güney cephesinde Ekim 1919 ' da 8 ' inci Ordu ' da bir suvari tugayının komutanı oldu . Hagop Melkumyan 1924 - 1926 yılına kadar Türkistan 8 ' inci Suvari Tugayına komuta etti , SSCB tarihinde Enver Paşa ' nın bizat iştirak ettiği Basmacılar İsyanının yenilgiye uğratılmasında baş rol oynadı Binlerce isyancı öldürüldü ve esir alındı . Bolşevik Hükümeti Enver Paşa ' nın öldürülmemesi ve sağ olarak yakalanması için emir çıkartmasına rağmen , Birliğin Komutanı olan Hagop Melkumyan bu emire itiat etmeden Ermeni Soykırımının ele başlarından Enver Paşa ' yı yakaladığı yerde infaz ederek cezalandırdı . Sovyetler Birliğinde 1960 yılında yayınlanan " Orta Asya ' da Basmacı İsyanı " adlı kitapta ayrıntılı olarak bu bilgiler yayınlanmıştır . Enver Paşa ' nın cezalandırılması " Nemesis " eylemi dişında gerçekleşmiştir . Hagop Melkumyan Bolşeviklere sunduğu bu fedakarlara rağmen 1937 ' de Stalin ' in gazabından nasibini almış , saçma sapan suçlamalarla kurşuna dizilmeye mahkum edilmiştir . İtiraz sonucu bu ceza 15 yılhapis cezasına çarpıtılmıştır . Hagop Melkumyan 1954 yılnda salıverilmesinin ardından ertesi yıl itibarı iade edilmiştir . Eski General rütbesi ve tüm ödülleri iade edilmiştir . Hagop Melkumyan ömrünün geri kalan kısmını Moskova ' da geçirmiş 3 Temmuz 1962 yılında vefat etmiştir SSCB ' de Hagop Melkumyan gibi birçok kişi mağdur edilirken , Enver Paşa gibi kişilerin SSCB ' de el üstünde tutulması esef verici olduğu kadar da düşündürücüdür . Enver Paşa , Sovyet Hükümeti tarafından saygıdeğer bir dost olarak kabul edilmiştir , Mustafa Kemal gibi anti - emperyalist bir figür olarak kabul edilmiştir . Bolşevikler " başta Lenin " Enver Paşa ' yı İngiliz İmparatorluğuna karşı potansiyel bir mütefik olarak görmüş ve özellikle Orta Asya ' daki Müslüman unsurlar üzerindeki etkisinden faydalanmak istemişlerdir . Bugün aynı şeyi yeni Çar Putin hayata geçirmeğe çalışmaktadır Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov ' a vermiş olduğu imtiyazlar gösterilebilir . Putin ' in baş danışmanı Aleksandr Durgin ' in " Avrasyacılık " hayal ettiği Türk - Slav Birliğinin içi boş bir teori olduğu da anlaşılmaktadır . Enver Paşa l ' ci Dünya Savaşı sonrası Bolşeviklerle 1919 - 1920 Moskova ' da görüşerek silah ve mühiminat desteği elde etmeyi başarmıştır . Enver Paşa , Berlin ' de Bolşeviklerin önemli isimlerinden Karl Radek ile bir araya geldi . Lenin ' in sağ kolu olan Radek , Avrupa ' da Sovyet Rusya ' yı temsil etmekteydi . Radek ve Enver Paşa savaşın sonunda buluşarak Bolşevik - Müslüman itifakının ön anlaşmasını yapmışlardır . Enver Paşa ancak 1920 ' de Moskova ' ya ulaşmıştır . Enver Paşa Bolşeviklerin üst yöneticileri Kadek , Troçki ile görüşmeler yapmış ve Bakü ' de düzenlenen l ' ci Doğu Halkları Kurultayına " Eylül 1920 " davet edilmiştir ve kurultayda konuşması ayaklar üzerinde alkışlanmıştır . Enver Paşa kurultaydan sonra Moskova ' da Bolşevik ' lerle yapılan anlaşma gereği Türkistan ' daki Müslüman hareketini " Basmacı " yatıştırma görevini üstlenmesine rağmen , bölgeye gittikten sonra Bolşeviklere karşı Basmacı Hareketinin başına geçmiştir . Enver Paşa aynı zamanda Mustafa Kemal ile de ilişki içerisindeydi ve yazışmalarında " Bolşevik ' lerin desteğiyle Kafkasya üzerinden Anadolu ' ya geçmek ve Mustafa Kemal ile işbirliği kurmak amacıyla " haberler ulaştırmıştır Enver Paşa başlangıçta Bolşeviklerle işbirliği yapsa da , Türkistan ' da Turan İmparatorluğu kurma planı ve nihayetinde Bolşevik ' lere karşı Basmacı Hareketine liderlik etmesi nedeniyle de araları bozulmuştur . Enver Paşa ' nın sağ yakalanması için Bolşevikler seferber olmalarına rağmen , Enver Paşa Afganistan ' a kaçarken sınırda Ermeni Hagop Melkumyan tarafından ölümle cezalandırılmıştır .
Hagop Sekayan
KOMPLO VE KOMPLOCULUK ÜSTÜNE
''Konuk yazar Ayşe Hürün, Komplo teorilerini ele lan ve bizce sağlıklı bir yazı olarak gördüğümüz makaleyi sizlerle paylaşmak istedik''. S.D.
Komplo Literatürünün Baş Yapıtı: Siyon Protokolleri – Ayşe Hür
Epstein skandalı ile birlikte yeniden popülerlik kazanan komplo teorileri, büyük tarihsel ve toplumsal olayları, gerçek toplumsal güçlerin, sınıfların, zümrelerin, tabakaların çıkarları, konumları ve karakterleriyle değil, gizli örgütlerin veya ilişkilerin düşünce ve eylemleriyle açıklar. Liberalizm, Marksizm, Nazizm, gibi büyük anlatıların çöktüğü post-modern çağımızda, bu teorilerin gizemli ve cazip bir açıklama biçimi olarak hemen herkesin aklını çelecek bir yanı var. Aslında insanoğlunun kendisini etkileyen olayları anlamaya çalışması, yorumlaması son derece doğal bir süreçtir.
Ama bazı olaylar vardır ki, yorumlamaya direnç gösterirler ve bu yapılarıyla insanoğlunu arkasında yatan anlamı aramaya daha da teşvik ederler. Son derece normal, anlaşılır olan bu süreç bir noktada yolundan sapmaya başlar. Bir süre sonra kişi her olayın ardında gizli güçler aramaya başlar ve kuşkuculuk paranoyaklığa dönüşür. Komplolara inanma eğilimdeki insanlar doğadaki ve hayattaki milyonlarca şablondan kendi kafalarına en uygununu seçerler. Nitekim Umberto Eco Gülün Adı adlı ünlü romanında şöyle der: “…insan isterse, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağlantılar bulur; dünya ansızın, her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür…”
Komplocu bakış açısı
Bu davranış biçimini tetikleyen pek çok bilgisel, bilişsel veya psikolojik süreç vardır. Öncelikle bütün komplo teorileri saçma değildir. Bazılarının doğru çıkması, kişiyi diğerlerinin de doğru olabileceği yolunda güdüler. Bir başka mesele, insanoğlunun bir olayın sonunda kime yaradığını (cui bono?) düşünmeye eğilimli olmasıdır. Halbuki komplo teorilerine yatkın bir zihin, olaydan faydalananları sıralarken, seçimini kendi şablonuna göre yapabilir. Ama daha önemlisi olay rastlantısal olabilir veya gözden kaçırılan faktörler vardır. Bir başka neden, insanların her eylemin mutlaka rasyonel, mantıklı bir açıklaması olduğunu varsaymasıdır. Halbuki insanlar ya da insan topluluklarının bazı davranışları irrasyoneldir, mantıksızdır.
Bir başka etken, medyanın kamuoyunun dikkatini çekmek için, olayları olduğundan daha karmaşık ve negatif bir biçimde sunma eğilimidir. Bunlara X-Files, Conspiracy Theory, Matrix, 24 Saat, Gülün Adı, Foucault Sarkacı, Da Vinci Şifresi, Opus Dei, Leave the World Behind, Moonfall, Bugonia, Plandemic gibi etkileyici film ve romanların rolünü ekleyelim. Psikologlara göre herhangi bir komplo teorisine inanan, diğer teorilere de inanma eğilimdedir. Bu da komplo teorilerinin yaygınlaşmasına hizmet eder.
Kahal toplantısı
Komplo teorilerini “dinsel batıl inançların laikleştirilmiş şekilleri” olarak niteleyen Karl Popper ise, komünizm, Nazizm veya faşizm gibi totaliter ideolojilerin paranoid senaryolar olmadan varlıklarını sürdürmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla bunları sistematik biçimde ürettiğini iddia eder. Komplocu teorilerin nasıl yalanlar üzerine inşa edildiğine Siyon Protokolleri meselesinden iyi bir örnek bulunamaz. “Siyon”, eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıdır ve Yahudi tarihi boyunca Kudüs’le eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının “Vaadedilen Topraklar”a yani Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmiştir.
Türkiye’de bu konuda ilk araştırmaları yapan Rıfat N. Bali’nin Musa’nın Evlatları, Cumhuriyet’in Yurttaşları (İletişim, 2003, s. 322-340) kitabındaki bilgileri özetlemem gerekirse; İddialara göre, kimliği meçhul Yahudi bilgelerinin Kahal adı verilen dinsel organizasyonu bünyesinde verdiği talimatlar doğrultusunda “Yahudi ulusunun Dünya egemenliğini sağlamak” için oluşturulan “el kitabı” olduğu ileri sürülen ve dünyanın tüm dillerine çevrilen Siyon Protokolleri ilk kez, özet bir metin olarak, 26 Ağustos-7 Eylül 1903’te Rusya’da antisemit Papaz Pavel Kruşevan’ın yönettiği Znamya (Bayrak) gazetesinde yayınlanmıştı. Kruşevan, 19-20 Nisan 1903’te Rusya’nın Kişinev şehrinde yaşayan Yahudilere yönelik pogromun başını çekenlerden biriydi. (Pogrom kavramının tarihçesi için bkz.: “Pogrom” Niye Rusça?)
Nilus’un saçmalıkları
Aynı metin 1905 yılında Saint Petersburg’ta imzasız bir broşür olarak tekrar yayınlandı. “Küçük İçindeki Büyük, Siyasi Bir İhtimal Olarak Şeytan [Anti-Chirst]” adıyla yayınlanan 300 sayfalık metnin görünüşteki yazarı gizemci hukukçu ve Grek Ortodoks papazı Sergey Aleksandroviç Nilus idi. (Nilus daha sonra sadece tercümanı olduğunu iddia edecekti.) Metinde Siyon’dan sadece son bölümde söz ediliyordu. Daha sonra yapılan tüm baskılarına Nilus ya da başkaları tarafından bazı açıklamalar eklenmişti. 1906-1907’de, Çar yanlısı bir grup tarafından “İnsan Irkının Düşmanları” adıyla yeniden basıldı. Kitapta, Rus-Japon Savaşı’nda Rusların kaybetmesinin kabahati Yahudilere atılıyordu.
İngiliz araştırmacı Lucien Wolf, 1920’de yazdığı “The Trivialities of Nilus” (Nilus’un Saçmalıkları) adlı makalede Protokoller’in kökeni konusundaki açıklamaları şöyle özetliyordu: Bir ateist olan Nilus 1900 yılında tanrının varlığına inanır halde Paris’i terk ederek Rusya’ya döner ve deneyimlerini ‘Bir Ortodoksun Notları veya Büyük İçinde Küçük’ başlıklı risalede toplar. Nilus’un ünü, Büyük Düşes Elisabeth Feodorovna’ya kadar ulaşır. Feodorovna, Nilus’un mistik bir Ortodoks olan Çar’ın üzerinde olumlu bir etkisi olabileceğini düşünmektedir. Bu sırada, Nilus’un Paris’te bıraktığı hanım arkadaşı Madam K. Fransa’daki Rus siyasi polis şefi Rakovski’den aldığı “sözde” Kahal tutanaklarını Nilus’a yollamıştır. İleriki tarihlerde, Protokollerin ele geçiriliş öyküsü sürekli değişime uğrar. Nilus’un bir açıklamasına göre Madam K. bu belgeleri önde gelen bir Fransız masondan çalmıştır. Bir başka açıklamasına göre işin içinde bir kadın yoktur, Nilus’un bir arkadaşı Fransa’da Sion Derneği’nin merkez bürosuna girmiş ve bu belgeleri oradan çalarak Nilus’a vermiştir. 1911 yılında gerçekleşen üçüncü genişletilmiş baskıda yer alan açıklamaya göre, belgeler Fransa’dan değil İsviçre’den gelmiştir. Bunlar Mason belgeleri değil Siyonist belgelerdir ve 1897 yılında Basel’de yapılan Siyonist Kongresi’nin gizli tutanaklarıdır.
İlk şüpheler
Değişik renk mürekkepler ve değişik el yazıları kullanılarak yazılmış broşüre ilişkin ilk ciddi şüpheler 1921 yılında, emekli Koşşak (muhafız alayı askeri) Alexandre de Chayle’nin tanıklığından doğar. 1909 yılında dini araştırmalar yapmak amacıyla Kozelsk yakınlarındaki Optina Pustin Manastırı’nın yakınlarına yerleşen Chayle, orada karısı ve sevgilisi Madam K. ile birlikte yaşayan Nilus’a rastlamıştır. Nilus’un kendisine gösterdiği bazı el yazmalarını incelemiş ve metnin yazım hataları ve Fransızcaya uygun olmayan cümle yapısından şüphe etmiştir. Bunu aynı yıl The London Times gazetesinin İstanbul muhabiri Philip Graves’in araştırmaları izler. Graves’e göre, İstanbul’da muhabir olarak bulunduğu dönemde, bir Rus vatandaşı olan Bay X kendisini ziyarete gelmiş ve eskiden Çarlık Gizli Polisi’ne (Ohranka) mensup bir Rus mültecisinden bir grup kitap almıştır. Bu kitaplar arasında 1860 yıllarında Cenevre’de yazılmış, ilk sahifesi eksik bir kitap vardır. Bu kitapla, Nilus’un Sion Protokolleri arasında büyük benzerlikler vardır.
Ana metin: Joly, Diyaloglar
The Times gazetesi bunun üzerine söz konusu kitabın bir nüshasını British Museum’da bulur.1864 yılında Brüksel’de A. Martens ve Oğulları Yayınevi tarafından basılan Dialogues aux Enfers entre Machiavel et Montesquieu (Makyavel ile Montesquieu Arasında Cehennemde Diyaloglar) adlı bu kitap, 1858 yılında Maurice Joly adında bir Fransız hiciv yazarı tarafından yazılmıştır. Yahudi düşmanlığı ile ilgisi olmayan Joly, Makyavel ile Montesquieu arasında ölümden sonra geçen hayali diyaloglar yoluyla nefret ettiği III. Napolyon ve politikalarını ağır bir dille eleştirmektedir. Kitapta Cehennemde yaşadığı varsayılan Makyavel karakterinin yönettiği III. Napolyon’un dünyayı adım adım nasıl ele geçirdiği anlatılmaktadır. Diyaloglar’ın yayınlanmasından kısa bir süre sonra Fransız yetkililerce toplatılmış, Joly yazdıkları yüzünden on beş ay hapis yatmıştır. İşte bu kitap, Ohranka tarafından Siyon Protokolleri adıyla yeniden piyasaya sürülmüştür.
Benzerlikler
Örneğin Joly, Diyaloglar, s. 75’te “Muazzam mali tekeller örgütlerdim. Tüm özel sağlık konularının sıkıca bağlı olacağı kamu sağlığı fonları oluştururdum. Her politik felaketten sonra devletin varlıkları bunlar tarafından hortumlanacaktır. Sen bir ekonomistsin Montesquieu, bu tertibin değerini ölçersin” derken, Nilus, Protokoller, s. 42’de “Çok yakında koskoca tekeller kuracağız, devasa sağlık fonları, tüm Hıristiyanların, en büyüklerinin bile, sağlığı bu fonlara bağlı olacak, öylesine ki, bir politik felaketten sonra devletin varlıkları bunlar tarafından hortumlanacak. Burada bulunan baylar, sizler ekonomistsiniz: bu tertibin önemini tasavvur ediniz” der.
Joly, Diyaloglar, s. 159’daki “Sylla tanrılaşarak geri döndü, hiç kimse kafasındaki saçlara dokunamadı” ifadesi, Nilus, Protokoller, s. 93’te “Sylla tanrılaşmıştı (Sylla’nın saçına kimse dokunamadı)” şekline dönüşür.
Joly, Diyaloglar, s. 141’deki ‘Makyavelli: Tanrı Vişnu gibi, benim basınım da yüzlerce kola sahiptir, bu kollar ülkedeki her türlü düşünceye ellerini uzatacaktır” cümlesi, Nilus, Protokoller, s. 43’te “Bu gazeteler, Hindu tanrısı Vişnu gibi, halkın her türlü düşüncesini hissedecek yüzlerce ele sahip olacaklardır” şekline dönüşür.
Bu tip tekrarlar, kitabın yarısını oluşturmaktadır.
Diğer bölümler ise Sir John Retcliffe adını kullanan Hermann Goedsche adlı antisemit bir Prusyalı yazarın 1868’de yazdığı Biarritz adlı romandan alınmadır. Goedsche, 1848 Devrimi sırasında Posta İdaresi’ndeki işini kaybettikten sonra gazeteci olarak hayatını kazanmış aynı zamanda Prusya Gizli Polisi’ne hizmet vermiştir. Bu roman son olarak 1880’de Prag ve Odessa’da yayımlanmıştır.
İsviçre davası
8 Ocak 1935’te ABD’de yaşayan Rusya asıllı bir rahip Şikago’da Sigmund Livingston adlı yazara bu protokollerin uydurma olduğunu anlatır. Rahip, Saint Petersburg doğumludur. Çarlık Muhafız Alayı’ndan Butmi de Katzman adlı arkadaşından duyduğuna göre Butmi 1894’te Dreyfus Davası’nı izlemek için Paris’e gitmiş, Paris’ten dönerken yanında bir dizi metin getirmiştir (Ayrıntılar için bkz. Bir asır süren Dreyfus davası). Bu metinler Rahibin annesi ve Butmi’nin eşi tarafından Rusçaya çevrilmiş, sonra Nilus’a verilmiştir. Rahip, bunlardan birinin bugün Siyon Protokolleri diye bilinen “sahte” metin olduğunu iddia etmektedir.
Bu röportaj İsviçre’de görülen bir davaya dayanak yapılır. Davada kitabın Ohranka’da görevli Piyotr İvanoviç Rakovski tarafından, 1896-1902 yılları arasında Matvei Golovinski adlı bir gazeteciye yazdırıldığı tespit edilir. Ohranka’nın amacı, antisemitik eğilimleri bilinen II. Nikola’yı, bir önceki çar II. Aleksander’ın başlattığı liberal politikaların Yahudilerin gizli komplosu olduğuna ikna etmektir. Ancak 1905 Devrimi, kitabın kullanım amacını değiştirir. Polis bu sefer kitabı Bolşevik hareketin aslında bir Yahudi girişimi olduğu iddiasını desteklemek için kullanacaktır.
Protokoller Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, barış görüşmelerini Yahudilerin nasıl yönettiği iddiasına dayanak yapılır. 1917 sonrası Bolşevik karşıtı göçmenler Protokoller’i batıya taşır. Kısa bir süre sonra kopyalar Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Amerika ve Japonya’da dolaşıma çıkar.
1920’den başlayarak, ABD otomotiv patronu Henry Ford’un gazetesi olan The Dearborn Independent‘da Protokoller’deki bölümlere dayanan makale dizileri yayımlanır. Bu dizileri kapsayan The International Jew (Uluslararası Yahudiler) kitabı en az 16 dile çevrilir.
Nazi partisinin ideoloğu Alfred Rosenberg Hitler’i Protokoller’le daha önce tanıştırmış olmalıdır çünkü Nazi Partisi, 1919 ve 1939 yılları arasında, Protokoller’i en 23 kez yayımlar. 1933 yılında Nazilerin iktidara gelmesinden sonra bazı okullar Protokoller müfredata dahil ederler.
Protokoller Türkiye’de
Türkiye’de ilk kez 1934 yılında ırkçı Cevat Rıfat Atilhan’ın İnkilap ve Milli İnkılap dergilerinde tefrika halinde yayınlanan Protokoller, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği tarafından Türkçeye çevrilmesi için her tarafa gönderilmeye başlar. Bu çabalar sonucu 1943’te General Sabit Karaman gibi saygın bir isim tarafından çevrilir ve basılır. 1946’da Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu’sunda tefrika edilen Protokoller günümüze dek en az 100 kere basılır, pek çok siyasi tarafından iddialara dayanak yapılır. Siyon Protokolleri, başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere dünyanın dört bir yanında basılmaya devam etmektedir.
Komplo teorileri neden ilgi çeker?
Görülen o ki, antropologların mantık-öncesi inançlara benzer buldukları komplo teorileri, her geçen gün biraz daha karmaşıklaşan, doğrudanlıktan ve açıklıktan hızla uzaklaşan günümüz dünyasında, bilgi bombardımanının yarattığı kalın sis bulutu yüzünden hükümetler, şirketler, medya ya da dini cemaatler gibi çetrefil yapıları, kurumları ve bunlar arasındaki çok yönlü ilişki ağlarını anlamlandırmakta güçlük çeken bireye, kendi küçük grup ilişkileri çerçevesinde basit, kolay anlaşılır, net açıklamalar sunduğu için kolayca kabul ediliyor. Bu iddiaların, bilimsel kıstaslarla kanıtlanmaları ya da reddedilmeleri (Karl Popper’in deyimiyle ‘yanlışlanmaları’) mümkün olmadığı için de kolaylıkla ortadan kalkmıyorlar.
Komplo teorileri en çok ABD’de ve Ortadoğu ülkelerinde tutuluyor ama Siyon Protokolleri’ne veya Epstein Skandalı’na gösterilen ilgiden de anlaşılacağı üzere ülkemizde de sıradan vatandaşlardan devlet adamlarına, aydınlardan ordu komutanlarına, sağcılardan solculara, ilericilerden muhafazakârlara uzanan geniş bir yelpaze, önemli önemsiz her olayı bilimsel analizler yerine komplo teorileri ile açıklamaya eğilimli. (Bir kitap tanıtımı bağlamında Türkiye’deki komplocu başlıklar hakkında kısa bir değerlendirme için bkz: Kitap Yorumu: Türkiye’de Komplo Teorileri)
Evet, her şey her şeyle bağlantılıdır ama bu bağlantılar, her zaman nesnel, somut, rasyonel değildir. Rastlantıların rolü bir yana, sınıf hareketlerinin, dinsel veya ulusal güçlerin, sivil toplum örgütlerinin, aydınların ve daha nice kesimin hatta doğa olaylarının veya pandemilerin gücünü göz ardı etmeye başlayınca, hastalıklı bir durum ortaya çıkıyor ve her geçen gün biraz daha paranoyak bir toplum oluyoruz.
Parsimoni veya Ockham’ın Usturası Prensibi
Komploculuk, Pozitivizmin çoktan çürüyen neden-sonuç ilkesinin sığ duruşunun yerine, çoklu neden ve değişebilir sonuç ilkesinin büyüsüne dayanır. Fransız düşünür Michel Foucault’nun, “Aydınlanma ile birlikte insanın bilginin çok küçük bir kısmına hapsolduğu” saptamasına katılmak başka bir şey, görünenin arkasındakileri mistik, batıl bir bakışla yorumlamak başka bir şeydir. Benim bu konudaki düsturum Parsimoni (tutumluluk) ilkesine uymaktır.
Parsimoni ilkesi, insanların mevcut karmaşıklığa dayanarak bir fenomen için en makul açıklamayı veya bir soruna en iyi çözümü tanımlamalarına yardımcı olmak için kullanılır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Occam’ın Usturası Nedir? Parsimoni (Tutumluluk) İlkesi, Alternatif Açıklamalar Arasından Neden Daha Basit Olanı Seçer?) Geri kalan her şeyin eşit olduğu durumlarda, bir fenomen için mümkün olan en basit açıklamayı veya bir soruna yönelik mümkün olan en basit çözümü tercih etmeniz gerektiğini tembihleyen bu ilkeyi en erken uygulayan ise yaklaşık 1287 ve 1347 yılları arasında yaşamış İngiliz Fransiskan rahibi ve skolastik filozof Ockhamlı William’dır. Onun adından dolayı Parsimoni ilkesi Ockham’ın Usturası (Latince novacula Occami) diye de anılabilir. Buradaki “ustura” felsefi bir anlam taşır.
Aslında kökleri Aristotales (ö. MÖ 322) düşüncesinde olan, Ockham’ın ölümünden çok sonra (1639 yılında İngiliz filozof George Punch) tarafından onun akıl yürütme yöntemlerine atıfla popülerleştirilen, modern dönemde felsefeden fiziğe pek çok alanda yaygın şekilde uygulanan ilkenin Latincesi şöyledir: “Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem/Zorunlu olmadıkça varlıkları çoğaltmamak gerekir.” Yani bir olayı açıklamak için gereksiz bütün ayrıntıları atıp en basit açıklama ile yetinmek, ancak bu yetersiz kaldığında, daha karmaşık olana geçmek. Hala sonuca ulaşamamışsak, bizim göremediğimiz faktörler olduğunu hesaba katmak, bunları azaltmak için okumak, araştırmak, bu süre içinde de spekülasyondan kaçınmak. Ancak böylece, zihnimizde ve dilimizde var olanlar ile gerçekte var olanları ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız işlerle uğraşmaktan kurtuluruz.
Görsel: Siyon Liderleri Protokolleri’nin 1934 Şikago baskısının kapağı. “The Protocols” with Preface and Explanatory Notes Chicago: The Patriotic Publishing Co., 1934.
SOSYALİST DÜNYA
28-29 Kânunisânî’yi unutmayanlar, 28-29 ocak 1983’ü de anmalılar !
12 eylül 1980 askeri faşist darbesi yapılmadan epeyi önce mahpusanedeydim. Hapisliğim öncesi ve esnasında içinde bilfiil aktif bir militan olarak bulunduğum, ideolojik, politik düşünce ve duruşunu savunduğum örgüt, tüm dünyada olduğu gibi benim doğup-büyüdüğüm topraklarda da 1968’de esen sol rüzgârın getirisi 1971’lerin THKP-C hareketini “kitlelerden kopuk bir silahlı mücadele” anlayışının mirasçılığıyla eleştirerek, 1976’da o gelenekten yolunu ayıran devrimci bir yapılanmaydı.
Dünyaya gözlerimi açtığım günden itibaren Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı olan Alevi Kızılbaş köyüm Kırkısrak’ın en saygın insanı olarak kabul gören dedem “Yusuf onbaşı”, yerlilerin deyimiyle “Doç Drej” ve akranı diğer ihtiyarlardan duyarak büyüdüğüm hemen tüm anlatılar, 1915 sonrasında mucizeyle hayatta kalarak “Boğos’un mağarası” olarak adlandırılan mağaraya sığınmış olan bir avuç mazlum Ermeni insanı bağırlarına basarak sahip çıkmasıyla ilgili insani duruş ve davranışın birebir varislerinden biri olsam da, 1980 yılının 1 mayıs günü Kayseri’de faşistlerin otomatik silahlarla delik deşik ederek katlettiği Sivas Gemerekli Ermeni devrimci Hayrabet Hançer’le, ondan sadece 12 gün sonra Karakoçan’da pusuya düşürülerek öldürülen TKP/ML-TİKKO’nun Diyarbakırlı efsanevî komutanı, asıl isminin çok yıllar sonra Armenak Bakırcıyan olduğunu öğreneceğim Orhan Bakır’ın ve ne de Hollanda’da kahpece vurulan Silopili Nubar Yalımyan’la, İstanbul’da işkence edildikten sonra delik deşik edilerek katledilen Kayserili hemşehrim Manuel Demir gibi değerli kayıplardan hiçbirini devrimci duyarlılıkla yüreğimin derinliklerinde hissederek, arkalarından göz yaşı dökmüş olduğumu hatırlamıyorum.
24 eylül 1981 günü Paris’teki T.C. Konsolosluğu’nu silahlı bir eylemle ele geçiren ASALA üyesi dört Ermeni devrimcinin “12 eylül faşizminin zindanlarında işkence gören politik tutuklulardan, 5 Ermeni, 5 Türk ve 5 de Kürt insanın serbest bırakılması” isteminin basına yansıması sonucu değişik hapishanelerde devletin insanlık dışı işkencelerine aralıksız ve sistematik olarak maruz kalındığı halde, ne Paris eylemini gerçekleştiren Ermeni gençlerin isteklerini, ne onların acılı tarihten omuzlayarak bugünlere taşıdığı Ermeni sorununu, ne de uğratıldıkları vahşi soykırım ve feci sonuçlarıyla, insanlığa karşı işlenmiş bir suça karşı o halkın tek başına vermiş olduğu mücadele ile adalet arayışındaki davalarının bir kez bile önemsenip, konu edilerek mahpusanelerde kendi aramızda konuştuğumuz veya tartıştığımızı da hatırlamıyorum.
Oysa, Ermeni dendiğinde aklımdan çıkmayan tek şey, çocukluğumun geçtiği köyümün insanlarının gurur verici anlatıları dışında, 7 ağustos 1982 günü, Ankara Esenboğa havaalanında ASALA tarafından gerçekleştirilen askeri eylem sonrasında ağır yaralı olarak esir edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın asılmasına mahpusanelerde bulunan ‘devrimcilerin’ tepkisizliği nedeniyle hissettiğim şahsen payıma düşen utancın manevi ağırlığı altındaki ezikliğimdir. Nedenini bildiğimden emin olmadığımdan anlatamasam da, o tarihte bulunduğum Bartın mahpusanesinin avlusunda dondurucu bir kış soğuğunda tek başıma volta atarken, O’nun idam edilişine duyduğum tepkinin elimde olmaksızın boğuk hıçkırıklarla gözyaşlarına dönüşmesiyle ifade edilmesini, o günkü samimi duygularımı kaleme aldığım şu an gibi hatırlıyorum. Vicdanlarımızla yüzleşemeyişimizin verdiği utanç ve zalimin zulmüne karşı biçarelikten ileri gelen kızgınlık ve öfkeden olsa gerek ki, zaten gergin olan sinirlerimin ancak ağlayarak boşaldığını kimselere söyleme cesaretini gösteremediğimi aynı o gün olduğu gibi unutmadım, unutamadım hiç ! Ancak, Levon’un idam edilişinin hemen ertesinde, birkaç günlüğüne yemeden içmeden kesilerek, ölüm sessizliğiyle durgunlaştığım ve her canlıya ‘tek defalığına bahşedildiği’ söylenen yaşamın yerküremizin birbirinden olabildiğince farklı olduğunu düşündüğümüz insanlar için ifade ettiği anlamların da biribirlerinden ne kadar farklı olduğunu sanırım ilk defaya mahsus olmak üzere ciddi ciddi sorgulamayı o dönemimde denediğimi de unutabilmiş değilim.
Şair Nâzım’ın sol dünyanın istisnasız tüm insanları tarafından eminim ezbere bilinen ‘Davet’ başlıklı şiirinin “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinin doğruluğunun vicdanlarımızda sorgulanması anlamında, Levon’un, evet Levon Ekmekçiyan’ın yoldaşı Zohrab Sarkisyan’la Beyrut’tan Ankara’ya gelerek gerçekleştirilen eylemle bilinçaltımızda varedilen ‘Nâzım’ın sözleri doğruyu ifade ediyorsa eğer, bu gencecik Ermeniler niye hiç görüp yaşamadıkları bu memleket için hayatlarını feda ediyorlar peki ?’ sorusuna verilmesi gereken mantıkı cevabın da “o halde bu memleket onların demek” düşüncesine de pekâlâ yaşam hakkı verdiği halde, tarihin onulmaz acılarla yoğurduğu sayfalarının eğrileriyle doğrularını, yalanlarıyla gerçeklerini öğrenme ihtiyacının dahi insani kişiliğimizin gelişmesi ve uygarlığa aidiyet anlamında ne denli önemli bir kıstas olduğu hâlâ bilincimize ulaşmış değil ne yazık ki !
Benim Mamak’tan Bartın cezaevine götürülmemden az zaman sonra Levon Ekmekçiyan’ın esir tutulduğu Mamak’ın idam edilenlere tahsis edilen 34 No’lu zindanında ölümü beklerken, faşist cuntaya muhalif olduğu iddiasındaki hemen her türden politik örgütün oldukça geniş yelpazesinin insanları tarafından görmezden gelinerek, ona ve gerçekleştirdiği eyleme faşist cuntanın gösterdiği pencereden bakma gibi bir suçu bilinçli olarak işledikleri halde, devrimcilere hiç yakışmayan bir duruşla, prangalanıp, zincirlenerek darağacına götülüşünü de affedilmez bir sessizlik ve tepkisizlikle karşılandığını, aynı dönemde onunla aynı koğuşta bulunmuş “yoldaşlarımdan” daha sonra bizzat duyup-dinlemiş olmanın tüm ezikliğini bunca yıl yüreğimin derinlerinde saklamamın nedeni ise, dedem Yusuf onbaşı-Doç Drej’in öncülüğünde tüm Kırkısrak köylülerinin kendi hayatlarını riske atarak, 1915 mağduru o mazlum insanların erkeklerini anaları, bacıları ve çocuklarına el koyduktan sonra, boğazlayıp-öldürmek yerine koruyup-kollamanın cezasının ölüm olduğunu bile bile, insanca sahiplenişlerinden, yani öylesine onurlu bir duruş sergilemiş olan insanlardan birinin öz torunu olduğum için gizliden gizliye utanmamdı kuşkusuz !
Utanç insana özgü bir hissiyattır ve insanın utandığını yüksek sesle beyan etmesini bir itiraf değil, bir onur olarak kabul edenlerdenim. Mahpusane yıllarımdan beri içimde gayr-ı ihtiyarî hep buruk bir acı olarak kalakalmış bu idama karşı tepkisizliğin aslında kendisini devrimci olarak tanımlayan kesimin öncelikle özeleştiride bulunarak, manevî olarak işlenmiş bir suç olarak değerlendirp, ‘eşyanın tabiatına uygun olarak adlandırması’ gerekirken, sergilenen utanç verici duyarsızlığını, Kırkısraklı Alevi Kızılbaş atalarımın, 20. yüzyılın başlarında onların 1980’lerdeki duruşundan çok ama çok daha ileride, daha onurlu ve insana yakışır bir duruş sergilemiş olduklarıyla karşılaştırdığım için de, kendini “devrimci 78’liler” olarak adlandıran birimde yan yana gelen tüm hareketlerin insanlarına karşı o zamandan beri haklı bir kırgınlık hissiyle dolu oluşumun yanında, onların şimdi de hissettiğini gözlemleyemediğim utancı, onlar adına ve onların yerine de hissedip, taşımanın onurlu sorumluluğuyla kaleme aldığım bu yazının, sözkonusu kesimden insanların ruh sağlığına katkıda bulunacağını sanıyor, doğrudan yana tavır almanın her derde deva olduğuna da samimi olarak inanıyorum.
1982 eylülünde tek celselik göstermelik bir mahkemenin Levon Ekmekçiyan hakkında verdiği idam kararının, 1983’ün o kara 28 ocak günü faşist generallerin emirlerini yerine getiren Milli Güvenlik Kurulu’nun B.29 No’lu kararıyla onaylanmasından sadece saatler sonra, O’nun 29 ocak sabahı darağacında katledilmesi bence, T.C.’de kendisini devrimci adlandıran hemen tüm oluşumların geçmişlerini temellendirmede hep ve sanki vazgeçilmez bir ihtiyaçmış gibi sundukları 1920 TKP’sinin yönetici kadrolarından Bakû’den Ankara’ya yollanan 15’inin Karadeniz’in kara sularında boğdurularak katledildikleri 28-29 Kânunisânî (ocak ayı) gecesi, zalimin zulüm tarihinin de tekerrürden ibaret olduğu gerçeğinin reddedilmez örneklerinden biridir kuşkusuz !
Bu böyle olduğu halde, tarihi geçmişleriyle yüzleşme cesaretini hiç bir zaman gösterememiş ve şimdi de gösteremeyen sol kesimin kendilerini halen devrimci tanımlayan örgütlenmelerinden birçoklarının 1921 yılı “28-29 Kânunisânî”-sini, yani Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz açıklarında hunharca katlinin sembolü o kara geceyi geleneksel olarak unutmazken, hiç ama hiç bir zaman, hiç bir yerde ve hiç bir şekilde “28-29 ocak” gecesi idam edilen Levon Ekmekçiyan’ı anmaması, bu kesimlerin ilericiliğinden de, devrimciliğinden de pek haklı olarak şüphe etmek için ‘yeter de artar bile’ denilesi bir gerekçedir !
Ve böyle düşünmemin doğruluğunu, Osmanlı feodalizminin zifiri karanlığında yaşayan bu toprakların ilk devrimcisi, 1871’de Paris komününü gerçekleştirerek, tarihin onurlu sayfalarına girişini sağlayan öncü kadrolar içerisinde onurlu yerini alan İzmirli Ermeni aydını Stepan Voskanyan’ın Osmanlı tebaalı hem ilk, hem de tek insan olmasından biliyorum. Böyle düşünmemin haklılığını, K. Marx ve F. Engels’in “Komünist Manifesto”sundan esinlenerek 1887 yılında kurulan ilk sosyalist örgütün Sosyal Demokrat Hınçak Partisi ve devrimci ilk yayın organının da Hınçak (Çan) olmasından biliyorum.
İlk defa 1848 yılında Londra’da kaleme alındığı Almanca yayınlanmış olan “Komünist Manifesto”nun Osmanlı topraklarında yaşayan 72 milletten ilk defa Ermeni devrimciler tarafından Ermenice’ye çevrilmiş olması da aynı 1887 yılına rastlar. O günden son baskısının yapıldığı 1979’a kadar Ermenicesi tam 17 kez yayınlanan bu eserin, Türkçe diline ilk çevirisinin Ermenice yayınından 33 sene sonra, 1920 yılında yayınlandığını da burada tarihe not düşerken, o günden 1979’a dek Ermenice çevirisinden tam üç defa daha az sayıda, sadece 6 kez yayınlanmış olduğu bilgisini de bir köşeye kaydetmek gereklidir.
Bu topraklarda olsun gizli, olsun açık ilk devrimci hücrelerden başlayarak, devrimci ilk öğrenci gençlik örgütlenmelerine, işçilerle, köylülerin Ermeniler tarafından örgütlenen ilk sendikal kuruluşlar sayesinde, insan emeğinin sömürülmesine karşı ilk başkaldırı eylemleriyle, grevlerin de yine Ermeniler tarafından örgütlendiğini bilmek, bilinmiyorsa araştırıp, öğrenmek gerek diye düşünüyorum. Osmanlı Meclis-i Mebusanı, yani parlamentosunda insan hakları, kadın-erkek eşitliği, çocuk yaştakilerin çalıştırılmasının engellenmesi, iş günü saatleri ve emeğiyle yaşayanların iş tatili ve dinlenme hakları, mesleki eğitim ve çalışma hakkı, vb. gibi daha birçok sosyal hakkın kanuna dönüşmesi amacıyla sunulan tasarıların da yine, Ermeni Sosyal Demokrat Hınçak Partisi milletvekillerinin çabasıyla gündeme getirildiği, tartşılıp, oylandığı bilinmelidir.
Böylesine insanî bir duruşla, içinde bulunulan koşullar gözönüne alındığında tam anlamıyla devrimci bir tutum sergileyen Hınçak Partisi’nin, panislamist-panturanist-pantürkist ırkçı İttihat ve Terakki hükümetinin başı Talât-Enver-Cemal üçlüsüne karşı planlamakta olduğu silahlı bir eylem hazırlığındayken, haince yapılan bir ihbar sonucu esir edilen üyelerinden 20’sinin, 1915’in 15 haziran günü İstanbul Beyazıt meydanında kurulmuş olan idam sehpalarında 19 yoldaşıyla ölümsüzleşen Paramaz’ın “Yaşasın sosyalizm, yaşasın Ermenistan” şiarıyla ölümü gerçek devrimcilere özgü onurla karşılamış Ermeni devrimcilerin tarihte bıraktıkları iz, her nedense yakınen tanıdığımız ‘sol’ tarafından görülmezden gelinirken, mezar yerleri bile bu devletin her insanından saklanan bu yiğitlerin, ölümsüz anısının yaşatılması için sembolik anlamda bile olsa bir mezar-anıtının yaratılması gibi kalıcı bir çabaya rastlanmadığı da bir sır değildir.
Üyelerinden çok çokları gizli veya açık ittihatçı oluvermiş, içlerinden Ermeni soykırımına en aktif olarak katılmış Tâlat’ın iki celladından biri olarak Der Zor mütasarrıflığı yapmış, “Ermeni kasabı” lakabıyla tanınan Salih Zeki (Zor soyadını gönüllü olarak Der Zor’daki vahşetin Ermenilerce hatırlanması için almış olduğunu düşündüğüm) insan müsveddesi bile sayılamayacak bir mahlûkatın üyesi ve temsilcisi olduğu 1920 TKP’si, yani Mustafa Suphi, Ethem Nejat gibi eski ittihatçılardan başlayarak, onların ardılı Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Vedat Nedim (Tör), Şevket Süreyya (Aydemir), Reşat Fuat (Baraner), Zeki Baştımar (Yakup Demir), İsmail Bilen (S. Üstüngel), Yaşar Nabi Yağcı (Haydar Kutlu)’ya kadar varolagelmiş gelenek örneğinde olduğu gibi, T.C.'de komünist ve devrimci hareketin 1920’den günümüze ulaşan bütünsel tarihinin mirasçılığını üstlenme iddiasındaki, irili ufaklı her ama her yapının “28-29 Kânunisânî” anmalarına paralel olarak, aynada kendilerine bakarak, bundan 33 yıl önce idam edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ı hiç anmamış olmaları nedeniyle utanmaları yanında, naaşının da sadece bir ay kadar önce aynı idam edilişi gibi, sessiz-sedasız Ankara’dan götürülüşünün pasif seyircileri olmalarına ‘insanlık adına’ yanmaları gereklidir diye düşünüyorum.
Levon Ekmekçiyan, geçmiş yıllardaki bakışımızla komünist bir şair olarak kabullendiğimiz Nâzım Hikmet’in “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinde ifade edilenin katiyetle gerçeği yansıtmadığı ve doğru olmadığını, soykırıma uğratıldıkları atatopraklarından zorla sökülüp atılmış olan atalarının topraklarına geri dönerek, o toprakların işgalcisi T.C. devletinin başkentinde “bu memleket bizim” şiarıyla, şiir sadece “sözlerle değil, uğruna feda edilen yaşamla da yazılır” gerçeğini tarihe silinmezcesine kazıyan bir yiğittir. O, yaşamdan çok daha değerli idealler olduğunu, ve bu ideallerden en önde geleninin yurtseverlik olduğunu, ölümüne feda ettiği gencecik hayatıyla kanıtlamış Ermeni bir devrimcidir. Öyleki, mangal gibi yürek sahibi bu değerli insanı sonsuzluğa uğurlama görevini insan gibi yerine getirmemiş olan her, ama herkesin hep manen borçlu kalacağı tartışılmaz olduğundan, nasıl 9 yıldan beri her yılın 19 ocak günü değerli Ermeni aydını Hrant Dink’in alçakça katledildiği gün olarak anılıyorsa, 33 yıldan bu yana kendi soydaşları ve birkaç aydın kalem dışında hiç hatırlanmamış olan 28-29 ocak da, bundan böyle Levon’un anısını yaşatma günleri olarak anılmalıdır düşüncesindeyim.
Ermeni halkının yiğit evlâdına tamı tamına İsa peygamberin dünyevî yaşı kadar, tam 33 sene boyunca gösterilen vefasızlık örneğinden bu gün itibarı ile vazgeçilerek, O’nun anısına onca yıldan beri biriken bu manevi borcun, hemen her metrekaresi Ermeni kanına bulanmış bu topraklarda her yılın 30 mart günü Kızıldere şehitlerini, 6 mayıs’ında Deniz, Yusuf, Hüseyin’i, 18 mayıs’ında İbo, ve kitlesel kıyımlardan başta Koçgiri, Ararat, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamları olmak üzere Roboski, Lice, Cizre, Silopi ve Sur vahşetine kurban giden tüm mazlumların anısını yaşatma çabalarında bulunan tüm kesimleri temsil eden insanların boynunun borcu olduğunu düşünüyorum.
Birkaç hafta önce geride bıraktığımız 2015’te, 100 yılda bir türlü yüzleşmeyi beceremediğimiz Ermeni soykırımı gerçeğiyle nihayetinde yüzleşebilme çabalarımızın, öncelikle o korkunç facianın mağduru durumundaki 10 milyon Ermeni tarafından samimi olarak kabul edilmesi için, aslında sahip olması gereken içeriğinden olabildiğince arındırılmış 28-29 Kânunisânî anmalarına, ancak böylesine dürüst ve namuslu bir şartın yerine getirilmesiyle manevi bir anlam yüklenebileceğine inanıyor, hangi halk ve inançtan olurlarsa olsunlar, tüm devrimci şehitlerin ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Mahmut Uzun
Londra, 28-29 ocak 2016
Bir ulusun haysiyeti…
Elias Nin
PKK’li Cemil Bayık, kendilerine yönelik söz söyleyenleri “Özal Savaş Merkezi tarafından yönlendirilen kişiler” olarak ilan etmiş.
Ortada bir Özal Savaş Merkezi olduğu doğrudur ama adres yanlıştır; doğru adres İmralı’dır, Kandil’dir, ANF, MEDYA TV, Özgür Yaşam benzeri dezenformasyon merkezleridir.
Bunun için 7 Şubat 2026 tarihli Özgür Yaşam Gazetesi’nin baş sayfasına bakmak kafidir:
“ÖCALAN 3’ÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINI ÖNLEDİ!”
Sözde tecritte olan, poposunda çıkan çıbanı tedavi etmiyorlar diye yıllarca Kürtleri sokaklara dökerek sağlık hizmeti talep ettiren Öcalan, bir dünya savaşını önlemiş!
Bu ve benzeri haber ve yorumları yalanın sınırları içinde değerlendirmek mümkün değildir; bunun adı düpedüz Kürt ulusunun haysiyetiyle oynamaktır.
Peki, Apocu şer merkezleri bunu neden yapıyor?
Kitleler üzerinde iktidar sahibi diğer güçler gibi PKK/KCK iktidar gücü de milyonlarca Kürt’ü kandırmayı kendi varlığının devamı açısından hayati derecede önemli bulmaktadır.
Aksi takdirde milyonlarca Kürt’ün uyanışı engellenemez, bu da arzu edilmez zira PKK tarafından Kürtlere karşı işlenen suçların hesabı sorulur, bunun da bedeli çok ağır olur.
Tablo çok ağırdır: Kürdistan davası” adı altında on binlerce Kürt ölüme gönderilmiş, binlerce Kürt yerleşim yerinin yakılmasına, Kürt nüfusunun yarısının kendi topraklarını terk etmesine sebep olan bir savaş örgütlenmiş, en nihayetinde de Kürt enerjisi “Güçlü Türkiye” projesine teslim edilmiştir.
Kürt ulusu bu yıkımı olgunlukla karşılaşmıştır zira bütün bunların Kürdistan davası için olduğuna inanmış, İmralı’daki devlet hizmetlisini, soyadını “Türkiye” yapan Edirne’deki lümpeni, Kandil’deki savaş ağalarını Kürdistan için toprağa düşen evlatlarının “yoldaşı” zannetmiş, onların söylediklerinden şüphe duymamış, bu kişilerin evlatlarını toprağa vermiş annelerin haysiyetiyle oynayabileceğini aklından geçirmemiştir.
PKK iktidar gücünün Kürt ulusuna karşı işlediği suçların hesabı elbette tarih karşısında sorulur, yarattığı tahribat aşılır ama bu gücün Kürt ulusunun haysiyetiyle oynamasının telafisi yoktur.
Kürt ulusunun haysiyetine yönelik bu saldıranın açtığı yara kuşaklar boyunca kanamaya devam edecektir.