Yalçın Küçük yaşamını yitirdi.
“Nasıl bilirdiniz?” diye
soracaklar şimdi.
Ben açık konuşayım:
İyi bilmezdim.
Bu isim, kendine “sol” diyen, “Marksistim” diyen, hatta “anti-emperyalist” süsü takan ama Kürt meselesi geldiğinde Kemalist devlet reflekslerini tereddütsüz savunan bir kalemin sahibiydi.
Eleştiri üretmek bir yana, resmi ideolojiyi farklı bir dil ile yeniden pazarlamaktan geri durmadı.
Abdullah Öcalan ile kurduğu ilişki, onun Kürt siyasal hareketi üzerinde oynadığı rolün en
somut kanıtıdır.
Kimi çevreler onu “akıl hocası” olarak över, ama gerçek şudur ki, Küçük’ün müdahalesi Kürtlerin tarihsel ve siyasal hedeflerini bulanıklaştırmış, Kuzey Kürtlerini devlet fikrinden uzaklaştıracak bir Kemalist söylemi onlara peşkeş çekmiştir.
Tarihsel olarak da durduğu yer açıktır: Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkı ve devletleşme fikri karşısında amansız bir karşıtlık.
Teorik düzeyde “anti-emperyalizm” süsü verildiği zamanlarda bile, pratikte Kemalist ulus-devlet paradigmasının bekçisi rolünü üstlenmiştir. Kürt hareketinin önünü kesmek, ideolojik dayanak olarak Kemalizm’i kullanmak onun bilinçli tercihi olmuştur.
Benim için mesele sadece bir insanın ölümü değildir.
Mesele, geride bıraktığı mirastır: Kürtlerin haklarını inkar eden, devletçi refleksleri maskeleyen ve eleştirelliği sadece sözde
olan bir miras.
“Nasıl bilirdiniz?” diye soruyorsunuz ya -
Ben onu yazdıklarıyla, durduğu yerle ve Kürt meselesine yaklaşımıyla bilirim.
Geriye kalan methiyeler, hafıza ve vicdan eksikliğinin
göstergesidir.
Bir düşünür, ezilen bir halkın en temel hakları karşısında devletin yanında saf tutuyorsa, onun aydınlığı tartışmalıdır.
Cami avlusunda, hocanın deyimiyle:
“Nasıl bilirdiniz ey cemaat”
Gömün gitsin.
Mahmut Uzun
Yalçın Küçük de Yargılanmadan Öldü
Elias Nin
Yalçın Küçük hadisesine geçmeden, “sol” kavramı üzerine bir dipnot düşmek gerekiyor.
Solculuğun kavramsallaştırılması 1789 Fransız Burjuva Devrimi’yle olmuştur.
Ulusal meclis oturumunda kralı ve geleneksel düzeni savunanlar sağ tarafta, değişimi, reformu ve halkın egemenliğini savunanlar sol tarafta oturmuş, buradan da sağcılık ve solculuk kavramları türetilerek siyasi literatüre girmiştir.
Kaba bir ayrışmaydı bu; solcu olarak tanımlanan güçler arasında birbirine düşman sınıflar, güçler, örneğin burjuvalar, işçi ve köylüler, devrimciler aynı yerde, solda oturmaktaydı.
Bu güçlerin tek ortaklığı vardı o da krallığın kaldırmasıydı.
Fransız Burjuva Devrimi’nin parolası “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” idi ve bütün güçler bunu sahipleniyordu ama bu kavramlardan anladıkları şey aynı değildi; tam da bundandır ki kısa süre sonra silahlarını birbirlerine doğrulttular.
Solculuk öyle matah bir şey olmadığı gibi, ideolojik bir aidiyet de değildir; aksine, aidiyetlerin birbirine karışmasına yol açmaktadır, uzak durmak lazım.
“Kemalist sol, Küçük Burjuva Sol, Sosyalist Sol” benzeri kavramlar türeterek aidiyetlerin, izlerin birbirine karışmasının önüne geçilemez.
Yalçın Küçük meselesine dönecek olursak; Yalçın Küçük tartışmasını solculuk üzerinden yapmak yanlıştır.
Kimi arkadaşlar, çevreler onu, onun solculuğu üzerinden tartışarak iki ayrı yanlışı meşrulaştırmış oluyorlar: Bunlardan ilki, solculuğu bizden (sosyalizm içi) bir yere oturtuyorlar; ikincisi, bu zeminden kaynaklı olarak Yalçın Küçük’ü dolaylı da olsa “bizden” yapıyorlar.
Yalçın Küçük, sağcı ya da solcu değildi, devlet kadrosuydu. Devletin ona nerede ihtiyacı varsa, o da orada yer aldı. TKP’li, TİP’li HEP’li, PKK’li oldu; Genelkurmay Başkanlığı’nın görevlisi olarak Suriye’de Öcalan’a danışmanlık yaptı, bunu da saklamadı.
Eğer kendisi henüz sağken sosyalist bir devrim gerçekleşmiş, eski rejim için mahkeme kurulmuş olsaydı, sanık sandalyesinde oturacak kişilerden biri de kuşkusuz Yalçın Küçük olurdu zira o da tıpkı Perinçek, Öcalan, Bahçeli, eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun gibi, devletin sürekliliğini temsil eden kişilerden biriydi.
https://www.instagram.com/p/DW0jXUMCDUo/?igsh=aWtreWZrMHp6NXhq
Mezopotamya’da Kadim Halkların İzleri ve Yok Oluşun Sessiz Tanıklığı
“Mezopotamya topraklarında, 1915’te vurdular Süryaniyi
Hiç Mardin’e gittinizmi?
Eğer gittiyseniz turistik olara tarihi ve kültür varlıklarını görmüşsünüzdür.
Bazı kültür varlıkları binlerce yıllıktır. Bu kültür varlıkları için de; Manastırlar, Camiiler, Kiliseler, Mimari yapılar ve başka bir çok eserler görmüşsünüzdür. Gördüğünüz mimarilerin neredeyse tümü Süryani uygarlığının mühürlerini taşır. Eminiz ki tarihte güzel bir gezinti hissetmişsinizdir.
Binlerce yıl önceden gelen bu büyük medeniyetin insanlarına ne oldu diye, kendinize sordunuzmu?
O tarihi yerleri gezerken?
Ne oldu bu Süryanilere?
Neden bugün Süryaniler yok?
Ne geldi Süryanilerin başlarına?
Ne yaptılar onlara?
Nereye gitti bu Süryaniler?
Nere de bu insanlar?
Mezopotamya topraklarına yön vermiş bu uygarlığın ardılıları bugün Mardin’de varlıkları; buğlu bir ayna da silik bir suret şeklinde görülmelerinin sebeplerini hiç kendinize sordunuzmu?
Ben söyliyeyim size.
onların vatanına gelen yabancı insanlar;
Kılıçtan geçirdiler Süryanileri,
Kanlarını akıttılar Süryanilerin,
Mecburi göçe zorladılar Süryanileri,
Zorla din dayattılar Süryanilere,
Faili meçhullere sürekli kurban gitti Süryani.
Bir daha uyanmamak üzere 1915’te son darbeyi vurdular Süryaniye.
Eğer inanmıyorsan gördüğün harabeler Süryaninin
şahitleridir. “
Alıntı
Evet,
Mezopotamya, insanlık tarihinin en eski yerleşim havzalarından biri olarak yalnızca medeniyetlerin doğduğu bir coğrafya değil, aynı zamanda onların nasıl yok edildiğinin de sessiz bir arşividir. Bu topraklarda yükselen uygarlıklar, ardında yalnızca taş yapılar, yazıtlar ve ibadethaneler bırakmamış; aynı zamanda kesintiye uğramış yaşamların, koparılmış hafızaların ve dağıtılmış halkların izlerini de bugüne taşımıştır.
Mardin gibi şehirler, bu tarihsel sürekliliğin en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bugün turistik bir gezi sırasında hayranlıkla izlenen manastırlar, kiliseler ve taş işçiliği, aslında bir zamanlar bu coğrafyada kök salmış kadim halkların somut varlığıdır.
Bu bağlamda Süryaniler, Ermeniler ve Keldaniler, Mezopotamya’nın yalnızca tarihsel unsurları değil, aynı zamanda onun kurucu toplumsal dokusudur. Özellikle Süryaniler, dilleri, dini kurumları ve mimari miraslarıyla binlerce yıllık bir sürekliliğin temsilcisi olmuşlardır. Ancak bu süreklilik, 20. yüzyılın başında yaşanan büyük kırılmalarla kesintiye uğramıştır. Seyfo olarak adlandırılan süreç, yalnızca bir topluluğun fiziksel varlığına değil, aynı zamanda onun tarihsel hafızasına da yönelmiş sistematik bir yıkımı ifade eder. Aynı dönemde Ermenilerin ve diğer Hristiyan toplulukların da benzer kaderleri paylaşmış olması, bu olayların bireysel ya da rastlantısal değil, daha geniş bir tarihsel dönüşümün parçası olduğunu göstermektedir.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bu kadim halklara ne oldu? Bugün neden Mezopotamya’nın en eski sahipleri olarak kabul edilen bu topluluklar, kendi yurtlarında yok denecek kadar azdır? Bu sorunun yanıtı, zorunlu göçler, kitlesel şiddet olayları, asimilasyon süreçleri ve uzun süreli güvensizlik ortamının birleşiminde aranmalıdır. 1915 ve sonrasında yaşanan gelişmeler, bu halkların önemli bir kısmını anavatanlarından koparmış; onları Avrupa’ya, Amerika’ya ve Orta Doğu’nun farklı bölgelerine dağılmış bir diaspora haline getirmiştir. Geriye kalanlar ise çoğu zaman kimliklerini gizlemek, dillerini unutmak ya da sessizleşmek zorunda kalmıştır.
Bugün Mezopotamya’da yaşayan nüfus, tarihsel olarak bu toprakların çok katmanlı yapısını yansıtsa da, geçmişteki çeşitliliğin büyük ölçüde ortadan kalktığı açıktır. Bu durum, bazı çevrelerce doğal tarihsel değişim olarak yorumlansa da, diğerleri tarafından zorunlu yer değiştirme ve demografik dönüşüm süreçlerinin sonucu olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “kimler yaşıyor?” sorusu değil, aynı zamanda “kimler artık yaşamıyor ve neden?” sorusudur.
Sonuç olarak, Mezopotamya’nın kadim halklarına dair bugün elimizde kalan en güçlü tanıklar, taşlara kazınmış mimari eserler ve sessizliğe gömülmüş hafızalardır. Bu eserler, yalnızca geçmişin estetik mirası değil; aynı zamanda yaşanmış acıların, kayıpların ve kopuşların da somut belgeleridir. Bu nedenle bu coğrafyaya bakarken yalnızca görüneni değil, görünmeyeni de okumak gerekir. Çünkü bazen bir manastırın duvarları ya da terk edilmiş bir köy, tarih kitaplarının söyleyemediğini fısıldar: Bir zamanlar burada yaşayanlar vardı ve artık yoklar.
Mahmut Uzun
Neden yanlış olduğu kanıtlanan komplo teorileri (Düz Dünya, Aşı Karşıtlığı vb.) asla bitmez?
Leon Festinger cevabı 70 yıl önce verdi: Çünkü inanç, mantıkla ilgili değildir; kimlikle ilgilidir. Bir insana Yanılıyorsun dediğinizde, onun fikrine değil, Benliğine saldırırsınız.
O da savunmaya geçer. Bir yalana ne kadar çok fedakarlık yapılmışsa, o yalandan dönmek o kadar imkansızdır.
Sizin dönmeye cesaret edemediğiniz yalan hangisi?
ŞEBİNKARAHİSAR DOĞUMLU AMERİKAN VATANDAŞl , ERMENİ SOYKlRlMlNlN CANLl GÖRGÜ TANlĞl ERMENİ YAZAR " ARAM ÇEKENİAN " ARAM HAİGAZ VE ŞANLl ŞEBİNKARAHİSAR DİRENİŞİ ÜZERİNE Bugün soykırım hatıratı denildiğinde ilk akla gelen yazar Aram Haigaz dır . Çoğu akademisyen ve tarihçilerin soykırım hakında bilgi almak için ona başvurmuşlardır . Aram Haigaz hatıratlarıyla olduğu gibi mizah dolu hikayeleriyle Ermenice edebiyatının en sevilen yazarlarından birisi olmuştur . Aram Haigaz 1915 Ermeni Soykırımında babasını , kardeşlerini ve diğer akrabalarını kaybettiğinde çocuk yaşlarındaydı . Annesi ve kendisi gibi diğer sağ kalanlarla birlikte Suriye çöllerine ölüm yolculuğuna çıkartıldılar . Aram Haigaz ' a Kürt bir aile sahiplendi böylece İslamı kabul etirilerek hayatta kalmayı başardı . Aram Haigaz efendisine 4 yıl hizmet ettikten sonra bir yolunu bulup oradan kaçtı . Aram Haigaz o döneme ait anı kitabı " Kürdistan Dağlarında 4 yıl " Türkiye ' nin Osmanlı İmparatorluğu olduğu dönemde Kürt aşiret reisleri arasında çoban ve hizmetçi olarak yaşamını ve çocukluğunun nasıl geçtiğini anlatmaktadır . 1919 yılında İstanbul ' a gelerek tesadüfen aileden sağ kalan teyzesini bularak bir süre yanlarında kalır . Amerikan misyonerlerin yetimhanesinde kaldığı zaman ünlü Ermeni yazar ve edebiyat eleştirmeni Hagop Oşagan ' ın ders verdiği Gentronagan Lisesi ' ne devam eder Aram Haigaz iki yıl sonra 1921 ' de Amerika ' ya yerleşir . Aram geçimini sağlamak için değişik işlerde çaliştı ve aynı zamanda Ermeni gazete ve dergilere yazılar yazmağa başladı . Aram Haigaz 10 Mart 1986 yılında 85 yaşında öldüğünde 10 kitap ve yüzlerce yazı ve makale yazdı . Birçok edebiyat ödülüne layık görülen Aram Haigaz zamanın en popüler Ermeni yazarları arasında yerini almıştır Aram Haigaz ' ın memleketi günümüz Türkiye ' nin Kuzey Doğu bölgesindeki bir dağın eteğinde bulunuyordu . Bu kasabanın adı Antranik Ozanyan Paşa ' nın doğduğu Şebinkarahisar dı . 1915 Ermeni Soykırımı kapıya dayandığında Şebinksrahisar halkı tehcir kararına uymıyarak , aynı Musa Dağ ' lılar gibi direnişi seçtiler . Devletin yalan mekanizmasına karşı bu bir ayaklanma değil şanlı bir direniştir Şebinkarahisar ' daki 5 000 kişilik Ermeni nufusun tamamı hayvanlarını ve ezraklarını beraberlerinde alarak bir dağın zirvesine tırmandılar . Eski bir Roma kalesinin kalıntılarını mekan olarak seçerek savunma pozisyonuna geçtiler . Şanlı Şebinkarahisar Direnişide " Hinçak Partisi " ağır sorumluluk üstlendi , Murat Boyacıyan " Mezn Murat " Şebinkarahisar halkını yalnız bırakmadı 500 kişiden oluşan fedai gurubuyla yardıma koştu . Murat Boyacıyan ' ın önderlığinde halkın katılımıyla büyük bir direniş başlatıldı . Düşmana verilen ağır kayıplara rağmen Şebinkarahar halkı 1 ay direndi , silah ve ezrakın tükenmesiyle direniş kırıldı , kaçan kaçıp kurtuldu ancak halkın coğu katliama uğradı . Bu katliamda Aram Haigaz babasını , kardeşlerini ve akrabalarını kaybetti , çok az kişi hayatta kalabildi , hayatta kalanlar arasında Aram Haigaz ve annesi de bulunmaktaydı onları da Süriye Çöllerine doğru ölüm yolculuğuna çıkardılar .
Hagop Sekayan
AYLARDAN MART, GÜNLERDEN 12.
Kadir Dağhan
Bazı tarihler kime ne ifade eder, ne söyler, ne anlatır, hangi acıları, zulümleri, güzellikler anımsatır bilinmez.
Belki de çok iyi bilinir.
Bugün de öyle.
Günlerden 12, aylardan Mart.
Kimler doğdu bugün, kimler yaşama veda etti?
Söz gelimi olur olmaz yerlerde, zamanlarda söylenerek sıradanlaştırılan İstiklal Marşının kabul edilişinin yıl dönümü mü?
Bu şekilde hoyratça uygulanması marşın milli özü ve ruhuna uygun mudur?
Kimse sormuyor, sorma gereği duymuyor nedense.
Veya:
İstanbul Gazi Mahallesinde, karanlık güçlerin, bilerek, planlayarak, hedef gözeterek başlattıkları katliamın üzerinden kaç yıl geçti mesela?
Kimler hatırlıyor?
Daha da önemlisi, söylemlerinden, kalemlerinden hiç eksik etmedikleri düşürmedikleri, vatan-millet- bayrak, bölünmez bütünlük, birlik-beraberlik maskeleriyle ülkeyi karanlıklara bırakan, özgürlükleri tırpanlayan, demokrasiyi öteleyen, hukuku ayaklar altına alan apoletli ilahların adı mıdır bu gün?
Darbe mi, muhtıra mı, zafer mi?
Muktedir kalemler muhtemelen zafer diye yazmışlardı.
Hep böyle yazdılar çünkü.
Hala da böbürlenerek, övünerek aynı şekilde yazıyor, konuşuyorlar ne yazık ki.
Bugün ayın 12 si.
Aylardan Mart.
Kime ne hatırlatıyor, ifade ediyor bilemiyorum.
Diğer yandan kendi adıma çok iyi biliyorum ki:
Her zaman direnen, boyun eğmeyen, eğmeyecek olan yaşam sevdalısı zelal yürekler gerçeğin, insanlığın tarihini yazmaya devam edecekler.
Tek değil tüm dillerden SELAM OLSUN onlara.
AX Kİ AX.
Kadir Dağhan
Ya da Türkçe olarak kibarca Ah ki ah.
Ancak yüzeysel kalıyor.
Kürdçe de - X - H ya da Ğ harfinin gırtlaktan çıkan sesin karşılığıdır.
Ah çekmenin derinliğini gösterir.
Bunun dışında toprak demektir.
Rivayet edilir ki tarihin en gaddar hükümdarlarından biri kabul edilen Cengiz Han, işgal ettiği ülkelerde taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmazmış.
Sonra savaş alanına veya yakıp yıktığı yerlere bakarak:
- Nasıl bir günah işlediniz ki Tanrı benim gibi bir zalimi başınıza bela etti?
Diye kendi kendine söylenirmiş.
Rivayet midir, gerçek midir, muktedirin kendisini aklaması, vicdanını rahatlatması mıdır bilemiyorum.
Ancak ben de bir Kürd olarak kendi kendime sürekli soruyorum.
- Ey Kürdler, nasıl bir günah işlediniz ki tüm zalimler, işgalciler, barbarlar, devşirmeler başınıza bela olmuş?
Kendi topraklarınızda paramparçasınız, yok sayılıyorsunuz, yasaklısınız?
Yanıtsız kalıyor sorular.
Daha da önemlisi konuşsalar suç, sussalar suç.
Yürüseler suç, dursalar suç.
Kürdü, Türkü, Arabı, sağcısı, solcusu, dincisi, laiki, ateisti her olayda Kürdleri günah keçisi ilan ediyor.
Akıl veren verene.
Konuşan konuşana.
Yazan yazana.
Kürdler dışında tüm kesimler sütten çıkmış ak kaşık.
Herkes akıllı, bilgili, her şeyi biliyor.
Söyleyecek söz bulamıyorum.
AX Kİ AX.
Her zaman barıştan, gerçekten, haklıdan yana olan yaşam sevdalısı zelal yüreklere tüm dillerden SELAM OLSUN.
AMEDSPOR-Beşiktaş Çarşı Grubu Münakaşası Üzerine
Elias Nin
Amedspor taraftar grubunun iftar davetine Beşiktaş Çarşı imzasıyla katılım sağlanmasının duyurulmasına Çarşı grubu hesabı üzerinden tepki gösterilmiş, yapılan açıklamada şu sözlere yer verilmişti:
“Çarşı grubu adına katılımın olmamıştır, katılım bireyseldir. Bizler aziz Türk milletinin evlatlarıyız. Bu camia; Çanakkale Zaferi başta olmak üzere birçok önemli mücadelede şehitler vermiş, köklü ve onurlu bir geçmişe sahiptir. Şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyor, bu değerlere zarar veren her türlü hareketi en sert şekilde kınıyoruz.
“Terörün her türlüsünü lanetliyoruz. Tribünlerde ve ülkemizde terörist istemiyoruz” ifadeleri kullanıldı.”
Çarşı grubunun açıklaması oldukça tutarlıdır, savundukları değerler tam da bunu gerektirir. Çarşı grubunun dediğinin özeti şudur:
“Devlet, siyasetin ve ülkenin ihtiyacı gerekçesiyle Kürtlerle flört edebilir, bunu da anlarız ama iş başka, dostluk başka. Kürtleri ihtiyacımız için kullanırız, eğer onlar isterlerse bizim taraftarımız olabilirler ama bu demek değildir ki onlarla aynı sofraya oturacağız. En iyi Kürt, hizmet eden, biat etmiş, mümkünse de ölü Kürt’tür.”
Bilmeyenler için ek bir bilgi olsun: Türklerin her yıl kutlamakta oldukları 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı da Beşiktaş tarafından Atatürk'e önerilmişti. 19 Mayıs, 350 bin Pontuslu Rum soykırımının tarihidir.
Peki, Beşiktaş Çarşı Türklüğünün bu tutumu karşısında Amedspor, DEM PARTİ ve birçok Kürt şahsiyetinin, Kürdistanlı kurumun tepkisi ne oldu?
Tabii ki verilen tepki İmralı’daki Kürt düşmanının ruhuna, ahlakına uygun oldu.
Verilen tepkiler neredeyse birbirinin aynısı, onun için bunlardan birini okumak kafidir:
" İbretlik bir ırkçılık örneği daha, yazıklar olsun…" (Meral Danış, DEM Parti Milletvekili)
Beşiktaş Çarşı grubunun açıklaması nasıl kendi karakterine uygunsa, Meral Danış’ın DEM Parti ve Apocu zihniyet adına yaptığı açıklama da Apocu cenahın karakterine, amacına uygundur.
Bu durumda bile mevcut saldırının sömürgeciliğin bir tezahürü olduğunu gizlemeyi, “ırkçılık” gibi ne idüğü belirsiz bir tanıma hapsetmeyi akıl etmeyi ihmal etmiyor.
“Irkçılık” sözcüğü, çoğu durumda asıl çatışma nedenini gizleyen bir karaktere sahiptir.
Oysa “ırkçılık” olarak tanımlanan birçok saldırının nedeni farklıdır.
Mesela bir Türk, “Ben Suriyeli ile aynı sofraya oturmam” derken kastettiği Suriyeli bir zengin ya da siyasetçi, sanatçı değil, yoksul, mülteci Suriyelidir.
Bir Alman, “Ben Türk ile aynı sofraya oturmam derken kastettiği Politikacı, işveren, futbolcu bir Türk değil, mülteci, işçi Türk’tür.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, tepki bir etnik değil, sınıfsaldır. Zenginin yoksula, zenginliği elinde tutanın zenginlikte gözü olduğunu düşündüğü yoksula olan düşmanlığıdır.
Mesela iftar yemeğini Amedspor taraftar grubu değil de kendisi de Kürt olan Fenerbahçe sponsoru yoğurt tüccarı Hamdi Ulukaya ya da et tüccarı, dünyaca ünlü restoran zincirlerinin sahibi (Kürt) Nusret Gökçe olsaydı ve “davete katılanlar arasında Çarşı grubu da vardı” açıklaması yapılsaydı Çarşı grubundan bu tekzip ve tepki gelmezdi.
Beşiktaş Çarşı grubu, öyle olmasa da Amedspor’u Kürtlük ve Kürt ulusalcılığıyla aynı gördüğü için bu tepkiyi göstermiştir.
Yani diyor ki “Türk’ün egemenliğine, bu toprakların efendisi olduğu gerçeğine karşı çıkan herkes bizim düşmanımızdır.”
Bu, katıksız bir sömürgeci tutumdur, bunu “ırkçılık” olarak mütalaa etmek, ezilen millet olmaya değil, ezikliğe tekabül eder.
Apoculuk ve onun misyonu tam da budur. Onun misyonu, ezilen bir milletten, ezik bir halk yaratmaktır.
Bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Şimdi sırada, Kürtleri ezik yurttaşlar olmaktan, eşit yurttaşlar mertebesine yükseltmek var, sonra da “kazanım” olarak sunacak olan budur.
“Biz, dışlanan, ezik, üvey evlat muamelesi gören Kürtleri TC’nin eşit, onurlu yurttaşları yaptık” diyerek Kürtler Apoculuğa minnet duymaya davet edilecek.
Ezcümle: Amedspor’un, DEM Parti milletvekillerinin Çarşı grubuna varmış oldukları cevapların övünülecek bir yanı yoktur, Kürtlük açısından birer utanç vesilesidir.
Bundan dolayıdır ki bu paylaşımları çoğaltarak paylaşmak, utancı çoğaltmaktır, herkesin bunun sorumluluğunda olması gerekir.