Devlet Planladı, Kalabalıklar
Uyguladı
Mahmut Uzun
Çoğu Türk solcusu, Ermeni Soykırımı’nı tümüyle Kürtlerin üzerine yıkmaya çalışıyor.
Kürtler ve “onların temsilcisiyim” diyenler ise “Biz devletsizdik” diyerek bütün sorumluluğu İttihatçılara havale ediyor.
Beyler,
Elini taşın altına koymayan ama çok bilmişlik taslayan sizler de çok iyi biliyorsunuz:
Bu bir devlet organizasyonuydu.
Ermeni, Süryani ve Rum halklarının yok edilmesi; İttihat ve Terakki’nin planladığı, belgeleriyle sabit bir resmi devlet politikasıydı.
Ama o politikayı sahada hayata geçirenler yalnızca İttihatçılar değildi.
O planı coşkuyla ve tekbirlerle uygulayanlar; o devletin halktan devşirdiği, çoğu zaman da gönüllü kıldığı kalabalıklardı.
Bu yüzden “Soykırımı sadece Türkler yaptı” demek kolaycılık olur.
“Sadece Kürtler yaptı” demek de öyle.
“Sadece Türkler ve Kürtler yaptı” demek ise diğer katılımcı halkları aklamak anlamına gelir.
Bu topraklarda işlenen büyük suçun paydaşları çoktu.
Türkler, Enver, Talat, Cemal, Kemal gibi katillerin öncülüğünde bu suça ortak oldular.
Kürtler, Ehsan Nuri, Bedirhan, Simko gibi isimlerle bu vahşete katıldılar.
Çerkesler, Ethem ve Salih Zeki Zor gibi katillerle bu soykırımda yer aldılar.
(Salih Zeki Zor, TKP Merkez Komite üyesiydi ve anılarında yalnızca Der Zor’da 300 bin Ermeni’yi katlettiğinden bahseder.)
Lazlar, Laz Taburu’nu kuran insan kasabı Topal Osman önderliğinde bu suça katıldılar.
Araplar; Urfa, Siirt, Mardin, Hatay gibi yerlerde şeyhler ve imamlar öncülüğünde Ermeni ve Süryani komşularını katlettiler.
(Not: Bu katliamcılardan biri de Nusaybin’de Süryanileri kılıçtan geçiren ve HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar’ın dedesi olan kişidir.)
Benim hafızamda suskunluk yok.
O suskunlukla baş etmeye çalıştığım her gecede; yanan köylerin, gömülemeyen çocukların, kiliselere doldurulan insanların, kadınların sesi var.
Soykırım dediğimiz şey sadece rakam değildir.
O, yok sayılan bir halkın çığlığıdır.
Ve o çığlık hala duyuluyor - kulaklar sağırsa bile.
Ermeni, Süryani, Ezidi ve Rum soykırımları; İttihat ve Terakki’nin öncülüğünde, Türk, Kürt, Arap, Çerkes ve Laz uluslarının kitlesel katılımlarıyla gerçekleşmiş çokuluslu bir insanlık suçudur.
Bu adı doğru koymak gerekir.
Tarihe bakarken gözlerimizi değil, vicdanımızı açmamız gerekir.
“Geriye sadece suskunluk kalmasın,
bir halkın yokluğuna alışan bu topraklarda,
en azından biz unutmayalım.”
28-29 Kânunisânî’yi unutmayanlar, 28-29 ocak 1983’ü de anmalılar !
12 eylül 1980 askeri faşist darbesi yapılmadan epeyi önce mahpusanedeydim. Hapisliğim öncesi ve esnasında içinde bilfiil aktif bir militan olarak bulunduğum, ideolojik, politik düşünce ve duruşunu savunduğum örgüt, tüm dünyada olduğu gibi benim doğup-büyüdüğüm topraklarda da 1968’de esen sol rüzgârın getirisi 1971’lerin THKP-C hareketini “kitlelerden kopuk bir silahlı mücadele” anlayışının mirasçılığıyla eleştirerek, 1976’da o gelenekten yolunu ayıran devrimci bir yapılanmaydı.
Dünyaya gözlerimi açtığım günden itibaren Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı olan Alevi Kızılbaş köyüm Kırkısrak’ın en saygın insanı olarak kabul gören dedem “Yusuf onbaşı”, yerlilerin deyimiyle “Doç Drej” ve akranı diğer ihtiyarlardan duyarak büyüdüğüm hemen tüm anlatılar, 1915 sonrasında mucizeyle hayatta kalarak “Boğos’un mağarası” olarak adlandırılan mağaraya sığınmış olan bir avuç mazlum Ermeni insanı bağırlarına basarak sahip çıkmasıyla ilgili insani duruş ve davranışın birebir varislerinden biri olsam da, 1980 yılının 1 mayıs günü Kayseri’de faşistlerin otomatik silahlarla delik deşik ederek katlettiği Sivas Gemerekli Ermeni devrimci Hayrabet Hançer’le, ondan sadece 12 gün sonra Karakoçan’da pusuya düşürülerek öldürülen TKP/ML-TİKKO’nun Diyarbakırlı efsanevî komutanı, asıl isminin çok yıllar sonra Armenak Bakırcıyan olduğunu öğreneceğim Orhan Bakır’ın ve ne de Hollanda’da kahpece vurulan Silopili Nubar Yalımyan’la, İstanbul’da işkence edildikten sonra delik deşik edilerek katledilen Kayserili hemşehrim Manuel Demir gibi değerli kayıplardan hiçbirini devrimci duyarlılıkla yüreğimin derinliklerinde hissederek, arkalarından göz yaşı dökmüş olduğumu hatırlamıyorum.
24 eylül 1981 günü Paris’teki T.C. Konsolosluğu’nu silahlı bir eylemle ele geçiren ASALA üyesi dört Ermeni devrimcinin “12 eylül faşizminin zindanlarında işkence gören politik tutuklulardan, 5 Ermeni, 5 Türk ve 5 de Kürt insanın serbest bırakılması” isteminin basına yansıması sonucu değişik hapishanelerde devletin insanlık dışı işkencelerine aralıksız ve sistematik olarak maruz kalındığı halde, ne Paris eylemini gerçekleştiren Ermeni gençlerin isteklerini, ne onların acılı tarihten omuzlayarak bugünlere taşıdığı Ermeni sorununu, ne de uğratıldıkları vahşi soykırım ve feci sonuçlarıyla, insanlığa karşı işlenmiş bir suça karşı o halkın tek başına vermiş olduğu mücadele ile adalet arayışındaki davalarının bir kez bile önemsenip, konu edilerek mahpusanelerde kendi aramızda konuştuğumuz veya tartıştığımızı da hatırlamıyorum.
Oysa, Ermeni dendiğinde aklımdan çıkmayan tek şey, çocukluğumun geçtiği köyümün insanlarının gurur verici anlatıları dışında, 7 ağustos 1982 günü, Ankara Esenboğa havaalanında ASALA tarafından gerçekleştirilen askeri eylem sonrasında ağır yaralı olarak esir edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın asılmasına mahpusanelerde bulunan ‘devrimcilerin’ tepkisizliği nedeniyle hissettiğim şahsen payıma düşen utancın manevi ağırlığı altındaki ezikliğimdir. Nedenini bildiğimden emin olmadığımdan anlatamasam da, o tarihte bulunduğum Bartın mahpusanesinin avlusunda dondurucu bir kış soğuğunda tek başıma volta atarken, O’nun idam edilişine duyduğum tepkinin elimde olmaksızın boğuk hıçkırıklarla gözyaşlarına dönüşmesiyle ifade edilmesini, o günkü samimi duygularımı kaleme aldığım şu an gibi hatırlıyorum. Vicdanlarımızla yüzleşemeyişimizin verdiği utanç ve zalimin zulmüne karşı biçarelikten ileri gelen kızgınlık ve öfkeden olsa gerek ki, zaten gergin olan sinirlerimin ancak ağlayarak boşaldığını kimselere söyleme cesaretini gösteremediğimi aynı o gün olduğu gibi unutmadım, unutamadım hiç ! Ancak, Levon’un idam edilişinin hemen ertesinde, birkaç günlüğüne yemeden içmeden kesilerek, ölüm sessizliğiyle durgunlaştığım ve her canlıya ‘tek defalığına bahşedildiği’ söylenen yaşamın yerküremizin birbirinden olabildiğince farklı olduğunu düşündüğümüz insanlar için ifade ettiği anlamların da biribirlerinden ne kadar farklı olduğunu sanırım ilk defaya mahsus olmak üzere ciddi ciddi sorgulamayı o dönemimde denediğimi de unutabilmiş değilim.
Şair Nâzım’ın sol dünyanın istisnasız tüm insanları tarafından eminim ezbere bilinen ‘Davet’ başlıklı şiirinin “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinin doğruluğunun vicdanlarımızda sorgulanması anlamında, Levon’un, evet Levon Ekmekçiyan’ın yoldaşı Zohrab Sarkisyan’la Beyrut’tan Ankara’ya gelerek gerçekleştirilen eylemle bilinçaltımızda varedilen ‘Nâzım’ın sözleri doğruyu ifade ediyorsa eğer, bu gencecik Ermeniler niye hiç görüp yaşamadıkları bu memleket için hayatlarını feda ediyorlar peki ?’ sorusuna verilmesi gereken mantıkı cevabın da “o halde bu memleket onların demek” düşüncesine de pekâlâ yaşam hakkı verdiği halde, tarihin onulmaz acılarla yoğurduğu sayfalarının eğrileriyle doğrularını, yalanlarıyla gerçeklerini öğrenme ihtiyacının dahi insani kişiliğimizin gelişmesi ve uygarlığa aidiyet anlamında ne denli önemli bir kıstas olduğu hâlâ bilincimize ulaşmış değil ne yazık ki !
Benim Mamak’tan Bartın cezaevine götürülmemden az zaman sonra Levon Ekmekçiyan’ın esir tutulduğu Mamak’ın idam edilenlere tahsis edilen 34 No’lu zindanında ölümü beklerken, faşist cuntaya muhalif olduğu iddiasındaki hemen her türden politik örgütün oldukça geniş yelpazesinin insanları tarafından görmezden gelinerek, ona ve gerçekleştirdiği eyleme faşist cuntanın gösterdiği pencereden bakma gibi bir suçu bilinçli olarak işledikleri halde, devrimcilere hiç yakışmayan bir duruşla, prangalanıp, zincirlenerek darağacına götülüşünü de affedilmez bir sessizlik ve tepkisizlikle karşılandığını, aynı dönemde onunla aynı koğuşta bulunmuş “yoldaşlarımdan” daha sonra bizzat duyup-dinlemiş olmanın tüm ezikliğini bunca yıl yüreğimin derinlerinde saklamamın nedeni ise, dedem Yusuf onbaşı-Doç Drej’in öncülüğünde tüm Kırkısrak köylülerinin kendi hayatlarını riske atarak, 1915 mağduru o mazlum insanların erkeklerini anaları, bacıları ve çocuklarına el koyduktan sonra, boğazlayıp-öldürmek yerine koruyup-kollamanın cezasının ölüm olduğunu bile bile, insanca sahiplenişlerinden, yani öylesine onurlu bir duruş sergilemiş olan insanlardan birinin öz torunu olduğum için gizliden gizliye utanmamdı kuşkusuz !
Utanç insana özgü bir hissiyattır ve insanın utandığını yüksek sesle beyan etmesini bir itiraf değil, bir onur olarak kabul edenlerdenim. Mahpusane yıllarımdan beri içimde gayr-ı ihtiyarî hep buruk bir acı olarak kalakalmış bu idama karşı tepkisizliğin aslında kendisini devrimci olarak tanımlayan kesimin öncelikle özeleştiride bulunarak, manevî olarak işlenmiş bir suç olarak değerlendirp, ‘eşyanın tabiatına uygun olarak adlandırması’ gerekirken, sergilenen utanç verici duyarsızlığını, Kırkısraklı Alevi Kızılbaş atalarımın, 20. yüzyılın başlarında onların 1980’lerdeki duruşundan çok ama çok daha ileride, daha onurlu ve insana yakışır bir duruş sergilemiş olduklarıyla karşılaştırdığım için de, kendini “devrimci 78’liler” olarak adlandıran birimde yan yana gelen tüm hareketlerin insanlarına karşı o zamandan beri haklı bir kırgınlık hissiyle dolu oluşumun yanında, onların şimdi de hissettiğini gözlemleyemediğim utancı, onlar adına ve onların yerine de hissedip, taşımanın onurlu sorumluluğuyla kaleme aldığım bu yazının, sözkonusu kesimden insanların ruh sağlığına katkıda bulunacağını sanıyor, doğrudan yana tavır almanın her derde deva olduğuna da samimi olarak inanıyorum.
1982 eylülünde tek celselik göstermelik bir mahkemenin Levon Ekmekçiyan hakkında verdiği idam kararının, 1983’ün o kara 28 ocak günü faşist generallerin emirlerini yerine getiren Milli Güvenlik Kurulu'nun B.29 No'lu kararıyla onaylanmasından sadece saatler sonra, O’nun 29 ocak sabahı darağacında katledilmesi bence, T.C.’de kendisini devrimci adlandıran hemen tüm oluşumların geçmişlerini temellendirmede hep ve sanki vazgeçilmez bir ihtiyaçmış gibi sundukları 1920 TKP’sinin yönetici kadrolarından Bakû’den Ankara’ya yollanan 15’inin Karadeniz’in kara sularında boğdurularak katledildikleri 28-29 Kânunisânî (ocak ayı) gecesi, zalimin zulüm tarihinin de tekerrürden ibaret olduğu gerçeğinin reddedilmez örneklerinden biridir kuşkusuz !
Bu böyle olduğu halde, tarihi geçmişleriyle yüzleşme cesaretini hiç bir zaman gösterememiş ve şimdi de gösteremeyen sol kesimin kendilerini halen devrimci tanımlayan örgütlenmelerinden birçoklarının 1921 yılı “28-29 Kânunisânî”-sini, yani Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz açıklarında hunharca katlinin sembolü o kara geceyi geleneksel olarak unutmazken, hiç ama hiç bir zaman, hiç bir yerde ve hiç bir şekilde “28-29 ocak” gecesi idam edilen Levon Ekmekçiyan’ı anmaması, bu kesimlerin ilericiliğinden de, devrimciliğinden de pek haklı olarak şüphe etmek için ‘yeter de artar bile’ denilesi bir gerekçedir !
Ve böyle düşünmemin doğruluğunu, Osmanlı feodalizminin zifiri karanlığında yaşayan bu toprakların ilk devrimcisi, 1871’de Paris komününü gerçekleştirerek, tarihin onurlu sayfalarına girişini sağlayan öncü kadrolar içerisinde onurlu yerini alan İzmirli Ermeni aydını Stepan Voskanyan’ın Osmanlı tebaalı hem ilk, hem de tek insan olmasından biliyorum. Böyle düşünmemin haklılığını, K. Marx ve F. Engels’in “Komünist Manifesto”sundan esinlenerek 1887 yılında kurulan ilk sosyalist örgütün Sosyal Demokrat Hınçak Partisi ve devrimci ilk yayın organının da Hınçak (Çan) olmasından biliyorum.
İlk defa 1848 yılında Londra’da kaleme alındığı Almanca yayınlanmış olan “Komünist Manifesto”nun Osmanlı topraklarında yaşayan 72 milletten ilk defa Ermeni devrimciler tarafından Ermenice’ye çevrilmiş olması da aynı 1887 yılına rastlar. O günden son baskısının yapıldığı 1979’a kadar Ermenicesi tam 17 kez yayınlanan bu eserin, Türkçe diline ilk çevirisinin Ermenice yayınından 33 sene sonra, 1920 yılında yayınlandığını da burada tarihe not düşerken, o günden 1979’a dek Ermenice çevirisinden tam üç defa daha az sayıda, sadece 6 kez yayınlanmış olduğu bilgisini de bir köşeye kaydetmek gereklidir.
Bu topraklarda olsun gizli, olsun açık ilk devrimci hücrelerden başlayarak, devrimci ilk öğrenci gençlik örgütlenmelerine, işçilerle, köylülerin Ermeniler tarafından örgütlenen ilk sendikal kuruluşlar sayesinde, insan emeğinin sömürülmesine karşı ilk başkaldırı eylemleriyle, grevlerin de yine Ermeniler tarafından örgütlendiğini bilmek, bilinmiyorsa araştırıp, öğrenmek gerek diye düşünüyorum. Osmanlı Meclis-i Mebusanı, yani parlamentosunda insan hakları, kadın-erkek eşitliği, çocuk yaştakilerin çalıştırılmasının engellenmesi, iş günü saatleri ve emeğiyle yaşayanların iş tatili ve dinlenme hakları, mesleki eğitim ve çalışma hakkı, vb. gibi daha birçok sosyal hakkın kanuna dönüşmesi amacıyla sunulan tasarıların da yine, Ermeni Sosyal Demokrat Hınçak Partisi milletvekillerinin çabasıyla gündeme getirildiği, tartşılıp, oylandığı bilinmelidir.
Böylesine insanî bir duruşla, içinde bulunulan koşullar gözönüne alındığında tam anlamıyla devrimci bir tutum sergileyen Hınçak Partisi’nin, panislamist-panturanist-pantürkist ırkçı İttihat ve Terakki hükümetinin başı Talât-Enver-Cemal üçlüsüne karşı planlamakta olduğu silahlı bir eylem hazırlığındayken, haince yapılan bir ihbar sonucu esir edilen üyelerinden 20’sinin, 1915’in 15 haziran günü İstanbul Beyazıt meydanında kurulmuş olan idam sehpalarında 19 yoldaşıyla ölümsüzleşen Paramaz’ın “Yaşasın sosyalizm, yaşasın Ermenistan” şiarıyla ölümü gerçek devrimcilere özgü onurla karşılamış Ermeni devrimcilerin tarihte bıraktıkları iz, her nedense yakınen tanıdığımız ‘sol’ tarafından görülmezden gelinirken, mezar yerleri bile bu devletin her insanından saklanan bu yiğitlerin, ölümsüz anısının yaşatılması için sembolik anlamda bile olsa bir mezar-anıtının yaratılması gibi kalıcı bir çabaya rastlanmadığı da bir sır değildir.
Üyelerinden çok çokları gizli veya açık ittihatçı oluvermiş, içlerinden Ermeni soykırımına en aktif olarak katılmış Tâlat’ın iki celladından biri olarak Der Zor mütasarrıflığı yapmış, “Ermeni kasabı” lakabıyla tanınan Salih Zeki (Zor soyadını gönüllü olarak Der Zor’daki vahşetin Ermenilerce hatırlanması için almış olduğunu düşündüğüm) insan müsveddesi bile sayılamayacak bir mahlûkatın üyesi ve temsilcisi olduğu 1920 TKP’si, yani Mustafa Suphi, Ethem Nejat gibi eski ittihatçılardan başlayarak, onların ardılı Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Vedat Nedim (Tör), Şevket Süreyya (Aydemir), Reşat Fuat (Baraner), Zeki Baştımar (Yakup Demir), İsmail Bilen (S. Üstüngel), Yaşar Nabi Yağcı (Haydar Kutlu)’ya kadar varolagelmiş gelenek örneğinde olduğu gibi, T.C.'de komünist ve devrimci hareketin 1920'den günümüze ulaşan bütünsel tarihinin mirasçılığını üstlenme iddiasındaki, irili ufaklı her ama her yapının “28-29 Kânunisânî” anmalarına paralel olarak, aynada kendilerine bakarak, bundan 33 yıl önce idam edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ı hiç anmamış olmaları nedeniyle utanmaları yanında, naaşının da sadece bir ay kadar önce aynı idam edilişi gibi, sessiz-sedasız Ankara’dan götürülüşünün pasif seyircileri olmalarına ‘insanlık adına’ yanmaları gereklidir diye düşünüyorum.
Levon Ekmekçiyan, geçmiş yıllardaki bakışımızla komünist bir şair olarak kabullendiğimiz Nâzım Hikmet’in “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinde ifade edilenin katiyetle gerçeği yansıtmadığı ve doğru olmadığını, soykırıma uğratıldıkları atatopraklarından zorla sökülüp atılmış olan atalarının topraklarına geri dönerek, o toprakların işgalcisi T.C. devletinin başkentinde “bu memleket bizim” şiarıyla, şiir sadece “sözlerle değil, uğruna feda edilen yaşamla da yazılır” gerçeğini tarihe silinmezcesine kazıyan bir yiğittir. O, yaşamdan çok daha değerli idealler olduğunu, ve bu ideallerden en önde geleninin yurtseverlik olduğunu, ölümüne feda ettiği gencecik hayatıyla kanıtlamış Ermeni bir devrimcidir. Öyleki, mangal gibi yürek sahibi bu değerli insanı sonsuzluğa uğurlama görevini insan gibi yerine getirmemiş olan her, ama herkesin hep manen borçlu kalacağı tartışılmaz olduğundan, nasıl 9 yıldan beri her yılın 19 ocak günü değerli Ermeni aydını Hrant Dink’in alçakça katledildiği gün olarak anılıyorsa, 33 yıldan bu yana kendi soydaşları ve birkaç aydın kalem dışında hiç hatırlanmamış olan 28-29 ocak da, bundan böyle Levon’un anısını yaşatma günleri olarak anılmalıdır düşüncesindeyim.
Ermeni halkının yiğit evlâdına tamı tamına İsa peygamberin dünyevî yaşı kadar, tam 33 sene boyunca gösterilen vefasızlık örneğinden bu gün itibarı ile vazgeçilerek, O’nun anısına onca yıldan beri biriken bu manevi borcun, hemen her metrekaresi Ermeni kanına bulanmış bu topraklarda her yılın 30 mart günü Kızıldere şehitlerini, 6 mayıs’ında Deniz, Yusuf, Hüseyin’i, 18 mayıs’ında İbo, ve kitlesel kıyımlardan başta Koçgiri, Ararat, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamları olmak üzere Roboski, Lice, Cizre, Silopi ve Sur vahşetine kurban giden tüm mazlumların anısını yaşatma çabalarında bulunan tüm kesimleri temsil eden insanların boynunun borcu olduğunu düşünüyorum.
Birkaç hafta önce geride bıraktığımız 2015’te, 100 yılda bir türlü yüzleşmeyi beceremediğimiz Ermeni soykırımı gerçeğiyle nihayetinde yüzleşebilme çabalarımızın, öncelikle o korkunç facianın mağduru durumundaki 10 milyon Ermeni tarafından samimi olarak kabul edilmesi için, aslında sahip olması gereken içeriğinden olabildiğince arındırılmış 28-29 Kânunisânî anmalarına, ancak böylesine dürüst ve namuslu bir şartın yerine getirilmesiyle manevi bir anlam yüklenebileceğine inanıyor, hangi halk ve inançtan olurlarsa olsunlar, tüm devrimci şehitlerin ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Mahmut Uzun
Londra, 28-29 ocak 2016
ABD, Kızılderililerle savaşırken
Kızılderilileri açlıktan öldürmek için,
hayvanlarının hepsini öldürdüler
ve onlar açlıktan öldüler..
Çocuklar dahil her Kızılderili başı
getirene 5 dolar verdiler.
Resmî kurumlar, binalar Kızılderili başı ile doldu, İnsan başından tepeler oldu..
Yine de Kızılderililerle başa çıkamadılar.
Anlaşma yoluna gideceklerini,
çekileceklerini söyleyerek, iyi niyet
göstergesi hediye olarak battaniye verdiler.
Verilen battaniyelere bulaşıcı hastalık
bulaştırılarak verildiğinden.. 70 milyona yakın Kızılderili, genci,
çocuğu, yaşlısı, hamile kadınları bulaşıcı hastalıktan acı çekerek hepsi öldü..
Kalan Kızılderilileri de Kanada'ya sürdüler ve sadece devlet olarak (sanırım 2010 da ) özür dilediler o kadar. Kafa derisi yüzmek de Kızılderililere ait değil. İnsanları kovboy filmleri ile kandırdılar yıllarca."
Alıntı
Kemalizm’in Gölgesinde
Solculuk.
Mahmut Uzun
Türkiye’de sol, uzun yıllar boyunca yalnızca iktidarla değil, kendi zihinsel mirasıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Ama çoğu zaman bu ikinci mücadeleyi ya erteledi ya da görmezden geldi. Bu yüzden bu topraklarda sol, kendi yolunu açmak isterken sık sık resmi ideolojinin sınırlarına çarptı.
Kendine devrimci diyen pek çok hareket, çıkış noktasını Mustafa Kemal’in “bağımsızlıkçı” mirasında aradı. Anti-emperyalizm, güçlü bir referans olarak benimsendi. Ancak bu söylemin ardında yatan devletçi refleksler, tekçi anlayış ve halkların inkarına dayanan tarih yeterince sorgulanmadı. Böylece ortaya çelişkili bir tablo çıktı: Halk adına konuşan ama halkın bütününü görmeyen bir sol.
1968’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Samsun’dan Ankara’ya yürüyüşüne verdikleri isim bu çelişkinin sembolüydü: “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü.” Bu, yalnızca bir slogan değildi; aynı zamanda bir yönelimdi. O gençlerin samimiyeti, cesareti ve fedakarlığı tartışılmaz. Kendi dönemlerinin siyasal atmosferi içinde, ellerindeki sınırlı bilgi ve tarih anlatısıyla bir çıkış yolu arıyorlardı. Kemalizmi ilerici bir zemin olarak görmeleri, o dönemin koşulları içinde anlaşılabilir.
Ama burada durmak gerekir:
Anlamak başka şeydir, sürdürmek başka.
Asıl mesele, sonraki kuşakların ne yaptığıdır.
1971’e gelindiğinde, bu zihinsel bağımlılık daha açık bir biçim aldı. Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün şu sözleri, yalnızca bir taktik tartışması değil, solun içine düştüğü yönelim krizinin açık bir ifadesiydi:
“Eğer toprak reformu yapılır, dış ticaret devletleştirilir, Amerika ile ilişkiler yeniden gözden geçirilirse, bütün gücümüzle Silahlı Kuvvetlerin yanında olacağız.”
Bu sözler, tarihe sadece bir cümle olarak değil, bir zihniyetin dışavurumu olarak geçti. Çünkü burada yapılan şey, devrimi halkın örgütlü gücüne değil, ordunun müdahalesine bağlamaktı. Yani sol, kendi öznesini halktan alıp devlete teslim ediyordu.
Bu, basit bir hata değildi.
Bu, yönünü şaşırmış bir siyasetin itirafıydı.
O günden sonra bu yaklaşım, farklı biçimlerde tekrarlandı. Sol, zaman zaman devleti eleştirirken bile onun kurucu kodlarını sorgulamaktan kaçındı. Kemalizm, bir yandan eleştirilir gibi yapıldı, ama diğer yandan “ilerici” bir referans olarak elde tutuldu. Bu ikili durum, solun kendi içinde derin bir tutarsızlık üretmesine neden oldu.
Oysa gerçek daha açıktı:
Bir ideoloji, eğer halkların kimliğini inkar ediyorsa,
eğer farklılıkları bastırıyorsa,
eğer devleti kutsayıp toplumu onun gölgesine mahküm ediyorsa,
orada özgürlükten söz etmek mümkün değildir.
Kürt’ün, Ermeni’nin, Alevi’nin ve bu ülkenin tüm ötekilerinin hikayesi uzun süre ya yok sayıldı ya bastırıldı. Sol ise çoğu zaman bu gerçeği görmekte gecikti. Bazen de görmemeyi tercih etti. Çünkü görmek, yüzleşmeyi gerektiriyordu; yüzleşmek ise alışılmış bütün doğruları sorgulamak demekti.
Ben de bir zamanlar bu “sol” anlatının içinde yer aldım. İnandım, sahiplendim, bedeller ödedim. Mapuslar, sürgünler, yalnızlıklar… Ama zamanla şunu fark ettim: Eğer bir mücadele hakikatin tamamını savunmuyorsa, aslında kendi kendini eksiltiyor demektir.
Bu yüzden koptum.
Çünkü gerçek bir sol,
sadece emperyalizme karşı değil, içerideki zulme karşı da durmak zorundadır.
Çünkü gerçek bir sol,
devleti değil insanı merkeze almak zorundadır.
Çünkü gerçek bir sol,
tek tip bir kimliği değil, çoğulluğu savunmak zorundadır.
Bugün hala aynı sorunun etrafında dönüyoruz:
Kemalizm’le gerçek bir hesaplaşma olmadan,
onun sol üzerindeki görünmez etkisi kırılmadan,
bu ülkede sahici bir sol mümkün mü?
Belki de artık mesele geçmişi yargılamak değil, ondan öğrenmektir.
Denizlerin cesaretini anlamak,
ama onların tarihsel sınırlarını da görmek…
Ertuğrul Kürkçü’nün sözlerinde açığa çıkan yönelim krizini unutmamak…
Devleti değil halkı,
dogmayı değil hakikati,
tekliği değil çoğulluğu savunan bir çizgi kurmak…
İşte umut tam da burada başlıyor.
Çünkü bu topraklarda hala,
kendi tarihini sorgulayan,
yanılgılarıyla yüzleşebilen
ve buna rağmen daha adil bir gelecek kurmak isteyen insanlar var.
Gerçek sol,
belki de ilk kez şimdi mümkün.
1920’li yıllarda Yedikule Ermeni
Hastanesi’nde barınan yetimlere dair tarihi
bir belge. Kayıtlar, bitlenmemeleri için
saçları kökünden kesilmiş, o yüzden de
başları örtülü bu çocukların bir süre
buradaki atölyelerde eğitim gördükten
sonra Korfu’ya gönderildiklerini söylüyor.
Fotoğraf, 29 Temmuz 2005’te Erzincan İliçli
Akabi Sinanyan tarafından Agos’a hediye
edildi.
Her Dersimlinin bir kırım hikayesi mutlaka vardır
Dersimli her çocuğun, gencin, yetişkinin ve yaşlının hafızasında 1938 Dersim’ine ilişkin bir hikâye mutlaka vardır.
O yılları yaşamış olsun olmasın 1938, her Dersimlinin hafızasında değişmez ve keskin acıyı tarif eder. Bu hafıza insanoğlunun taşıyamayacağı derecede ağır bir yüktür. Çünkü emin olun, hiç kimse böyle bir hafıza ile birlikte bir ömür boyunca yan yana yürümeyi istemez.
Ben de çocukluğumdan beri dinlediğim onlarca kırım hikâyesinden hafızamda en keskin izler bırakmış olanını o yılları birer genç olarak yaşamış olan babamdan ve annemden kendi dilimizde, Zazaca dinlemiştim:
Düzgün Baba dağı eteğindeki köyümüzde geçen ve en son, şimdilerde 90 yaşına yaklaşmış olan annemden dinlediğim bu hikâyenin Türkçeleştirilen hali şöyle:
“1938 yılının Temmuz ayıydı. Dersim’de Temmuz ayı bir hayli sıcak geçer. Kavurucu güneş altında her şey sararır, erir ve adeta buharlaşıp kaybolur. Her şey buharlaşıp kaybolsa da bazılarının bıraktığı izi kuşaklar boyunca silmek mümkün olmaz.
O günlerde, köyümüzde yediden yetmişe her kes büyük bir korku içinde başlarına gelebilecek felaketi gözler gibi çaresiz bir şekilde bekliyordu. Askeri birliklerin hareketi, köy yakınlarından geçen askeri müfrezeler ve milisler, zaman zaman duyulan silah sesleri herkeste bir korkuya yol açıyordu. Çünkü nelerin yaşandığını herkes biliyordu ve bilinenler de korkmak için yeterliydi.
Dersim’in Kuzeyindeki dağ köylerinde yaşayan Haydaran aşireti, 1938’de en fazla kayıp yaşayan aşiretlerdendi.
1938’de Temmuz ayının sıcak günlerinden birinde askeri birlikler, Haydaran aşiretinden 30-40 kadar köylüyle birlikte köyümüze geldiler. Askeri birliğin gözetimindeki köylülerin tamamı çocuk ve kadınlardan oluşuyordu. Aralarında yetişkin erkek yoktu. Askerler, Haydaran köylülerini her eve belli sayıda olmak üzere zimmetle teslim ettiler. Bu köylülerin teslim ettikleri evde bir süre kalacağını ve sonra onları teslim almaya geleceklerini söylediler. Her eve teslim edilen köylülerden sayıca eksilen olursa, eksik olanları tamamlayacak sayıdaki insanı ev sahiplerinden alarak sayıyı tamamlayacaklarını söylediler. Askeri birliğin büyük bölümü bir süreliğine gitmişti, ancak köyümüzün etrafındaki güvenlik önlemleri sürüyordu.
Bu süre içinde köyümüzdeki zorunlu konuklarımızla sohbet ediyorduk. Köyün erkeklerinin askerler tarafından daha önce toplanıp götürüldüklerini söylediler. Askeri yetkililerin onlara “erkeklerinizi götürdük, yeni köyünüze yerleştirdik, sizin için de uygun koşullar oluşunca sizi de onların yanına, yeni köyünüze götüreceğiz” dediklerini anlatıyorlardı. Ancak Haydaranlı köylüler buna inanmamıştı. Erkeklerinin götürülüp katledildiklerini, sıranın kendilerine geldiğini biliyorlardı. Ölüme gideceklerini bilen Haydaranlı köylüler, değerli buldukları eşyalarını ve kutsal saydıkları emanetlerini (teberik-jar) zorunlu konuk oldukları ev sahiplerine teslim ediyor, kendilerinden geri dönebilen olursa onlara teslim etmelerini, olmazsa o eşyaları korumalarını istiyorlardı.
Yaklaşık bir hafta sonra askerler, Haydaran köylülerini almaya gelmişlerdi. Kafileyi toparlayıp yolculuğa başlayacakları sırada bir genç kadın ile bir asker arasında çıkan tartışmada, genç kadının gösterdiği ataklığa ve cesarete herkes hayran kalmıştı. Bu tartışmanın sonucunda genç kadın dipçikle dövülmüştü.
Kafileyi köyden çıkarıp aşağıya doğru yöneldiler. Köyümüzün 4-5 km aşağısındaki dereye (Dere Gundiş) indiklerinde gözden kayboldular. Hepimiz merakla dere yatağından çıkmalarını ve karşı yamaçlarda görünmelerini bekliyorduk.
Ne Haydaran köylüleri, ne de askerler dere yatağından çıkmadılar. Bir süre sonra dağlardan ve derelerden yankılanan ve adeta gökyüzünü çatlatırcasına duyulan makineli tüfek sesleri, neden kimsenin dere yatağından çıkmadığını anlatmaya fazlasıyla yetti.
Silah seslerinin ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Makineli tüfek sesleriyle birlikte gökyüzüne yayılan toz-toprak arasında uçuşan rengârenk parçalar, köylülerin parçalanan bedenleri ve dağılan giysileriydi. Biz bütün bunları korkarak izliyorduk. Bir süre sonra silah sesleri kesildi, gökyüzüne yükselen tozlar ve duman dağıldı, her yeri derin ve korkunç bir sessizlik kapladı. Bu olaydan sonra birkaç gün boyunca kimse korkudan evinden dışarı çıkamadı.
Yaklaşık bir hafta sonra dere yatağına gitmek isteyen gruba ben de katıldım. Hem göreceklerimden korkuyordum hem de merak ediyordum. Oraya gittiğimizde, kızgın Temmuz güneşi altında bırakılan kadın ve çocuk cesetleri kararmaya başlamış, her yeri dayanılmaz derecede ağır bir koku sarmıştı. Sıcak güneş altında bırakılan insan cesetlerinden sızan sıvılar yerlerde kurumuş, izler bırakmıştı. Hiç aklımdan çıkmayan bir görüntü ise, bir yerde cansız yatan ve hamile olduğu anlaşılan bir kadının parçalanmış karnından dışarı çıkan doğmamış bir bebeğin cansız eliydi. Gördüklerime daha fazla dayanamadım ve ağlayarak köye geri döndüm. Bu gördüklerimi hayatım boyunca unutamam”
Bu hafıza insanoğlunun taşıyamayacağı derecede ağır bir yüktür derken işte bunları kastetmiştim.
03.05.2013
Zeynel Özgün
http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/her-dersimlinin-bir-kirim-hikayesi-mutlaka-vardir-21306
Ben Elazığ’da tabur komutanlığı yapıyordum.
1938 Dersim isyanının sebep olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur ettiler.
İsyan dedikleri şey de bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat onu büyüttüler ve umumileştirdiler.
Bize verilen emir, ‘Dersim ahalisini külliyen (tamamı) imha’ emriydi. Canlı tek bir insan bırakılmayacak, genç, ihtiyar, suçlu, suçsuz, çoluk çocuk, kadın erkek, ne varsa hepsini imha edilecekti.
Hatta bitkiler ve hayvanlar dâhildi, ‘Hayvan bitkiyi yer, insan da hayvanı yer’ şeklinde idi.
O tarz muamele ve emir nasıl bir uygulama şekli idi bilemiyorum.”
— Emekli Albay Hulusi Yahyagil (Dönemin Tabur Komutanı)
https://www.instagram.com/p/DX0o2KPDq77/
Cemil Meriç Kürt siyasallaşması için şöyle demiş, ben de yeni öğrendim. Bunların aydını, en aşmışı da bu kadar oluyor.
“…Kürtçülüğü tasvip etmediğimi daha önce söylemiştim. Ortada bir dil yok. Bir devlet geleneği yok. Edebiyat yok. Neye göre devlet kuracaklar ki? Vakıflar Yurdu’ndaki etnolojik-bölücü faaliyetlerden ben de üzüldüm. Biz bu adamları devlet memuru, bakan, profesör, asker yapıyoruz, hiçbir zaman ayrı görmüyoruz. Niye böyle yapıyorlar anlamak güç evladım, güç… Ben bir ilim adamıyım. 1967-1968’lerde sosyolojide hoca iken hadiselerin en kızıştığı bir devrede solcu talebelerimin yüzüne karşı hakikati haykırabiliyordum ve çıt çıkmıyordu sınıftan. Ben hakikatin arayıcısıyım çünkü. Eskiden batıda ilim dili Latince idi, bizde Arapça. İsteyen bu dilleri öğrenir ve ilimden faydalanırdı. Alim de kitabını bu dillerde yazdığı için ilmin yayılması o kadar kolay oluyordu. Şimdi ise muhakkak başka başka ilim dillerini öğrenmek mecburiyeti var. Bir insan ömrü ancak iki dili öğrenmeye yeter. Her gün hemen hemen her dilde birçok ilmi neşriyat, keşifler, buluşlar çıkıyor ve biz bunlardan mahrumuz, ilim yayılmalı. İlim dili olarak bir dil kabul edilse çok sevdiğim Türkçeden vazgeçer, o dilde okur-yazarım ki, ben Türkçe’de üslup sahibiyim. Ömrümü Türkçe’nin inceliğine hasretmişim. Buna rağmen bırakabilirim. Hal böyleyken Kürtçülere ne oluyor?” (Cemil Meriç ile Sohbetler, Halil Açıkgöz, Doğu Kütüphanesi y. s. 27-28)
24 Nisan 1915 günü, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından 250 Ermeni aydın ve siyasetçi evlerinden alınarak zorla sürgüne gönderildi ve katledildi. Bu tarih, Ermeni Soykırımı’nın başladığı gün oldu. Ermeni halkı, binyıllardır yaşadığı anayurdundan sürülerek, büyük oranda katledildi.
Ermeni Soykırımında katledilen herkesi saygıyla anıyorum ve Ermeni Soykırımı ve tehcirine katılan ve sessiz kalan herkesi kınıyorum. Ermeni Soykırımını unutma unutturma!
“Anti-emperyalizm bir soğuk savaş ideolojisidir. Sovyetlerin öncülüğünü yaptığı bloğun ideolojisidir. Onun karşısında da ABD'nin öncülüğünü yaptığı “Hür Dünya” söylemi vardı. Ne Batı dünyası ABD'nin başını çektiği “Hür Dünya”ya tekabül ediyordu, ne de Sovyetler Birliği'nin başını çektiği anti-emperyalizm gerçekten halkların kardeşliğini ve kurtuluşunu; dünyadaki ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin, haksızlıkların ortadan kaldırılmasını esas alan bir idealin peşindeydi. Hadise bütünüyle iki güç arasındaki çıkar ve hegemonya çatışmasıydı.
Geçmişte bizi çok ilgilendirdiği için geleneksel söylemiyle anti-emperyalizm üzerine birkaç şey daha söylemek istiyorum. Çok aykırı gelebilir. Bana göre Lenin taraftarlarının onda bulduğu misyon her ne olursa olsun, gerçekte esas olarak Çar'a tekabül ediyordu. Tıpkı Mustafa Kemal'in esas olarak padişaha tekabül etmesi gibi. Lenin geleneksel Rus milliyetçiliğini sosyalist, anti-emperyalist bir söylemle yeniden üretmiştir. Bunun sayesinde de artık ayakta durması mümkün olmayan Rus imparatorluğunu Sovyetler Birliği adı altında sürdürmeyi başardı. Dahası bu söylem, Rusya'ya dünya sosyalist hareketini egemenliğine almak, onu beşinci kol olarak kullanarak dünya çapında bir süper güç haline gelmek olanağı sağladı.”
Ahmet Zeki Okçuoğlu
Yalçın Küçük yaşamını yitirdi.
“Nasıl bilirdiniz?” diye
soracaklar şimdi.
Ben açık konuşayım:
İyi bilmezdim.
Bu isim, kendine “sol” diyen, “Marksistim” diyen, hatta “anti-emperyalist” süsü takan ama Kürt meselesi geldiğinde Kemalist devlet reflekslerini tereddütsüz savunan bir kalemin sahibiydi.
Eleştiri üretmek bir yana, resmi ideolojiyi farklı bir dil ile yeniden pazarlamaktan geri durmadı.
Abdullah Öcalan ile kurduğu ilişki, onun Kürt siyasal hareketi üzerinde oynadığı rolün en
somut kanıtıdır.
Kimi çevreler onu “akıl hocası” olarak över, ama gerçek şudur ki, Küçük’ün müdahalesi Kürtlerin tarihsel ve siyasal hedeflerini bulanıklaştırmış, Kuzey Kürtlerini devlet fikrinden uzaklaştıracak bir Kemalist söylemi onlara peşkeş çekmiştir.
Tarihsel olarak da durduğu yer açıktır: Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkı ve devletleşme fikri karşısında amansız bir karşıtlık.
Teorik düzeyde “anti-emperyalizm” süsü verildiği zamanlarda bile, pratikte Kemalist ulus-devlet paradigmasının bekçisi rolünü üstlenmiştir. Kürt hareketinin önünü kesmek, ideolojik dayanak olarak Kemalizm’i kullanmak onun bilinçli tercihi olmuştur.
Benim için mesele sadece bir insanın ölümü değildir.
Mesele, geride bıraktığı mirastır: Kürtlerin haklarını inkar eden, devletçi refleksleri maskeleyen ve eleştirelliği sadece sözde
olan bir miras.
“Nasıl bilirdiniz?” diye soruyorsunuz ya -
Ben onu yazdıklarıyla, durduğu yerle ve Kürt meselesine yaklaşımıyla bilirim.
Geriye kalan methiyeler, hafıza ve vicdan eksikliğinin
göstergesidir.
Bir düşünür, ezilen bir halkın en temel hakları karşısında devletin yanında saf tutuyorsa, onun aydınlığı tartışmalıdır.
Cami avlusunda, hocanın deyimiyle:
“Nasıl bilirdiniz ey cemaat”
Gömün gitsin.
Mahmut Uzun
Yalçın Küçük de Yargılanmadan Öldü
Elias Nin
Yalçın Küçük hadisesine geçmeden, “sol” kavramı üzerine bir dipnot düşmek gerekiyor.
Solculuğun kavramsallaştırılması 1789 Fransız Burjuva Devrimi’yle olmuştur.
Ulusal meclis oturumunda kralı ve geleneksel düzeni savunanlar sağ tarafta, değişimi, reformu ve halkın egemenliğini savunanlar sol tarafta oturmuş, buradan da sağcılık ve solculuk kavramları türetilerek siyasi literatüre girmiştir.
Kaba bir ayrışmaydı bu; solcu olarak tanımlanan güçler arasında birbirine düşman sınıflar, güçler, örneğin burjuvalar, işçi ve köylüler, devrimciler aynı yerde, solda oturmaktaydı.
Bu güçlerin tek ortaklığı vardı o da krallığın kaldırmasıydı.
Fransız Burjuva Devrimi’nin parolası “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” idi ve bütün güçler bunu sahipleniyordu ama bu kavramlardan anladıkları şey aynı değildi; tam da bundandır ki kısa süre sonra silahlarını birbirlerine doğrulttular.
Solculuk öyle matah bir şey olmadığı gibi, ideolojik bir aidiyet de değildir; aksine, aidiyetlerin birbirine karışmasına yol açmaktadır, uzak durmak lazım.
“Kemalist sol, Küçük Burjuva Sol, Sosyalist Sol” benzeri kavramlar türeterek aidiyetlerin, izlerin birbirine karışmasının önüne geçilemez.
Yalçın Küçük meselesine dönecek olursak; Yalçın Küçük tartışmasını solculuk üzerinden yapmak yanlıştır.
Kimi arkadaşlar, çevreler onu, onun solculuğu üzerinden tartışarak iki ayrı yanlışı meşrulaştırmış oluyorlar: Bunlardan ilki, solculuğu bizden (sosyalizm içi) bir yere oturtuyorlar; ikincisi, bu zeminden kaynaklı olarak Yalçın Küçük’ü dolaylı da olsa “bizden” yapıyorlar.
Yalçın Küçük, sağcı ya da solcu değildi, devlet kadrosuydu. Devletin ona nerede ihtiyacı varsa, o da orada yer aldı. TKP’li, TİP’li HEP’li, PKK’li oldu; Genelkurmay Başkanlığı’nın görevlisi olarak Suriye’de Öcalan’a danışmanlık yaptı, bunu da saklamadı.
Eğer kendisi henüz sağken sosyalist bir devrim gerçekleşmiş, eski rejim için mahkeme kurulmuş olsaydı, sanık sandalyesinde oturacak kişilerden biri de kuşkusuz Yalçın Küçük olurdu zira o da tıpkı Perinçek, Öcalan, Bahçeli, eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun gibi, devletin sürekliliğini temsil eden kişilerden biriydi.
https://www.instagram.com/p/DW0jXUMCDUo/?igsh=aWtreWZrMHp6NXhq