Show newer

1915 OLAYLARINDA ERMENİ KADINLARIN BAŞINA GELENLER.

Dönemin en önemli Ermeni yazarlarından Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan 18 Ocak 1919 da Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu’nu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 11 sayfalık rapor, 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı korkunç muameleyi anlatıyor
1915 Ermeni kırımında ,hayatta kalan kadınlar, çoçuklar çok ağır bedel ödemişler. Ermeni erkeklerin öldürülmesinden veya tehcire gönderilmesinden sonra kadınları ve kızları çok kolay olarak hedef haline geldiler, bunların bazıları köleleştirildi,bazıları cariye veya seks kölesi olarak kullanıldı , bazıları kendi isteklerin dışında Türk,Kürt ,Arap ailelere satıldılar : Genç kadınların ve çocukların zorla kaçırıldığını, bunların sayısının kesin olmamakla birlikte 200 binden fazla olduğunu ifade ediliyor. Zabel Yesayan, söz konusu çocuk ve kadınların farklı biçimlerde kaçırıldığını belirtirkten sonra, şu sınıflandırmayı yapıyor:
1. Birçok kadın ve çocuk, doğdukları şehir ve köylerden zorla kaçırıldılar. Bunların birkaçına Müslümanlar komşuları sahip çıktı.Sahipsiz kalan çoçuklar kaçırıldı.Bazı kentlerde Türk ve Alman subaylar şehrin önde gelenlerinin güzel kızlarını,bazı kentlerde , zengin Ermeni ailelerin kızları ,bazı yerlerde ise eğitimli Ermeni kızlar kaçırdılar.
2. Ermeni erkeklerinin çoğunluğunun acımasızca katledildikten sonra, caniler tarafından kaçılırılmadan kurtulan ermeni kadınlardan birçoğu ise yollarda öldürüldüler. Tehcir konvoylarındaki kadınlara ise insanlık dışı durumlar yaşatılıyordu, uzun yolculuklardan susuz kalan ermeni kadınlara su içmelerini engelliyorlardı. Suya kavuşma izni elde etmenin bedeli olarak , bakire ya da genç kızın kendilerini teslim etmeleri,diğer bir deyişle seks köleliği öneriliyordu. Bu korkunç yöntem sistematik biçimde ,özellikle Kemah-Halep, Konya-Tarsus yollarında, Fırat nehri boyunlarında ve tehcir yolculuğunda uygulaniyordu

3. Ermeni kadınlar ,tehcir yolunda veya toplandıkları toplama kamplarında Kürtler, Çerkezler, Çeçenler, Hamidiye Alaylari ve Rumeli göçmeni Müslümanların saldırılarına maruz kalıyor, bu saldırılar ve soygunlar ,tehciri yöneten jandarmanın himayesinde gerçekleşiyordu .Saldırganlar , ermeni kadınlarının üzerlerinde ne bulurlarsa alıp götürüyor, elbiselerini bile soyup çıkarıyorlardı, bunlar, ötekilere ibret olsun diye, diğer kadınların yanında yapılıyordu. Bir Ermeni kadın, bir müslüman tarafından götürülmedikçe ya da satılıp kaderi belli olmadıkça, her bir ermeni kadını toplu tecavüze, köleliğe ,seks köleliğin muhtemel kurbanı olmuştu.. Yesayan’ın sunduğu tebliğindeki en çarpıcı bölüm, şiddete ve tecavüze maruz kalan Ermeni kadınların tutumuna ilişkin bölüm. Yesayan konvoylarda iyi eğitimli, yüksek tabakalara mensup ermeni kadınlar da olduğunu vurguluyor. Söz konusu kadınların birçoğu infazlar ilk başladığında intihar etmiş, pek çok anne, genç kızlarını Fırat’ın sularına atmış. Genç kadınlar yeni doğmuş çocuklarıyla birlikte aynı sulara atlamış: Pek çoğu da delirmiş . Aralarından bazıları tecavüzden sonra kaçmayı başamış,ancak bunların çoğu kaçarken öldürülmüş. Kimileri, ki bunların sayısı çok azdı, mütecavizini öldürmüş .
Zabel Yesayan'ın tebliğine göre , bazı Ermeni yerleşim yerlerinde kadınları, tehcir kararına uyan erkeklerine isyan etmiş, evlerinde ölümü seçmişler. Birçok bölgede anneler teslim olmaktansa, içinde oldukları evleri, genç kızları ve çocuklarıyla birlikte ateşe vermişler. Derleme:Dr.med.Sarkis Adam.

15 Haziran 1915’te İdam Edilen Ermeni Sosyalistler

Mahmut Uzun

Paramaz (Matteos Sarkisyan) - Բարամազ
Dr. Benne (Bedros Torosyan) - Տքթ. Պէննէ (Պետոս Թորոսեան), Harputlu)
Aram Açıkbaşyan - Արամ Աչըգպաշեան - (Krikor Garabedyan, Arapkirli)
Keğam Vanikyan - Գեղամ Վանիկեան, (Vanlı), gençlik dergisi "Gaidz" in editörlerinden
Murat Zakaryan - Մուրատ Զաքարեան, (Muşlu)
Yervant Topuzyan - Երուանդ Թօփուզեան
Hagop Basmacıyan - Յակոբ Պասմաճեան
Smpat Kelekyan - Սըմբատ Գըլըճեան
Rupen Garabedyan - Ռուբէն Կարապետեան
Armenag Hampartsumyan - Արմենակ Համբարձումեան
Abraham Muradyan - Աբրահամ Մուրատեան
Hrand Yegavyan - Հրանդ Եկաւեան
Karnig Boyacıyan - Գառնիկ Պօյաճեան
Hovhannes D. Ğazaryan - Յովհաննէս Տ. Ղազարեան
Mgrdiç Yeretsyan - Մկրտիչ Երէցեան
Yeremya Manukyan - Երեմիա Մանուկեան
Tovmas Tovmasyan - Թովմաս Թովմասեան
Karekin Boğosyan - Գարեգին Պօղոսեան
Minas Keşişyan - Մինաս Քէշիշեան
Boğos Boğosyan - Պողոս Պողոսեան

Bugün, 15 Haziran 1915’te idam edilen Paramaz ve yoldaşlarını saygıyla anıyorum.

Onlar yalnızca Ermeni sosyalist hareketinin öncüleri değildi. Aynı zamanda eşitlik, özgürlük, adalet ve halkların kardeşliği uğruna yaşamlarını ortaya koyan devrimcilerdi. Fakat onların idam sehpasına gönderilmesiyle başlayan karanlık, yalnızca birkaç insanın ölümüyle sınırlı kalmadı; ardından bütün bir halkın yıkımına, sürgününe ve yok oluşuna dönüştü.

Aradan yüz on yılı aşkın bir zaman geçti. Ancak bu topraklarda dökülen kanın hesabı hala verilmedi. Gerçeklerle yüzleşmek yerine inkarı seçenler, yalnızca geçmişin suçlarını örtmüyor; aynı zamanda o suçların siyasal ve ahlaki mirasını bugüne taşıyorlar.

Tarihi tersyüz ederek, katledilenleri suçlu; katilleri ise kahraman ilan ederek bir halkın hafızasını silebileceğinizi sandınız. Oysa bastırılan her gerçek, bir gün daha büyük bir vicdan hesabı olarak geri döner.

İttihatçı zihniyetin mirasıyla hesaplaşmayan bir devlet geleneği, yüz yıl boyunca farklı biçimlerde aynı politikaları sürdürdü. Çünkü geçmişin suçlarıyla yüzleşilmedi. Çünkü adalet hiçbir zaman tecelli etmedi. Çünkü kurulan düzen, hakikat üzerine değil inkar üzerine inşa edildi.

Bugün hala “bu devleti demokratikleştireceğiz” diyenler önce şu soruya cevap vermelidir:

Demokratikleşme, üzerine kurulduğu tarihsel suçları reddeden bir zeminde nasıl mümkün olacaktır?

Bir halkın yaşadığı büyük felaketi inkar ederek özgürlükten söz edilebilir mi?

Hakikati reddederek adalet inşa edilebilir mi?

Daha da önemlisi, kendilerine sosyalist, demokrat, devrimci ya da Kürt özgürlük hareketinin parçası diyenler de bu sorularla yüzleşmek zorundadır.

Bugün “Bu ülke bizim de ülkemizdir”, “Bu devleti birlikte demokratikleştireceğiz”, “Bu cumhuriyeti hep birlikte yeniden inşa edeceğiz” diyenler; yüz yıl önce el konulan toprakların, sürgün edilen halkların, yok edilen kültürlerin ve inkar edilen acıların üzerine kurulan tarihsel gerçeklikle hesaplaşmadan hangi ortak gelecekten söz ediyorlar?

Bu toprakların gerçek sahipleri sürülmüş, katledilmiş veya yok edilmişken; onların yokluğundan doğan siyasal ve toplumsal düzenin nimetlerinden yararlananlar, bu tarihsel mirasın sorumluluğundan tamamen kurtulduklarını mı düşünüyorlar?

Bu devletin bütün katliamlarına maruz kalmış olmak, geçmişte işlenen suçlarla yüzleşme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Mağdur olmak, hakikat karşısında susma hakkı vermez.

Tam tersine; zulmü yaşamış olanların, geçmişteki zulümler karşısında daha yüksek sesle konuşmaları gerekir.

Çünkü sessizlik bazen inkarın başka bir biçimidir.

Ve inkar, yalnızca suçu işleyenlerin değil; gerçeği bildiği halde susanların da omzunda taşınan ağır bir yüktür.

Şimdi yeniden soruyorum:

Kimlerin kanı üzerinde kuruldu
bu devlet?

Kimlerin malları, evleri, kiliseleri, mezarlıkları ve toprakları üzerine inşa edildi?

Kimlerin yokluğunda büyüdü bu sermaye?

Kimlerin susturulmasıyla yazıldı bu resmi tarih?

Bu sorulara cevap vermeden özgürlükten, kardeşlikten, demokrasiden ve ortak vatandan söz etmek, hakikatin etrafında dolaşmaktan başka bir şey değildir.

Gerçek bir yüzleşme olmadan gerçek bir barış olmaz.

Gerçek bir hesaplaşma olmadan gerçek bir demokrasi kurulamaz.

Ve inkar edilen bir soykırımın gölgesiyle hesaplaşmadan, bu toprakların vicdanı hiçbir zaman özgürleşemez.

Paramaz’ı ve yoldaşlarını saygıyla anıyorum.

Onları idam sehpasına gönderen zihniyetle de, o zihniyetin mirasını bugün hala koruyanlarla da tarih er ya da geç hesaplaşacaktır.

Unutmadık.

Unutturmayacağız.

TARİHTE 15 HAZİRANLAR.

Kadir Dağhan

Bugün 15 Haziran.
1970 yılında sendikal ve örgütlenme hakları için mücadele eden örgütlü işçilerin büyük direnişinin ilk günü.
15-16 Haziran olarak anılır.
Unutulmaması, örgütlülük bilincinin yükseltilmesi gerekirdi.
Lakin başarılamadı.
Bir de 111 yıllık unutulmayan, unutulamayacak bir 15 Haziran vardır.
Unutan unutmuş olabilir ama Mezopotamya'nın kadim halkı Süryanilerin ve iyi insanların unutacağını sanmıyorum.
Süryanice de kılıç veya kılıçtan geçirilme anlamına gelen Seyfo katliamı veya soykırımı da coğrafyanın büyük utançlarından biridir.
Aynı şekilde Ermeni devrimci Paramaz ( Matdeos Sarkisyan ) ve 19 arkadaşının 15 Haziran günü katledilmesi de tüm tazeliğiyle hafızalardadır.
Ancak ne hikmetse özellikle de işçi sınıfı güzellemesi yapanlar tarafından pek sözü edilmez, anımsanmaz.
Belki de Cumhuriyet öncesi olduğu içindir bilemiyorum.
Tarihte yaşanılan, yaşatılan acıların, zulümlerin, katliamların çetelesini tutmak mümkün değildir.
Zira acıların, zulümlerin, vahşetlerin yaşatılmadığı tek gün neredeyse yoktur üzerinde yaşadığımız coğrafya ve dünyada.
Ancak acıların bir daha yaşanmaması, insani ve hak temelli direnişlerin yükseltilmesi için unutulmaması, hatırlanması gereklidir.
Asla unutmayan, unutmayacak olan emekten, barıştan yana yaşam sevdalısı zelal yüreklere tek değil, tüm dillerden SELAM OLSUN.

Kuantum'da yeni bir bakış açısı: Oxfordlu fizikçiler "Schrödinger’in Kedisi"ni daha da garip hale getirdi

Oxford Üniversitesi'nden araştırmacılar, bileşenleri zaten son derece kuantum yapıda olan, tamamen yeni bir tür "Schrödinger’in kedisi" kuantum durumu üretti

gazeteoksijen.com/bilim-ve-tek

Yıllardır sadece teoride kalmıştı: Maddenin gizli fazı nihayet bulundu

Bilim insanları, onlarca yıldır yalnızca teoride öngörülen gizli bir madde fazını ilk kez stabilize etti. Yeni yapı, kuantum teknolojileri için önemli ipuçları sunuyor.

donanimhaber.com/maddenin-gizl

Canavarın tarihi sona erdi ve alçakgönüllülükle çifte bir ölümü bekliyor — bedensel yok oluşu ve kendisine dair hatıranın silinmesi.

Ulrich Horstmann

İnsan, kendinin farkında olan bir hiçtir.

Julius Bahnsen

Bayrak, vatan, kan, şeref diye coşturulan kitleler, en nihayetinde sermayenin ve büyük güçlerin savaşlarında paralı asker olarak kullanılır.
instagram.com/p/DZiGgM1Nw7K/

Antarktika Buzullarının Altında Milyonlarca Yıllık Kayıp Bir Dünyanın İzleri Bulundu

Antarktika buzullarının altında keşfedilen dev yelpaze biçimli havza sistemi, kıtanın eski jeolojik geçmişine ışık tutuyor.

kayiprihtim.com/haber/gondwana

“Düşünce özgürlüğüne sahibiz. Şimdi
bize düşünce gerekiyor.”

(Karl Kraus)

"Uyanmış birey nadir rastlanan bir istisnadır. Milyonlarca insan aynı yanılsamayı paylaştığında, o yanılsama gerçeğe dönüşür ve berrak bir bilinç geliştirmeye yönelik her girişimi ezer geçer. Uyanış tehlikelidir: Kolektif rüyadan çıkan kişi, hâlâ rüya görenler tarafından çarmıha gerilir."

— Carl Gustav Jung

"Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen mantıksızlıklar karşısında, gerçek dışı eğer kendilerini çekerse, bunu ilahlaştırarak buna yönelmeyi daha üstün tutarlar. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hakim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlar da onların kurbanı olur."

Gustave Le Bon

"Birilerinin varsıllığının, birilerinin
yoksulluğuyla mümkün olduğunu anlamak için uzun incelemeler yapmaya gerek yok. Yoksulun olmadığı yerde, onları sömüren varsıl da yok demektir. Ancak halkın yoksulluğundan doğar varsıllık."

Pyotr Kropotkin

Sahra Çölü'ne düşen taş kayıp gezegeni ele verdi

Uzay bilimciler, Sahra Çölü'nde bulunan nadir bir göktaşı parçasını inceleyerek milyarlarca yıl önce yok olan Ay büyüklüğünde bir gezegen keşfetti. Taşın içindeki mineraller, Mariana Çukuru'ndan bile kat kat güçlü bir kütle çekim basıncının altında şekillendiğini kanıtlıyor.
chip.com.tr/guncel/sahra-colun

Yeni Zelanda’daki Bir Mağarada 1 Milyon Yıllık ‘Kayıp Dünya’nın İzleri Bulundu

Yeni Zelanda’daki bir mağarada bulunan 1 milyon yıllık fosiller, insanlardan önce yok olan kuş ve kurbağa türlerini ortaya çıkardı.

kayiprihtim.com/haber/yeni-zel

ERKAN BAŞ VE DÜZENİN

SOLCULUK TİYATROSU

Bu ülkede devletin çok sevdiğim bir geleneği vardır.

Her dönemde kendisine hizmet edecek yeni aktörler üretir.

Kimi zaman üniforma giydirir, kimi zaman kravat taktırır, kimi zaman da eline kırmızı bir bayrak verip “işte sizin devrimciniz” diye toplumun önüne sürer.

Kalabalıklar da çoğu zaman sahneye bakar; kulise değil.

Alkışlar yükselir.

Sloganlar atılır.

Ve düzen bir kez daha rahat bir nefes alır.

Çünkü gerçek tehlike, sisteme karşı öfke duyan insanların gerçekten sorgulamaya başlamasıdır. Bu nedenle öfkenin kontrol altında tutulması gerekir. Bunun için de “muhalif” görünen ama düzenin sınırlarını asla aşmayan figürlere ihtiyaç duyulur.

Benim gözümde Erkan Baş tam da böyle bir figürdür.

Bir süre önce Londra’da yaptığı konuşmayı dinledim. Salondaki heyecanı, gençlerin ilgisini ve yükselen alkışları gördüm. Fakat kürsüde gördüğüm şey devrimci bir duruş değildi. Daha çok sistemle kavga etmeyen, sistem içinde kendine güvenli bir alan açmış profesyonel bir siyasetçinin performansıydı.

İnsanlar alkışladıkça ben utandım.

Onlar heyecanlandıkça ben hayal kırıklığı yaşadım.

Ve kendi kendime şu soruyu sordum:

“Bu kadar düşük bir siyasi çıtanın alkışlandığı bir yerde benim ne işim var?”

Çünkü sosyalizm; devletin hoşuna gidecek kadar evcilleşmek değildir.

Sosyalizm; resmi ideolojinin sınırları içinde dolaşarak devrimcilik oynamak değildir.

Sosyalizm; ezilenlerin yanında durmaktır.

Bedeli ne olursa olsun.

Tam da bu yüzden son günlerde DEM Parti ile ilgili yaptığı ve anadili Kürtçe olan bir aday konusunda anlaşamayacaklarını ifade eden açıklama benim için şaşırtıcı olmadı.

Çünkü insan bazen bir cümlede bütün siyasi geçmişini ele verir.

Yıllardır eşitlikten söz edenlerin, konu Kürtlere gelince nasıl değiştiğini bu ülkede kaç kez gördük?

Yıllardır kardeşlik nutukları atanların, Kürtlerin en doğal hakları söz konusu olduğunda nasıl devlet memuru ciddiyetine büründüğüne kaç kez tanık olduk?

Sorun zaten tam da burada başlıyor.

Türk solunun önemli bir kısmı, yıllardır devletin çizdiği görünmez sınırların dışına çıkamadı.

İşçiden söz etti.

Emekten söz etti.

Özgürlükten söz etti.

Ama sıra Kürtlere geldiğinde birden dili dolaştı.

Sıra devletin resmi ezberleriyle hesaplaşmaya geldiğinde birden sesi kısıldı.

İşte bu yüzden bazı siyasetçiler bana Marks’ın kitaplarından çok devlet dairelerinin koridorlarını hatırlatıyor.

Sloganları kırmızı olabilir.

Konuşmaları solcu görünebilir.

Ama refleksleri hep aynı merkezden beslenir.

Bugün Türkiye’de en büyük siyasi yanılsamalardan biri de budur.

Birileri düzeni eleştirerek düzen içinde kariyer yapıyor.

Birileri sisteme muhalif görünerek sistem adına öfkeyi yönetiyor.

Birileri devrimden söz ederek insanları parlamenter hayallerin dar koridorlarına sıkıştırıyor.

Ve ne yazık ki gençler de bunu sosyalizm sanıyor.

Hayır.

Sosyalizm; alkış toplama sanatı değildir.

Sosyalizm; güç karşısında susma becerisi hiç değildir.

Sosyalizm; hangi halktan olursa olsun ezilenin yanında durabilme cesaretidir.

Bugün bir siyasetçinin ne kadar solcu olduğunu anlamak için kaç kitap okuduğuna değil, devletin kutsallarına ne kadar mesafe koyabildiğine bakmak gerekir.

Çünkü bazıları kırmızı bayrak taşır ama zihninde hala resmi ideolojinin gölgesini taşır.

Ve o gölge, bazen saatler süren konuşmalardan daha fazla şey anlatır.

Benim itirazım tam da bunadır.

Sahici muhalefet kisvesi altında dolaşan düzen aktörlerine…

Halk adına konuşup halkların eşitliğinden ürkenlere…

Sosyalizm adına kürsüye çıkıp devletin sınırlarını bekleyenlere…

Tarih, her dönemin sahte kahramanlarını unutmuştur.

Geriye sadece hakikatin yanında duranlar kalmıştır.

Mahmut Uzun

9 Eylül 1922: Kemalist güçler İzmir’i yaktı, yıktı, yağmaladı

Yunanistan’da krizin derinleşmesi ve barış taleplerinin yükselmesi üzerine Anadolu’dan çekilmeye başlayan Yunan ordusunu takip eden Kemalist güçler, geçtikleri yerleri yakıp yıkarak İzmir’e girdiler. Bu ileri hareket esnasında Batı Anadolu’nun Rum halkı neredeyse köklerine kadar kazındı, İzmir Rumları da “denize döküldü”. Kemalistler, Hristiyanlara ait semt ve mahalleleri önce yağmaladılar, sonra da ateşe verdiler.

30 Ağustos günü Kemalist ordu bütün hatlarıyla Batı Anadolu’yu Yunan ordusunun kalıntılarından ve ülkenin yerli Rum halkından temizlemeye başladı. Kemalistler geçtikleri yerleri yakıp yıkarak harabeye çeviriyor, ülkenin elinden iş gelen zanaatçıları, çiftçileri olan Rumları öldürüyor, sürüyorlardı.

Cumhuriyet döneminin etkin gazetecilerinden, milletvekili, Atatürk’ün yakın çevresinden Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün hayatını anlattığı “Çankaya” adlı eserinde bu durumu şöyle anlatıyordu:

“(…) Batı Anadolu’yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek isteyen Yunanlılar, gerçekte kendi ırklarının, mitoloji masallarından son tarihi günlerine kadar, bu topraklardaki yaşayışlarına son vermişlerdi. Rum halk köklerine kadar sökülüp atılmakta idi. Onlarla beraber İzmir’in, bütün Batı Anadolu’nun her türlü ekonomisini de köklerinden söküp atıyorduk. Bir merkezde kasabalılar bize gelmişler: – Arabamızı tamir ettiremiyoruz, giden Hristiyanlardan sanat sahibi olanları geri gönderseniz… demişlerdi. (…)” (Çankaya, Falih Rıfkı Atay, Kral Matbaası 1984, S. 331-332)

Kemalist ordu 9 Eylül günü İzmir’e girdi. İzmir ve havalisinin yerli Rumları ve diğer Hristiyanları dehşet içinde limanda bekleyen birkaç Yunan gemisine sığınarak canlarını kurtarmaya çalıştılar. İlk dört gün boyunca subaylar da dahil olmak üzere, yağmacılar gayrimüslimlerin mahallelerine akın etti. 13 Eylül sabahı Basmane’de yangın başladı ve alevler şehrin gayrimüslim mahallelerini tümüyle yok etti, bugünkü İzmir Fuarı’nın bulunduğu alan, yani şehrin en modern, en güzel binaları kül oldu.

Resmi tarih yazarlarına göre, İzmir’i ülkeden kaçan Rumlar ve Ermeniler yaktı. Yabancı kaynaklar resmi tarih yazarlarıyla bu konuda da aynı fikirde değil. Ama biz yabancı kaynakları bir yana bırakıp, kendisi de ateşli bir Kemalist olan Falih Rıfkı Atay’ın anlattıklarını dinleyelim:

“Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için, o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: ‘Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkânını yağmaya giden subay, bütün taarruz harbleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi gelecek miydi?’ (…)” (Çankaya, Falih Rıfkı Atay, Kral Matbaası 1984, S. 325)

Kemalistler, İttihat ve Terakki’nin devamcısıydılar. İttihatçıların Anadolu’da Türk ve Müslüman bir ulus-devlet yaratma projesine sonuna kadar sadık kaldılar ve bu projeyi gerçekleştirmek için, Anadolu’yu binlerce yıllık halklarından, kültüründen, sanatından mahrum bırakmakta bir sakınca görmediler. Cumhuriyeti kurduklarında Anadolu yanmış, yıkılmış, çoraklaşmış, fakirleşmiş bir haldeydi. Toprağı işleyecek, araç gereç, ticaret yapacak kimse kalmadığı için hayat durma noktasına gelmişti. Bize altın çağ olarak anlatılan dönem, aslında bir yokluk, kıtlık ve felaket dönemiydi.

Ama dünyada Mustafa Kemal’i ve yaptıklarını örnek alanlar da oldu. F. Rıfkı Atay, yine aynı eserinin 319. sayfasında, buna bir örnek veriyor:

“50 nci yıldönümünde bir heyetle ziyaretine gittiğimiz Hitler, o delice gururlu Hitler demişti ki:

– Mustafa Kemal, bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini isbat eden adamdır. Onun ilk talebesi Mussolini’dir, ikinci talebesi benim!”

Mussolini ile Hitler’in birer talebe olarak aldıkları dersleri pek iyi uyguladıklarını acıyla biliyoruz. İtalya ve Almanya’da faşizm belası işçi sınıfının üzerine bir karabasan gibi çöktü, işçi sınıfının bütün örgütlülükleri ortadan kaldırıldı, yüz binlerce muhalif, liberal, sosyalist, milyonlarca Yahudi, Çingene ve diğer halklardan insanlar toplama kamplarında öldürüldü. Dünya o güne dek görmediği korkunçlukta bir savaşa sahne oldu, milyonlarca ve milyonlarca masum insan öldü, sakat kaldı, sahip olduğu her şeyi yitirdi.
marksist.org/9-eylul-1922-kema

Astare şa boosted

ABD-İran mutabakatı ve değişen bölgesel güç dengeleri Arap basınında gündem ABD-İran mutabakatı. Analizler, ortaya çıkan tablonun ABD’nin başlangıçtaki taleplerinden geri adım attığı, İsrail’in süreçte giderek yalnızlaştığı ve İran’ın bölgesel konumunu güçlendirdiği görüşünde birleşiyor. Yusuf Ertaş’ın haberi evrensel.net/haber/5988262/abd

Kuantum fiziğinde zaman algısını yıkan keşif: Işık parçacıkları maddeye girmeden önce çıktı!

Toronto Üniversitesi bilim insanları, evrenin temel işleyiş yasalarından biri olan neden-sonuç ilişkisine meydan okuyan bir bulguya imza attı. Yapılan hassas laboratuvar deneylerinde, kuantum düzeyindeki ışık parçacıklarının "negatif zaman" harcayarak maddeye girmeden önce dışarı çıktığı tescillendi.
cumhuriyet.com.tr/yasam/kuantu

Nagorno-Karabakh’ın Şuşi şehrinde doğan Alexander Atabekian, Ermeni halkı arasında anarşist-komünist fikirleri en etkili şekilde yayan doktor, yayıncı ve devrimci bir entelektüeldi.

Tıp eğitimi için Cenevre’ye gittiğinde önce Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nde çalıştı (daktilo/sekreter olarak), Osmanlı ve Kafkasya’daki Ermeni direnişini dünyaya duyuruyordu. 1890’da Pyotr Kropotkin’in eserlerini okuyunca partiden ayrıldı ve onun öğrencisi oldu.

Cenevre’de Anarşist Kütüphane kurdu. Bakunin, Kropotkin, Malatesta gibi düşünürlerin eserlerini Ermenice, Rusça ve Türkçe yayınladı. Ermeni köylülere hitaben “Ermeni Köylülerine”, “Uluslararası Anarşist Örgüt’ten Ermeni Devrimcilere Mektup” gibi açık mektuplar yazdı. 1891-92 Rusya kıtlığında anarşist metinleri gizlice ülkeye soktu. Ermenice ilk anarşist gazete/dergi “Hamaink” (Topluluk/Cemaat)’i çıkardı. Bu yayın kısa sürede popüler oldu ve Türkiye’deki Ermenilere bile ulaştı.

1896’da anarşist faaliyetleri nedeniyle Rusya’ya dönemeyince Bulgaristan’a geçti. Diyarbakır Hamidiye katliamlarından kaçan Ermeni mültecilere doktor olarak yardım etti. Sonra İzmir’e (Smyrna) gitti, orada da anarşist fikirleri yerel Ermeni topluluğuna yaydı. 1915’te Kars’a yerleşti. Askeri hastanede başhekim olarak görev yaptı, soykırımdan sağ çıkabilenleri ve yaralıları tedavi etti. Batı Ermenistan şehirlerini dolaşırken katliamların sonuçlarını bizzat gördü.

1917 Devrimi sırasında Moskova’ya geçti. Kropotkin’e açık mektuplar yazdı, Rus İmparatorluk Ordusu’nun Ermeni ve Kürt halkına yönelik saldırılarını kınadı. Otoriter ordulara karşı halkları özyönetim ve bağımsız anti-otoriter yapılar kurmaya çağırdı (Makhno’nun pratiğine benzer bir vizyon). Son yıllarında Kropotkin’in yanında sıkça bulundu, sağlık sorunlarında ona doktorluk yaptı ve 1921’deki cenazesini organize etti. Ölümü hâlâ tam bilinmiyor: Bir kesim kronik hastalıktan öldüğünü söylerken, diğer kaynaklar Stalin’in Büyük Temizlik döneminde Gulag’larda hayatını kaybettiğini belirtiyor.

instagram.com/p/DZaS3Ihtc-P/

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.