Show newer

Kerkük'te Kürtler, Musul'da Araplar...

Irak Bağımsız Seçim Komiserliği 18 Aralık İl Meclisi seçim sonuçlarını duyurdu. Kerkük'te Kürt partileri 15 üyeli yerel mecliste 7 sandalye kazanırken Musul'daysa çoğunluğu Arap ittifakları elde etti. KDP ikinci parti olarak 4, KYB 2 sandalye kazandı.

Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komiserliği, Irak il meclisi seçimlerine ilişkin ilk sonuçları Bağdat’ta düzenlenen basın toplantısında açıkladı.

Komisyon sandıkların yüzde 94.4’ünün açıldığını ve seçime katılım oranının da yüzde 41 olduğunu duyurdu.

Kerkük’te Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) birinci sırada yer alarak15 sandalyeden 5'ini, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) 2'sini elde etti. Musul'daysa, ikinci sırada yer alan KDP 26 sandalyeden 4'ünü, KYB-Komünist Parti İttifakı 2'sini aldı. Çoğunluğu Sünni Arap partilerin elde ettiği İl Meclisinde birinci gelen Sünni Ninova Koalisyonu 5 sandalye kazandı.

Bağdat'ta sonuçlar
Irak Yüksek Seçim Komiserliği'nin açıklamasına göre, başkent Bağdat il meclisinde eski Parlamento Başkanı Muhammed Halbusi liderliğindeki "Takaddum Partisi" birinci, Heşdi Şabi liderlerinden Hadi el-Amiri ve Kays Hazeli ve diğer bazı Şii liderlerin yer aldığı "Nebni İttifakı" ikinci, eski başbakanlardan Nuri el-Maliki'nin lideri olduğu "Karar Gücü İttifakı" üçüncü oldu.

Kerkük’te lider KYB
Kerkük'teki sonuçlara göre Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) bu vilayette 139 bin oy ile birinci sıraya yerleşti ve 5 sandalye kazandı. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ise 46 bin oy ile 2 sandalye elde etti. Kürtler 15 sandalyeden 7’sini garantiledi.

Kerkük’te Arap Koalisyonu Listesi 98 bin 174 oyla ikinci, Birleşik Irak Türkmenleri Cephesi Listesi de 72 bin 28 oyla üçüncü sıraya yerleşti.

Bu sonuçlara göre KYB 5, Arap Koalisyonu 3, Türkmen Cephesi 2, KDP 2, Arap Kaide 2 ve Arap İtikâfı 1 ve Hristiyan kotası da 1 sandalye elde etti.

Musul’da KDP ikinci
Merkezi Musul olan Ninova vilayetinde KDP, ikinci parti oldu. Birinciliği Arap partiler ittifakı elde etti.

Sünni Ninova Koalisyonu 141 bin 749 oy, KDP 127 bin 938 oy, KYB ve Komünist Parti ittifakı 45 bin 939 oy aldı.

Ninova İl Meclisindeki 26 sandalyeden 5'ini eski Vali Necim Ciburi öncülüğündeki Ninova Koalisyonu, 4'ünü KDP ve 2'sini KYB kazandı diğer sandalyeler Sünni Arap ittifak güçleri arasında paylaşıldı.

Yaklaşık 16 milyon kişinin oy kullanma hakkı bulunan seçimlerinde çeşitli parti ve ittifaklardan toplam 5 bin 904 aday, 275 sandalye için yarıştı.

Bu seçimlerde Hristiyanlara ayrılan 10 sandalyelik kotada Şebek Kürtleri, Ezidi Kürtler, Feyli ve Mendai Kürtler'in de payı var.
bianet.org/haber/kerkuk-te-kur

Gözler Gazze’deyken Suriye’de neler oluyor?

Fehim Taştekin

Dünya Gazze’ye kilitlenmişken Suriye’de cephesine göre durulmalar ya da yükselmeler yaşandı. Aktif cephe hatlarının başında Fırat’ın doğusu geliyor.

İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşının bölgeselleşmesi halinde ateşin sıçrayacağı yerler arasında ilk sırayı Lübnan, ikinci sırayı Suriye’nin alacağı öngörülüyor. Gelişmeler bu senaryoya varmadan da taşların ne yönde oynayacağı belli oluyor.

Dünya Gazze’ye kilitlenmişken Suriye’de cephesine göre durulmalar ya da yükselmeler yaşandı.

Aktif cephe hatlarının başında Fırat’ın doğusu geliyor. 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan tam bir hafta önce PKK’nin Ankara’da İçişleri Bakanlığı’na düzenlediği saldırıyla birlikte Erdoğan yönetimi, 2019’da M-4 yolunda önü kesilen Barış Pınarı Harekatı’nı kaldığı yerden devam ettirmek için yeni bir bahane yakalamıştı. Özerk yönetimin kontrolündeki elektrik, gaz ve petrol istasyonları dahil altyapı tesislerini hedef alan bir operasyon geliştirdi. Fakat Erdoğan muhtemelen Gazze’de ağır suçlar işleyen İsrail’le kıyaslanmaktan kaçınmak için hemen vites küçülttü. Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG), Türkiye’nin güdümündeki Suriye Ulusal Ordusu (SMO) milisleriyle kesişme noktalarındaki çatışmaların yoğunluğu da epeyce azaldı. Bununla birlikte SİHA’larla suikast girişimleri kesilmedi. 16 Kasım’da Kobani’de Suriye Demokratik Güçleri’nden (SDG) 3 kişinin öldüğü bir saldırı oldu. 22 Kasım’da Kamışlı’da 3 saldırıda iki kişi öldü. 23 Kasım’da Amude’de yeni evli bir çiftin aracı vuruldu, bir kişi öldü. Bu yıl içinde düzenlenen SİHA saldırılarının sayısı 100’ü geçti. Gazze gündemi dağılır dağılmaz Erdoğan takıntılı Suriye planlarına tekrar asılabilir. Bunun için bahse gerek yok.

***

Beri tarafta Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolündeki İdlib’de cihatçı kümeler ‘fırsat bu fırsat’ havasında çatışmaları tırmandırdı. Bir taraftan İsrail, Suriye’nin Şam ve Halep havaalanlarını felç eden saldırılar düzenlerken diğer taraftan HTŞ’nin başını çektiği Feth’ul Mubin koalisyonu Halep, Hama ve Lazkiye kırsalında Suriye ordusuna yüklendi. El Kaide-IŞİD artıklarının Suriye’deki varlığı, ABD-İsrail ikilisinin çıkarları açısından önem taşıyor. Suriye felç edilsin de kim ederse etsin; ister NATO üyesi Türkiye ister cihatçılar! Terörle mücadele edildiğine dair yalanlarla sabaha uyanıp aynı yalanlarla yatağa sızanlar Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler gibi Suriye yönetiminden ‘teşekkür’ bekleyebilir. Ayrıca Orta Doğu toza dumana karışmışken Türk askeri-istihbarat unsurları, Fırat’ın batısında boş durmayıp muhalif güçlerin sivil ve askeri kanatlarını yeniden organize etmek için balçıklı patikada yine patinaj yapıyor.

***

Gazze’nin doğrudan yansıması olarak tırmanışın görüldüğü diğer yerler Deyr el Zor, Haseke ve Tanaf hatları. Amerikan güçlerinin konuşlandığı bu alanlara yönelik Irak ve Suriye’deki İran destekli milis güçlerinden gelen saldırılarda ciddi artış görüldü. Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden bu yana Amerikan güçlerinin bölgeden gitmesini temin için izlenen bir strateji zaten var. Fakat ABD’nin İsrail’e kalkan olan askeri-siyasi angajmanı Amerikan varlığına düşman milisleri caydırmak yerine daha da kışkırttı. Saldırılar ivme kazandı. Iraklı gruplar 9 Aralık’ta Irak ve Suriye’de Amerikan güçlerine 11 saldırı düzenledi. İki gün sonra Şedadi ve El Ömer’deki güçler hedef alındı. 17 Ekim’den bu yana düzenlenen saldırı sayısı 94’ü buldu. Amerikalılar roket saldırıları artınca Şedadi’nin yanı sıra El Ömer petrol sahası ve Koniko gaz sahasındaki üslere takviye yapmıştı.

***

Bu tırmanış Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) üzerinde oturduğu zemini de oyuyor. Geçen yaz patlak verip ABD’nin ağırlık koymasıyla gerileyen aşiret isyanı alttan alta körükleniyor. 27 Ağustos'ta Deyr el Zor Askeri Meclisi Komutanı Ahmed el Halil’in (Ebu Havle) gözaltına alınmasının ardından Ukeydat (Akidat) kabilesi SDG’ye savaş açmıştı. SDG’ye göre isyanı İran ve Suriye körüklüyor. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Al Monitor’a verdiği röportajda, “Bölgemizin ABD ile İran destekli milisler arasında bir savaş alanına dönmesini istemiyoruz. Bunu onlara da söyledik” dedi. Kobani, İranlıların kendilerine, “Biz sizin güçlerinizi hedef almıyoruz. Deyr el Zor saldırılarına karışmıyoruz” dediklerini ama SDG’nin bir silah deposunun da SİHA ile vurulduğunu belirtti. Kobani açıkça aşiret isyanını İran destekli milislerle birlikte Suriye yönetiminin kışkırttığını öne sürerken Ankara, Şam ve Tahran’ın Amerikalıları bölgeden çıkarma hedefinde birleştiğini vurguladı.

Kobani’nin değerlendirmesi olası bir tırmanış ya da Amerikan pozisyonundaki değişimlere bağlı olarak öngörülebilir bazı tehlikelere işaret ediyor. 27 Ağustos’tan itibaren 3 isyan denemesi, ortalık karıştığında ya da Amerikan koruması sona erdiğinde özerk yönetimin geleceği açısından kırılma noktalarını işaretliyor.

İlk isyanın ardından Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi aşiretlerin güvenini kazanmak için bölgede çok sayıda toplantı yaptı. Altı ay içinde sivil ve askeri konseylerin yeniden düzenlenmesi kararlaştırıldı. Yine de yeni bir sayfanın açılabildiği söylenemez. Nitekim Ukeydat’ın lideri İbrahim Abbud el Hafil 11 Kasım’da 11 grubun birleşmesiyle “Aşiretler ve Kabileler Ordusu” kurulduğunu ilan etti. Kendisini başkomutan olarak sundu. “İşgalci” olarak nitelediği SDG’yi bölgeden çıkarmak için seferberlik çağrısı yaptı. Bu çağrı Hafıl’ın Doha’da yaşayan kardeşi Musab el Hafıl’ın arabuluculuk girişiminin başarısız olmasının ardından geldi. Amerikalılarla doğrudan görüşmek isteyen Musab el Hafıl’ın Semelka’dan Suriye’ye sokulmadığı aktarılmıştı.

İbrahim el Hafıl’ın çağrısını takiben aşiret savaşçıları Şuheyl, Carzi, Sağir el Cezire ve Havaic gibi yerlerde SDG’yle yeniden çatışmaya girdi. Amerikan güçlerinin SDG ile birlikte Ziban, Tayyana ve Şuheyl’de hava destekli iki devriye turu atıp gözdağı vermesi de durumu değiştirmedi. Hafıl’ın ekipleri 6 Aralık’ta Deyr el Zor Askeri Konseyi Üyesi Rone Welat’ı (Şirvan Hassan) da öldürdü. El Ömer bölgesinde köprüye yerleştirilen mayınla hedef alınan Welat, SDG’nin önde gelen komutanlarından biriydi.

11 Aralık’ta daha geniş bir saldırı dalgası geldi. Al Vatan gazetesine göre aşiret savaşçıları Deyr el Zor’un doğusunda Ebu Hardub, Carzi, Tayana, Ziban, Havaic ve Şaffa ile vilayetin batısındaki Hassan’da SDG noktalarına eş zamanlı olarak RPG’lerle saldırı düzenledi. Deyr el Zor’un batısında bir tuz madeninde konuşlu SDG güçlerine saldırı oldu. Aşiret isyanını tamamen İran-Amerikan hesaplaşmasına bağlamak yanıltıcı olabilir. İsyanın kaynağında petrol sahaları ve Arap bölgelerinin kontrolünde Kürtlerin üstün rolüne karşı bir rahatsızlık var. Buna ilaveten IŞİD’le mücadele çerçevesinde yürütülen gözaltı operasyonları kızgınlığı büyütüyor. Suriye yönetimi de ülkenin zenginliklerini çalmakla suçladığı Amerikan güçlerinin bölgeden çıkarılması için aşiret isyanını değerlendiriyor. Bölgedeki Amerikan askeri varlığı, Kürtler ve Arapların SDG çatısı altında birlikte hareket etmesine dayanıyor. Arap-Kürt ayrışmasıyla SDG’nin çözülmesi ve Amerikalılar açısından sahanın güvensiz kılınması gibi bir hesap güdülüyor.

***

Aşiret isyanı bu düzeyde kaldığı sürece bölgedeki denklemin bozulması zor. ABD’nin Suriye ve Irak’tan çekileceğine dair öngörüler daha çok temennilere dayanıyor. Geçen hafta Cumhuriyetçi Senatör Rand Paul’ün 7 Ekim’den sonra daha fazla saldırı altında oldukları gerekçesiyle Suriye’deki güçlerin çekilmesi yönünde sunduğu öneri 13’e karşı 84 oyla reddedildi. Öneriye karşı çıkanlar bunun İran’a hediye olacağını savundu. Tabii, Amerikan medyasında çekilmeyi salık veren yazılardaki artış da dikkat çekici. The American Conservative’de çıkan bir yazıda bölgedeki Amerikan askerlerinin ABD’yi cezalandırmak isteyenler için kolay hedeflere dönüştüğünü yazdı. “Çekilme hem Amerikan yaşamları hem de çıkarlarına öncelik veren tek yoldur. Bu aynı zamanda ABD'ye İsrail-Hamas savaşı ve İran ile artan gerilim karşısında daha fazla manevra alanı sağlayacaktır. ABD, Irak ve Suriye'den çekilerek, İsrail'e verdiği destek nedeniyle savunmasız Amerikan askerlerine misilleme yapılmasından endişe etmek zorunda kalmayacak” denildi. Foreign Affairs’de yayımlanan bir yazıda ise Orta Doğu’ya daha fazla asker ve teçhizat yığmanın ucu açık güvenlik yükümlülüklerini artırdığı ve bölgesel savaşı önleme adına yapılan sevkiyatın, kaçınılan şeyi kışkırttığı not edildi. Yazı ‘Orta Doğu’dan çıkıp Çin’le yüzleşmeye bakalım’ mesajını da içeriyor.

***

Amerikan-İran diyalogu ve Suud-İran normalleşmesinin neticesinde İran’ın Suriye’de gerileyeceği öngörüsü Gazze savaşıyla birlikte tersine döndü. Yine beklentilerin aksine Suriye, Arap Birliği’ne dönerken İran’la bağları zayıfladı. Esad yönetimi, İsrail’in saldırganlığı karşısında Rusya’ya bel bağlayamıyor. Çünkü Moskova, Tel Aviv’i kayırıyor. Beri taraftan Suriye, Gazze savaşı sürerken Golan’dan cephe açılabileceği senaryolarına karşın epeyce dizginlendiği izlenimi verdi. Şam’a BAE dahil farklı kanallardan ‘İranlıların cephe açmasına izin verme’ diye telkinlerin gittiği aktarılıyor. Esad’ın Dışişleri Bakan Yardımcısı Eymen Susan’ı Riyad’a büyükelçi ataması da Araplarla normalleşme sürecinin rayından çıkmasını istemediğini teyit ediyor. Yani Esad Rusya, İran ve Arap bloku arasında birini ötekine feda etmeden yol almaya çalışıyor.

***

Öte yandan ABD’nin Gazze savaşına yoğunlaşmasına bağlı olarak Ukrayna’da eli rahatlayan Rusya, Suriye dosyasına biraz daha ağırlık verebilir. Bu da Amerikan güçlerini bunaltacak taktiklere dönüleceği anlamına geliyor. 11 Aralık’ta Suriye Halk Meclisi'nde Suriye-Rusya Dostluk Komitesi'nin toplantısı vardı. Burada Rusya’nın Şam Büyükelçisi Aleksander Yefimov Suriye'ye her türlü desteği sağlamaya hazır olduklarını söyledi. Rusya lideri Vladimir Putin, Türkiye’deki seçimlerden önce Ankara-Şam barışı için ağırlığını koymuştu. Seçimden sonra süreç çakıldı. Şimdi Putin marttaki başkanlık seçimlerine hazırlanıyor. Belki seçimden sonra Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü arasındaki mekanizma yeniden canlandırılabilir. Amerikan siyasetindeki belirsizliklere karşın Putin’in tam da seçimlerin ilan edildiği gün Riyad ve Abu Dabi’ye tantanalı bir çıkarma yapması Rusya’nın Orta Doğu gündeminden kolayca çıkmayacağını gösteriyor.

gazeteduvar.com.tr/gozler-gazz

Üniversite’ye dair tevatür ve gerçek!

Fikret Başkaya
Tam bir Apertheid rejimi olan Siyonist İsrail’in Gazze’yi yok etmek üzere başlattığı katliam, kırım, jenosit, Batı Medeniyeti denilen kolonlyalist-emperyalist kampın seceresini hatırlatmış olmalıdır… Aslında Filistin’de, Gazze’de yaşananlar, Kristof Kolomb’un macerasıyla başlayan jenositler, yok etmeler katliamlar, kırımlar, sömürgeleştirmeler… geleneğinin, , 2023’deki tezahürü… Velhasıl, ‘garp cephesinde yeni bir şey yok…’’ Başta NATO bileşenleri olmak üzere, ‘kolektif emperyalizmin (Japonya, Avusturalya, Yeni Zelanda dahil) neden Siyonist rejimin arkasında mevzilendikleri şaşırtıcı değil. Zira Siyonist İsrail, Orta-Doğudaki Batıdır, emperyalizmdir… Siyonist İsrail bir ‘bölge devleti’ değildir…

Emperyalist Batı’nın ve bileşenlerinin İsrail’e sınırsız desteğini anlamak zor değil, lâkin dünyanın geri kalanının tavrını sorun etmek gerekiyor… Onca devletin yaşanan vahşet, işlenen insanlık suçu karşısında (birkaç istisna dışında) sessiz ve tepkisiz kalmaları nasıl açıklanabilir? Aslında dünyanın her yerindeki devletler halkları temsil etmiyor, yönetiyor, “terbiye ediyor”, “hizaya getiriyor”, oligarşik çıkarların bekçiliğini yapıyor… Gerçi devletlerin utanç verici tavrı böyle ama halklar için aynı şey söylenemez… Dünya’nın her yerinde, Doğu’da, Batı’da, Güney’de, kuzeyde halkların kahir ekseriyeti Filistin Halkı’nın haklı davasını sahiplendi… ABD’de bile Siyonist rejime destek %40’ı geçmiyor… Aslında bu durum, yönetenlerle yönetilenlerin ayrıştığının, devletlerin ‘meşruiyet temelinin’ aşınmakta olduğunun da bir işareti sayılabilir…

Başta üniversite gençliği olmak üzere, dünyanın her yerindeki genç kuşak, Gazze jenositi karşısında sessiz ve tepkisiz kalmadı… Bu arada o çok ünlü üniversitelerin yönetimleri de boş durmuyor… Filistin lehine tavır alan, bildiri yayınlayan, miting yapan, forumlar düzenleyen öğrencileri cezalandırmak üzere harekete geçtiler… Sadece öğrenciler değil, öğrencilerin eylemlerine mâni olmakta ‘yetersiz kalan’ rektörler, üniversite yöneticileri de topun ağzında… Birçokları istifaya zorlanıyor, istifa ettirilenler var… Siyonist rejim söz konusu olduğunda ‘ifade özgürlüğü’, gösteri yapma, itiraz etme özgürlüğü kolaylıkla yok sayılabiliyor…

Batı’da, özellikle de ABD’de özel üniversiteler çoğunluktur… Büyük kapitalistlerin fonlamasıyla ayakta kalıyorlar… Birçok sermaye gurubu, Gazze konusunda yeteri kadar “sert davranmayan” üniversitelere yaptıkları yardımı kesiyor veya kesmekle tehdit ediyor… Boşuna finanse eden yönetir denmemiştir…

Bidayette üniversiteler, tarıma dayalı egemenlik sistemini meşrulaştırma, kabullendirme işlevi görüyordu. Misyonları ideolojikti… Sanayi kapitalizmi çağında, sermayenin ihtiyacı olan ‘yetişkin işgücünü’ de yetiştirme işlevine koşuldular… Neoliberal küreselleşme çağında bunlara üçüncü bir ‘işlev’ daha eklendi… Artık üniversiteler diploma ticareti yapılan kapitalist işletmelere dönüşmekte… Zaten varlığı-yokluğu pek belli olmayan ‘bilim etiğinin’ esamesi bile okunmuyor…

Lâkin, misyonları ve varlık nedenleri sömürü düzenini meşrulaştırmak ve kabullendirmek olan üniversitelere dair tevatür başkadır… Üniversitelerin, her türlü düşüncenin serbeste, özgürce tartışıldığı, radikal düşüncenin filizlendiği, sınırsız tartışmanın yapıldığı, her zaman toplumun birkaç adım önünde olduğu, evrensel düşünce üreten, paradigma kıran, paradigma kuran bilim yuvaları olduğuna dair yaygın bir anlayış geçerlidir… Eğer üniversite (akademi) gerçekten tevatür edildiği olsaydı, dünya bugün böyle olur muydu? Yerlerde sürünür müydü? İnsanlık ve uygarlık yok oluşun eşiğine gelir miydi?

Aslında üniversitelerin misyonu ve varlık nedeni, verili egemenlik ilişkilerini meşrulaştırmak ve kabullendirmektir… Üniversiteler Ölü bilgilerin depolandığı kurumlardır… Üniversite (akademi) bilgiyi kapıyor, üniversitenin duvarlarının arkasına saklıyor… Bilginin, ‘eleştirel düşüncenin’ halkla, toplumla buluşmasını engelliyor… Zaten dili de anlaşılmamak üzerinedir…

Üniversiteler böyledir ama ‘bilimsel bilginin niteliğinden ötürü’, çok sınırlı, istisna da olsa, gerçekten bilim namusuna ve entelektüel dürüstlüğe sahip üniversite üyeleri de her zaman vardır… Fakat onlar da belirli aralıklarla yapılan ‘temizlik operasyonlarıyla’ üniversiteden kovulurlar…

Türkiye’de şimdilerde bilgi ticarethanelerine dönüşmekte olan üniversitelerin asıl misyonu, resmî tarihi ve resmî ideolojiyi üretmek ve bekçiliğini yapmaktır… Tabii resmi ideolojinin kural olduğu yerde, eleştirel- bilimsel – radikal düşünceye yer yoktur… ‘Neyin iyi, neyin kötü olduğuna devletin adamları karar verdiğine göre… Aslında her şeyin, metalaştığı, paralılaştığı, şeyleştiği, nesneleştiği, özelleştirildiği, soysuzlaştığı durumda, kapısında üniversite yazılı kurumların bu sürecin dışında kalması mümkün olmazdı… Bilgi de metalaştı… Türkiye’deki üniversiteler Batı’dakilerin kötü kopyasıdır… Herhangi bir devlet kurumundan farksızdır… Hiçbir insanî, toplumsal, evrensel soruna dair söyleyecek sözü yoktur… İfade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, entellektüel yaratıcılığın iflah olmaz düşmanıdır…

Üniversiteler ‘uzman’ yetiştiren kurumlardır… Üniversite üyesi de ‘uzman yetiştiren uzmandır…’ Uzman, maddi sosyal gerçekliğin çok küçük bir veçhesi hakkında fikir-bilgi sahibidir ama ‘bütünden habersizdir’, ağacı görür de ormanı görmez… … Oysa geçek bütündedir, hakikat bütündedir… Egemenler uzmanı boşuna yüceltmez, baş tacı yapmaz… Elbette bunu söylemek ‘herkes her şeyi bilmeli’ demek değildir… Zaten öyle bir şey mümkün de değildir… Bununla söylenmek istenen, sınırlı bilginin ‘sınırını’ hatırlatmaktır…

O halde ne yapmak gerekiyor? Aslında yapılması gereken bir sır değil. Bilimsel bilgiyi, özgür, eleştirel, yaratıcı düşünceyi devlet/sermaye ikizinin tasallutundan kurtarmak… Aksi halde bilginin bir sömürü ve egemenlik aracı olmasının önüne geçilemez…

İrade sahibi insanların bir araya gelerek, kendi eğitim kurumlarını, okullarını, üniversitelerini, enstitülerini, araştırma/tartışma mekanlarını, entellektüellerini yaratmaya bir engel var mı? Ellerimiz daha ne zamana kadar armut toplamaya devam edecek?

Velhasıl, bilimin ve entelektüel yaratıcılığın artık emperyalist sermayenin, komprador burjuvazinin bilgi tacirlerinin ve “neoliberal aydın” bozuntularının sultasından kurtarılmaya ihtiyacı var…

ozguruniversite.org/2023/12/19

Bilim insanları bir balina ile 20 dakika süren iletişim kurduklarını açıkladı

Bilim insanları 38 yaşındaki Twain isimli bir balina ile 20 dakika süren bir iletişim kurabildiklerini açıkladı. Bu etkileşim, gelecekte uzaylılarla iletişime geçecek araçlar geliştirmek konusunda faydalı olabilir.

ntv.com.tr/dunya/bilim-insanla

Bazı yıldızların kara delikleri yutabileceği bulundu

Kara deliklerin yakınlardaki her şeyi amansız bir şekilde içlerine çektiği bilinse de onları da avlayan bir şeyler olabilir. Yeni araştırmaya göre bazı yıldızlar kara delikleri gerçekten de yutabilir.
donanimhaber.com/bazi-yildizla

NASA, devasa okyanuslara sahip 17 gezegen keşfetti

Bilim dünyasının yaşanılabilir veya yaşamın olduğu gezegen arayışı sürüyor. Bu bağlamda NASA, devasa boyutta yeraltı okyanuslarına sahip 17 ötegezegen tespit etti.
donanimhaber.com/nasa-devasa-o

"Devrim yaptığımızda çok güzel olacak her şey, çünkü ben devrime güzelliğimi verdim" ’ı da ’nı da UNUTMA(DIK)

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ!
temeldemirer.wordpress.com/202

ZİNDAN(LAR)IN TÜRKÇESİ
temeldemirer.wordpress.com/201


ARŞALUS MARDİGANYAN.

DERSİM'Lİ, ANCAK DERSİM'İN KENDİLERİNE MEZAR OLDUĞU, TÜM AİLESİNİN KATLEDİLDİĞİ YER.
HAYAT'DA KALAN KÜÇÜK KARDEŞİNİ DE ARAMAK İLE TÜKETTİĞİ KOCA BİR
ÖMÜR.

VE KARDEŞİNİ BULAMADAN HAYAT'A VEDA ETMİŞ ACININ OCAĞI BİR
YÜREK...

İLK ERMENİ KADIN SİNEMA OYUNCUSU.

YAPTIĞI İLK FİLM'İ KENDİSİNİN YAŞADIĞI GERÇEK HAYAT ÖYKÜSÜNÜ ANLATIR.

Tarih, kan, acı ve göz yaşları karşısında ki tanıklığından ötürü, yorgun düşüp, mahçup'iyet ile utanç duymaktadır.

Daha önce, 2019 yılında sevgili Anjel Hacikoglu can bu güzel insanı yaşadıkları acı hikaye bilgisi ile paylaşmıştı.

Kendisinden alıp bizlerde paylaşmıştık.

Bazı acılar asla unutulamaz, hep kemirir durur beyninizi, yüreğinizi.

Alıp yeniden böyle düzenleyip paylaşmak istedim.

Anjel Hacikoglu'nun kaleminden...

Anjel Hacikoglu
22. April 2019
Arşalus Mardiganyan'ı tanır mısınız? Kendisi ilk Ermeni kadın sinema oyuncusuydu ve aslında oynadığı ilk filmi onun gerçek yaşamından alınmış gerçek bir
tarihti.
Dersim'de doğan Mardiganyan'ın gözleri, küçük erkek kardeşi hariç bütün ailesinin Dersim'de Kürt aşiretleri tarafından katledilmesine tanıklık etmişti. Tehcir yolundayken güzelliğiyle dikkat çeken Margidanyan, bir Kürt aşiret ağası tarafından zorla alıkonuldu fakat Mardiganyan ağanın elinden kaçmayı başardı. Lakin kaçtığı güzergahta Mardiganyan'ın güzelliği yine başına bela olmuştu. Bu sefer de Mardiganyan farklı bir aşiret ağası tarafından kaçırılarak defalarce tecavüze ve zulme uğradı. Fakat o pes etmeyerek yine kaçmayı başardı. Kaçtığı güzergahlarda güzelliği başına bela olmasın, Türk ve Kürt erkekleri tarafından kaçırılmasın diye erkek kıyafetleriyle kendisini kamufle etti. Mardiganyan ailesinin katledildiği Dersim'den Erzurum'a kadar yalın ayaklarla binlerce kilometre yol yürüdü. Mağaralarda saklandı, aç kalmamak için ormanda bitki kökleri yedi. Erzurum'a ulaştığında ise ölmek üzereyken tesadüfen Amerikalı Protestan din adamları tarafından bulundu.
Amerika'ya getirilen Mardiganyan'ın tanıklıkları "Ravished Armenia" isimli bir kitapta basıldı. Birçok dile çevrilen bu kitap 1918'e doğru 900 bin adetten fazla sattı. Kitabın dünyada yankı bulması sonucu filmi de çekildi. 1918'te çekilen bu filmin baş oyuncusu Dersimli Arşalus Mardiganyan'dı; fakat Mardiganyan rol yapmayıp kendi yaşadığı gerçek hikayeyi oynuyordu. Film ilk gişesinde rekor bir gelire imza atılmıştı, filmden elde edilen bütün gelirler ise Ermeni Soykırımı'nda ailesini katleden Ermeni yetimlerine gönderilmişti...
93 yaşında vefat eden sinemacı Arşalus Mardiganyan, yaşamının son anına kadar yaşamını küçük kardeşini gazete ilanlarıyla bulmaya adamıştı. Onun 1918'ten 1994'e kadar kardeşini bulmak için ABD'de verdiği gazete ilanları hafızamızda hep diri kalacak:
"Ben Dersim doğumlu Arşalus (Aurora) Mardiganyan. Ailem ben 14 yaşındayken Çemişgezek'te katledildi. Şu an Los Angeles'te ikamet etmekteyim. Kendim gibi Dersim doğumlu olan küçük kardeşimi aramaktayım."

Mahmut Uzun

''Koyun, kendisini kurdun dişleri arasından kurtaran çobana, özgürlüğe kavuşturucu olarak teşekkür eder. Ama bu aynı eylemden dolayı kurt çobanı özgürlüğü ortadan kaldırmakla suçlar. Koyunla kurdun özgürlüğün tanımı üzerinde anlaşamadıkları açıktır. Ve aynı anlaşmazlık bugün insanlar arasında da sürmektedir.''

Abraham Lincoln

Ermeni Soykırımının Mufassal Tarihi Olarak Umudun Tükendiği Zamanlar

Abraham H. Hartunian’ın 1872 yılında Siverek’te başlayıp ABD’ne uzanan yaşam hikayesi ayrıntılı bir soykırım anlatımıdır. Hartunian, Hamidi dönemden Kemalist rejime uzanan uzun zaman diliminde, bedeni üzerinden geçen Soykırım dahil Ermenilere yönelik 7 kırımın bilmediğimiz birçok ayrıntısını paylaşır.

Hartunian, Siverek özelinden hareketle, Ermeni Soykırımının gölgesinde kalan  1895 katliamlarına ışık tutarak, katliamları oldukça ayrıntılı nakletmiştir. Tarihi Ermenistan’ın bütünde  ve çeperinde  aynı anda başlayıp, aynı  anda  sona eren katliamlarda erkekler katledilerek kadınları ve çocukları Müslümanlaştırmıştır. Bir av partisi gibidir. 300 bin kurbandan söz edilen katliam süreci Ermeni toplumunu korumasız bırakmaya yönelik en önemli katliamlardan biridir. Ayrıca, el koymalar sonucu Ermenilerin mülküsüzleştirilmesi göçle  sonuçlanarak, Ermenileri açlığın pençesinde inletmiştir. Hartunian, Katiamlar için Cehennem denen şey böyle günlerin devamıysa eğer, orada ateşe veya cezaya ihtiyaç yok notunu düşerken 1915 Soykırımı ve sonrasını tahayyül edememiştir. Utancın ölümden beter olduğu  Hamidi Katliamları yılları ile ilgili Türkçe literatürün zayıflığı karşısında Hartunian’ın anılarının bu konuda çok önemli bir katkıdır.

Ermeni nüfusunun 7000 olduğu ve bunlardan 1500 erkeğinin katledildiği Siverek’teki 1895 katliamları yeterli görülmemiş on yıl dolmadan 1904’te yeni katliamlara sahne olmuştur.

1908 Ağustos’un da Zeytun’da, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Özgürlük Beyannamesi’ni resmen kutlanır. O ne tezahürattı! Ne sevinçti! Türkler ve Zeytunlular, sonsuz sevgi ve kardeşlik ilan ederek kucaklaştılar! Ne büyük umutlardı… Ermeni kendisini sokmaya hazırlanan akrebi avuçluyordu… Özgürlük Beyannamesi’nden neredeyse bir yıl sonra, Adana’da kırk bin Ermeni’nin öldürüldüğü korkunç katliam başladı. Bunu planlayanlar bizzat Jön Türklerdi. Amaç, Sultan Hamit’i devirmek için bahane olsun diye suçu Sultan Hamit’e yüklemekti. 1894-96 Katliamlarından nispeten az zarar görmüş 14 Nisan’da Adana’dan başlayıp Kilikya’yı yayılan 1909 Katliamlarında mülksüzleştirmenin yanında hedeflerden biri Ermeni erkeklerdir. Hartunian, öldürülenlerin büyük bölümü Tarihi Ermenistan’dan gelen mevsimlik Ermeni tarım işçileri olduğunun altını  çizer. Bütün bu operasyonlar soykırımın kolayca gerçekleştirilerek, kadim halkın tarihsel topraklardan kolaylıkla sökülmesini anlamamızı kolaylaştırır.

1915 Soykırımı Süreci ve sonrasındaki  Britanya güçlerinin gözleri önünde gerçekleşen 1919 Halep Katliamı, 1920 Maraş Katliamı ve 1922 yılı İzmir’i Hartunian’ın başından geçen büyük felaketlerin arka arkaya gelen basamaklarıdır. Bu basamaklar bir ruhbanın sonsuz sabrı ile ayrıntılı olarak okuyucularla paylaşılır. Hartunian, bir Kilikya bölgesi katliam tarihinin çok ötesinde bir çalışmaya imza atmıştır. Maraş’ın konvoyların geçiş yerlerinden biri olması, diğer bölgelere dair bilgileri toplamasını kolaylaştırmış ve süreci ayrıntılarıyla anlabilmesini sağlamıştır.

Çalışmanın önemli özelliklerinden biri de tüm bu katliamların bugün de olduğu gibi Batı’nın gözleri önünde ve batının gözleminde gerçekleşmesidir. Bu bakımdan Hartunian Batı’nın insanlık değerlerini sorgular ve riyakarlığın altını çizer. Katliamların son ayağı İzmir’de bu olguyu resmeder; Ve o kudretli savaş gemileri ve cesur Avrupalı ve Amerikalı askerler, kendi yarattıkları bu korkunç suçu gözlemleyip kameraya alıyorlardı. İnsan buna dayanamaz! Ben nasıl dayandım bilmiyorum!

Sürecin en mağdurları kaderleri tecavüz olan kadınlar, çalışmada hayalet gibi dolaşmaktadır. Siverek’ten İzmir’e gözü dönmüş güruhun başlıca hedefidir. Anında tecavüz yanında birçoklarına el konmuş haremlere kapatılarak sürekli tecavüzün nesnesi olmuşlardır.

Cesaretle ölüme gidenler, direnişler çalışmanın bir başka zenginliğidir. Zeytun ve Fundacık Ermenilerinin direnişlerinin ve Ermenilerin kuzu kuzu tehcir edilemediğinin tanığıdır. Çolakyan Biraderler Aram ve Mesrob beyler ve bir avuç Zeytun direnişin cesurların övgüye değer direnişin ayrıntıları, direnişin karşısında öfkeden insanlıktan çıkmış kişiler ve gaddarlıkları nakledilir, ne yazık ki,  sağlıkçılar da bunların başındadır. Patrik Zaven’in Exterminators/Yokediciler  listesinde adı bulunan, Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucusu Eczacı Lütfi bunlar arasındadır.  Vicdanlı ve erdemli insanlar da unutulmamıştır.

Toplu infazlar Soykırımın bir başka yüzüdür. Direnişin kırılmasından sonra kalabalıkların tezahüratı eşliğinde kurşuna dizildikleri gibi bir kısmı da kentin meydanlarında kurulan darağaçlarında infaz edilirler. Manzara dayanılmazdır. Bu manzaraya şahit olan Alman misyonere yapılan“Yaşasın Türkiye! Yaşasın Almanya!” tezahüratına Mr. Speaker, “Bu masumların kanı ne Türkiye’yi ne de Almanya’yı ayakta tutar,” diye karşılık verir. Birkaç hafta sonra Mr. Speaker bu adaletsizliklere dayanamayarak öldüğünde ben yatağının başucundaydım. Ermeni’nin göğsündeki hançer onu da delmişti, tıpkı Antep misyoneri Dr. Shepard’m Urfa’daki Ermenilerin maruz kaldıkları acılar yüzünden evinde can verdiği gibi.

İnfazlardan sonra tehcirler gelir, Zeytun ve Maraş tehcirleri ayrıntılandırılır. Süreç Cehennem tayfası gözüm ün önünde kendi binamda kendi halkıma yönelik imha çalışmalarını sürdürüyordu. Böyle bir atmosferde yaşam , günden güne dayanılmaz bir hal alıyordu… En ürkütücü ve dayanılmaz olanı ise bu durumun bir sonu, bir başlangıcı, bir sınırı olmamasıydı. Sözleriyle özetlenir. Öldürme hakkı ile donatılmış kalabalık içinde yaşamak zordur; Karşı karşıya kaldıkları zorluklar, maruz kaldıkları onursuzluk…

Ermenilerin tehcir’den kurtulmak için tutundukları bir dal da Berlin- Bağdat Demiryolu işçiliğidir. Ancak Başkale Nalbantı Enver’in damadı Cevdet’in Adana’ya vali olması kaderlerini değiştirir. Cevdet, Van’daki bozgunun acısını demiryolu işçilerinden çıkaracaktır.  Toplamda buraya tutunabilen 12 bin Ermeni tehcir  edilir.

Dadrian bu tehciri Almanların suç ortaklığının paralel bir örneği olarak vermesinin yanında, tehcir’in imha emrine denk geldiğinin altını çizer:

“General Bronsart gibi Osmanlı Erkan-ı Harbîyesi Umuıniyesinde Demiryolu Hizmetleri Daire Başkanı sıfatıyla görev yapan bir diğer Alman subay, Yarbay Boettrich örneğinde de açıktır. Onun da özel bir kategoriden kurbanların, yani Bağdat Demiryolun’da yoğun bir şekilde raylarının döşenmesi ve tünellerinin inşasında çalışan Ermeni işçiler, mühendisler ve teknik ve idari personelin tehciri emrini verdiği belgelenmiştir. Yarbay sadece emri yayınlamakla kalmayıp, Alman Hariciye Nazırı von Jagow’u korkuturcasına emre imzasını da atmıştı. Genel tehcir ve Ermeni amele taburlarına karşı alınan ‘sert önlemler’ örneğinde olduğu gibi, imha etme güdüsüyle hazırlanan emrin uygulanması sırasında, bu demiryolu işçileri ve çalışanlarından çok azının hayatta kalmış olması, emrin “tehcir” emri kisvesine büründürüldüğünü gösteriyordu.”[1]

Dilenmek yerine, Ermeniye dilenmek yakışmaz diyerek. Her şart altında bir şeyler üretip satan çocuk örneği inanılmazdır. Bunlar bir halkı ayakta tutan, bir ulusu dirilten örneklerdendir. Türk eşi olmayı ret ederek ölüm yoluna koyulan genç kız bir başka onurlu örnektir. Hartunian birçok onurlu örneklerin tanıklığını yaparak paylaşır.

Avrupa’nın öperek Ermenilere ihanet ettiğinin altın çizerek, suç ortakları ve katilleri sıralar; Britanyalı, Fransız, Alman, İtalyan, Rus—dünyanın tüm Hristiyan güçleri bizim katillerimizdir. Ermeni milletinin bu gerçeği unutmamalıdır  Yüzyıldan yüzyıla, kuşaktan kuşağa, dağdan dağa, doğudan batıya hep haykırmalıdır: “Dünyanın Hristiyan güçleri Hıristiyan Ermeni milletinin katilleridir!”  Sözü günümüzü işaret eder; Günümüzde Artshak/Karabağ Ermenilerinin karşı karşıya kaldıkları durum  tam da budur.

Literatürdeki eksikliklerden olan Maraş, Antep, Adana,  ikinci Zeytun, Hacin… gibi direnişleri bir başka gözle paylaşarak Soykırımın puzzle’ını tamamlamaya çalışır.

Soykırım’ın ilk safhalarında yer alanların son safhada yer almaları bir sürekliliğe işaret eder. Eski Trablusşam kasabı ve Nimesis listesinin başlarında yer alan BMM I. Dönem mebusu Arslan Bey [Toğuzata] Maraş’ın çete reislerinden olması şaşırtıcı değildir.

İngilizlerin Maraş’tan çekilirken “Halk çekilen birlikleri takip etsin” Ermenileri yüz üstü bırakmaları örnekler. Karakışta halk seni nasıl izlesin. Fransızların durumunu güçleştirecek hareketlerini örnekler. Bunlardan biri de gerilerinde silahların bırakmalarıdır; “İngilizler Güneydoğu’daki kuvvetlerini Petrol bölgesi Musul’a toplamaya karar verdiler. Anlaşma ile İngilizlerin çekildiği bölgeler Fransa’ya verildi. İngilizler Urfa’yı boşaltırken birkaç top ve makinalı tüfeği Türklere bıraktı. Çok ağırlar, biz götüremiyoruz belki size lazım olur dediler.(Gerçekten de o silahlar Fransızları bölgeden kovarken çok iş gördü.)”[2]  

Fransızlar da İngilizlerin yaptıklarını tekrarlayarak, sessiz sedasız geri çekilerek Ermenileri yüzüstü bırakacaktır. Ermeniler ordu çete işbirliğine karşı tutunması zordur.  Maraş’ın Maraş Direnişinin kırılmasını ve teslimin sonrasında angaryaları, köleliği, haracı, yağmayı, tecavüzleri el koymaları nakleder.

Hartunian, Ermeni tehcirleri yanında Rum tehcirlerinin de tanığıdır: Bu yıllarda Ermeniler açısından yürek burkan bir başka sahne, Rum tehcirlerinin tarifsiz zavallılığıydı. Yunanistan İzmir>i işgal ettiği için, Türkler im paratorluktaki tüm Rum lara yönelm iş ve tehcir kisvesi altında onları öldürüyorlardı. Tıpkı Ermeniler gibi, on binlerce Rum da evlerinden sürüldü; birçoğu çöllere giden yollarda katledildi; eşlerine ve kızlarına tecavüz edildi; arta kalanlar aç, susuz, pis, bitkin, bitkin, iskelet halinde Türk köy ve kentlerinde oraya buraya dağılmışlardı. Bulaşıcı hastalıklar her gün yüzlercesini alıp götürüyordu. Maraş’a getirilenlere yardım etmemize rağm en hiçbir işe yaramıyordu. Sıkıntılarımıza bu Hıristiyan dindaşlarımızın dertleri eklenmişti. Sonunda hepsi götürülüp öldürüldü. Sözleri Rum tehcirinin özetidir.

Fransızların çekilmesinden sonra isteyene geçiş vesikası [mürür tezkeresi] verilmesi tehcirin, sürgünün kovmanın bir başka biçimidir. Kitleler halinde sürgün başlar; Tekrar konvoylar, tekrar göç ve saldırılar başlar. Hükümet sessizdir.

Ailesiyle birlikte Halep’e geçen Hartunian, burada kalmayarak, İzmir’den aldığı iş teklifini değerlendirerek İzmir’e geçmesi, Türk – Yunan savaşı ve Yunan Ordusunun savaşı bırakarak geri çekilmesi ve bozguna, sonrasındaki trajedinin tanıklığına götürür. Konsoloslukların ilgisizliğini, ihanetini ve bir kere daha yüzüstü bırakılmalarını paylaşır. Nurettin Paşa’nın girişi, soygunların, gaspların, tecavüzlerin, cinayetlerin, yangınların başlangıcıdır.

Trajik olaylara tanıklık eder. Yangınların çıkış biçimi, Hetropolit Hıristomos’un infazı, ve diğer katliamları nakleder. Burada da kalamayan Hartunian, Yunanistan’a geçer. Yunanistan’daki atmosferi paylaşır. Sürgünler, kaçaklar olağanüstü koşulları paylaşmaktadır. Hartunian’ın son durağı Yeni Dünya olacaktır. Kendilerini Ellis Adasında bulurlar…

Sait Çetinoğlu

[1] Vahakn N. Dadrian, İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Çev. Ali Çakıroğlu, Belge Y. 2007, s 134

[2] Mehmet Bilgin, Karadeniz’de Postmodern Pontusculuk, Doğu Kütüphanesi, 2007, s 87-88, 2008

saitcetinoglu.com/ermeni-soyki

Luviler kimdir? Luviya neresidir? Luvilerle ilgili bilimsel gerçekler nelerdir?

Luviler son yıllarda hakkında en çok araştırma yapılan konulardan biri ve doğal olarak onların kimliğini merak edenlerin sayısı da hızla artıyor. Peki Luviler kimdir? Luviler bir halktan mı ibarettir, halklardan mı oluşmaktadır? Luvi halkları hangileridir? Mevcut dilbilimsel ve arkeolojik bulgulara göre Luvilerin tanımı nedir? Luviler sözcüğünün sözlükteki karşılığı ne olmalı? Ne yazık ki bugüne dek onlarca kitap yazılan konuda tek bir tanım yer almadı. Açığı kapatmak da bize düştü:

Luviler: Hititçe metinlerde yer alan Luvice dilini (ya da Hititçe Lehçesini) konuşan Anadolu insanlarıdır. Daha ziyade Güney Anadolu ve Batı Anadolu'da yaşayan insanların bu dili konuştukları tespit edilmiştir.

Hitit coğrafyasında bulunan çiviyazılı metinlerde Luvice lehçesine yoğun şekilde rastlanmaktadır.

Hattuşa'daki Çivi Yazılı Tablet arşinden çıkan bir tabletin metni, Luvice dahil yedi farklı dilde yazılmıştır. metinlerden anlaşıldığı kadarı ile Luvice tıpkı Hititçe gibi Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu dilleri grubuna dâhildir ve aralarında büyük benzerlik olması dikkat çekmektedir.

Luvice konuşan insanlara Luviler denilmektedir ama insanların tek bir etnik kökene sahip olup, olmadığı konusu belirsizdir. Dolayısı ise Luviler tanımı şimdilik söz konusu dili konuşan insanlar topluluğu ya da topluluklar ile sınırlıdır.

Bilimsel veriler ışığında Luvilerin tanımı; "Hititler döneminde Luvi dilini konuşan Anadolu insanlarından oluşan halk veya halklar"dır.

Luvilerin en kötü ihtimalle M.Ö. 2300'den itibaren Anadolu'da oldukları kesindir. Ancak bu tarihte veya öncesinde Anadolu'ya başka bir yerden mi geldileri yoksa çok daha erken tarihlerden itibaren burada mı oldukları da belirsizdir.

Bu bilgiler dışındaki tüm açıklamalar şimdilik varsayımdan ibarettir, tahminlere dayalı olasılıklardır ve bilimsel tutarlığı söz konusu değildir.

Luvi kelimesi Hititçe'de ışık anlamına gelen LU kökünden türemiştir ve muhtemel karşılığı "Işıtan" olmakla birlikte "Işık İnsanı" olarak yorumlanmaktadır.

Luviya, günümüz tanımı ile Luvice konuşan insanların yaşadığı yerler anlamına gelmektedir. Ancak Hititler Luviya derken belirli bir bölgeyi ya da herhangi bir yeri değil, Luvice konuşanların bulunduğu yerleri kast etmişlerdir. Yani Hitit coğrafyasında Luviya diye adlandırılan bir yer yoktur.

Geç Hititler döneminde özellikle Hitit Kanunları’nda Luviya teriminin yerine Arzava terimi kullanılmasından yola çıkarak, Luviya denilen yerin Batı Anadolu’daki Arzava ülkesi olduğunu savunan akademisyenler vardır ancak bölgenin daha geniş olma ihtimalinin büyüklüğü de aşikardır

Bu bilgiler dışında şimdiye dek tüm yazılan, çizilen ve savunulan görüşler sadece varsayımdır.,

Varsayımlar önemsiz değildir. Bilimsel bilgiye ulaşmanın ilk adımı varsayımlar üretmektir. Ki arkeolojikhaber olarak, en uçarı varsayımlara bile haberlerimizde yer veriyoruz.

Ancak varsayımların bilimsel temelli yanları kadar uçuk kaçık yanları da var ki pek çoğu, doğurduğu faydadan kat be kat fazla bilgi kirliliği üretmektedir.

Bu nedenle biz bu tanımlarımıza varsayımları eklememeyi tercih ettik.

Şu var ki ortalıkta Luvilerle ilgili dolaşan tüm varsayımlar içinde kayda değer tek efsane "Luvilerin gizemli bir halk ya da halklar" olduğudur.

En azından şimdilik...

Yaşar İliksiz
arkeolojikhaber.com/haber-luvi

Dersim‘in Tarihi Süreçteki İsimleri – Düzgün Arslan

15 Kasım 1937 de Elazığ Buğday Meydan’ında asılan Seyit Rıza, Usenê Seydi, Aliyê Mırzê Sıli, Fındıq Ağa, Usenê Seyd Rızay, Ali Ağa, Hesenê İvraimê Qızi anısına Desim tarihi ve tarihi sürecle ilgili bir sunum düşünmüştük. Ben 1937 öncesini, H. Dursun ise 1937 ve sonrasını anlatacaktı. Olaylar tersinden geliştigi için bu sunumu yapamadık.

Bu ara yapmış olduğum araştırmalarda elde etmiş olduğum bazı bilgilerin, tartışmaya açık olmak kaydıyla, kendime saklamakla doğru olmuyacağını düşündügüm için, almış olduğum notları, kısacada olsa sizlerle paylaşmak istedim.

Bugünkü yazımda sizlerle Desim‘in tarihi sürecte almış olduğu isimlerini paylasacağım. Elde ettiğim veriler sonucu, bu corafyada hemem hemen tüm uygarlıklar gelmiş ve belli izler bırakmışlardır. Bu izler Sümer uygarlığına kadar uzanmaktadır. Bu süreç içinde hemen hemen her uygarlık bu bölgeye kendine uygun sekilde bir isim takmıştır. Ben bu çalışmada öğrendigim isimleri hem düsündürücü hem de ileriye yönelik daha çok araştırmak ve okumak sorumluluğuna kapıldım. Belki tekrarlamakta yarar olacaktır: Bu yazıda yorum ve düsüncelerimi değil, sadece tarihi sürecte bu bölgede olan biteni yalın haliyle ortaya koymak istedim.

Daiaini yörenin bilinen en eski adlarında olduğunu söyler.( F. Schrader Atlas de geographie Historique, Paris 1898)

Daranalis yüzyıllarca kullandığı anlasılmaktadır der ( Prof. Dr. W.M Ramsay. Anadolunun Tarihi Coğrafyası)

Derxene (Derksen) Tercan ilcesinide kapsayan bir kantonnun ismi olarak karsımıza çıkmaktadır. Hatta Strabonun (Coğrafya) sındaki bir dipnotolarak Tercanın ismi olarak vurgulanır. ( Geographi de Strabon C 2 Paris 1873)

Daranalis, adı bazı kaynaklarda Daranisse, olarak gecer. (Joseph Sandalgian Histojre documentair de I Armenie 1917)

Kimi yerli haritalarda göre (Daranalis) altına onun bir varyantı olarak (Daranalik) adıda eklenir. (Dr. Hüseyin dağtekin Genel tarih Atlası hrt. 38)

İ.Ö 400 yılına kadar Pers kralı Dara’ya karşı isyanlar sürer. Dara Dersim bölgesinide feth eder. Tuncelinin Daranalis adıyla anılması, Dara ile iliskili olabilir. ( Bilal Aksoy Tarihsel degişim sürecinde Tunceli sh.69)

Hattiler döneminde ( M.Ö III. bin) bu bölgeye İsuwa (Asuwa) olarak adlandırılar

Hititler ise Zuhma derler.

Asurlar ( M.Ö II binyılında) Kısmi Elazığ bölgesini içine alan , Dersim bölgesine Sophene derler. „Bir Asur bilimci olan Prof. Bedrich Hrozny bu dilin Hind-Avrupa dili olduğunu…. Hititçe’den eskiye dayandığını….Hind-Avrupa kökenli başka bir dilin Luwice’nin varlığı bilinmektedir. Anadoluda başta Hititler olmak üzere bir çok kavmi etkiliyen Luwilerin İ.Ö III bin yılında bu topraklarda yasadığını…‘‘ (Bilge Umar Türkiye Halkının ilk Çağ tarihi c 1 sh 38)

Urartular( M.Ö 900-600 yy) Dersim ve Elazığ yörelerine Supani diyorlar. Palin kalesi Urartular döneminden kalmaktadır. Bu kaleye Selcuklar Bağım derler. Bizanslılar Bagin (Baghin) olarak değiştirirler. Urartu Kralları bu bölgeye de EN.NAM adını vererek Valiler atamıştır. (Oktay Belli Urartular A.U C 1. sh. 145. 156. 185.)

Partheniya Bu isim ise Dersim’de çok uzun yıllar yaşatıldı. Hepahisto, Hezidos, Homeros, Herodot, Strabon, Dersim’i Parteniya olarak dinlendirmişlerdir. ( Turabi Saltuk Zaman döngüsünde Dersim sh.22)

Eski çağlardan beri farklı kavin ve boyların istilalarına uğrayan Tunceli hevalisi VIII yy da adından söz ettiren Mamikon boyunun etkiligindeydi. Tuncelinin eski adlarından biri olup, halk arasında halen kullanılan ‚‘Mameki‘ adının ‚Mamikon‘ ya da ‚‘Mamikonyan’lılar ile iliski oldukları sanılmaktadır. (Bilal Aksoy a.e sh.107)

Dersim isminin Derksen ( Der xene) isimleriyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Fars kültüründen etkilenerek Dersim’e dönüsüldügü düsünülmektedir.

Osmanlı verileri incelendiginde Dirsimli, (Dirsimlü) Disim, Disimli, (Disimlü) adlandırılmasına rastlanmaktadır. (Dersiam)

Arthur Ungnad’a göre Tunceli ve cevresi İ.Ö 2200 lerde Subartu’lar Ülkesiydi. Murat Nehrin en eski adıda Subartulardan kalmadır der.

Kalan etimolojik kökeni ‚ <<kal>> farscadaki çoğul eki ‚ <<an>> eklenmektedir. Birileri bunun Moğolların çin dilinde aldıklarını söylese bile bu yinede dil birligini sağlamıyor.

Kal <<gal>> veya <<Khal>> Sümercede Kuvetli anlamı, Dersim bölgesinde ise yaşlı İnsanlar için kulanılmaktadır.

<<Kalu>> Sümerce sözü dinlenen yaşlı insanlar için kulanılır.

Ve Tunceli herkesin bildigi bir isim << Tunc- eli>> iki kelimeden oluşur. Sizlerin üstünde her zaman Tunc elim vardır manasını tasır.

Asıl önemli olan, tarihi sürecte bütün tarihi uygarlıkların istılasına uğramış, en çokta Pers Kültür hegomanyası altında kalmış, kültürel olarak kendini halen Anadolu topraklarından, has özeliklerini korumuş. Katliamlar, zulümler ve yenilgilere rağmen tekrardan ve tekrardan ayağa kalkıp kendi farkındalığı üzerinden yol yürümesi, kendi iç dinmiklerinden veya tutculuğundan fazla başka bir seyim olması gerekir. Burada dikkatle incelenmesi gereken konu, bu toplumum, nasıl oluyor ki,kendi öz ekseninde halen varlığını sürdürüyor olmasıdır. Bu sadece inanc eksenli ve toplumsal dinamiklerin homojenligi üzerinden ifade edilemiyecegi nin, daha degişik etkenlerin var olması gerektiği düşüncesindeyim.
dersimmeclisi.com/tr/dersimin-

Tarihi keşif ile uzayda ilk kez nükleer fisyon görüldü

Bir süre önce uzayın derinliklerinde daha önce görülmeyen bir keşfe imza atıldı. Bilim insanları yıldızlar arasında meydana gelen nükleer fisyonun ilk belirtisini keşfettiklerini açıkladı.

donanimhaber.com/tarihi-kesif-

Astare şa boosted
Astare şa boosted

📃 Interview by @hawzhin_azeez with our #YPJ Information and Documentation Office:

“So for us, our resistance and our efforts to prove that #revolution is possible are something we see as our responsibility towards all #women worldwide.”

#jinjiyanazadi #WomenLifeFreedom

nlka.net/eng/ypj-on-societal-t

Kendilerini kopyalayabilen DNA nanabotlar geliştirildi

Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir ekip, doğru koşullar altında şaşırtıcı bir şekilde süresiz olarak kendini kopyalayabilen DNA tabanlı yeni bir nanobot geliştirdi.
donanimhaber.com/kendilerini-k

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.