NASA, Samanyolu dışından gelen "beklenmedik ve açıklanamayan" bir sinyal tespit etti
Gökbilimciler tamamen başka bir şey ararken hayret verici unsura rastladı
Bursa’da Bulunan Geometrik Desenli MozaikYazar:
MS 4. yüzyıla ait Geometrik Mozaik, Mudanya’da Myrleia antik kentindeki bir Roma villasının tabanını süslüyordu.
https://arkeofili.com/bursada-bulunan-geometrik-desenli-mozaik/
Irkçılığın ürediği bataklık: Kemalizm
Vahdettin İnce, Türkiye'deki ırkçı pratiğin doğrudan Avrupa faşizminden değil daha özel şartlarda oluşan Kemalizm bataklığından güç aldığını vurguluyor.
Vahdettin İnce https://www.haksozhaber.net/irkciligin-uredigi-bataklik-kemalizm-171252h.htm
Ezber bozan araştırma: Evrim sanıldığı gibi rastgele olmuyor! https://www.cumhuriyet.com.tr/bilim-teknoloji/ezber-bozan-arastirma-evrim-sanildigi-gibi-rastgele-olmuyor-2162164
Kastamonu’da Bulunan Tanrıça-Azize Mozaiği https://arkeofili.com/kastamonuda-bulunan-tanrica-azize-mozaigi/ @arkeofili aracılığıyla
Muğla’da Bulunan Apollon Mozaiği https://arkeofili.com/muglada-bulunan-apollon-mozaigi/ @arkeofili aracılığıyla
Gazze Savaşı: İsrail’in sekiz soykırım yöntemi (Orta Doğu’nun Gözü)
Alain Gabon
Üç ay sonra, nüfusa, altyapıya ve evlere benzeri görülmemiş bir yıkıma neden olan Gazze’nin bombardımanı durdurulamaz görünüyor.
Ne ABD’nin sivil kayıplarını sınırlamaya yönelik uyguladığı baskı , ne petrol ambargosu , resmi diplomatik ilişkilerin geçici olarak kesilmesi gibi ortak eylemler üzerinde anlaşamayan Arap devletlerinin söylemleri durdurulamadı, hatta durdurulamadı. İsrail’in Gazze’ye yönelik ılımlı saldırısı. BM kararları ve kitlesel küresel protestolar da etkisiz kaldı.
Ne kadar inanılmaz görünse de, milyonlarca Filistinlinin kaderini yalnızca iki adam belirlemeye devam edecek gibi görünüyor: İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve ABD Başkanı Joe Biden.
İsrail, harekâtının muhtemelen başka bir ateşkes dönemi olmaksızın aylarca süreceğini söyledi. ABD’nin talep ettiği gibi saldırıyı etkisiz hale getirmek veya sivil kayıplarında önemli bir azalma sağlamaktan çok uzak, Filistinlilerin hayatlarıyla ilgili endişelerden çok, daha geniş bir bölgesel savaş ve Washington ve Tel’deki uluslararası desteğin bozulması korkusuyla. Aviv – İsrail, tam tersine, Kasım ayındaki kısa ateşkesten bu yana saldırılarını yoğunlaştırdı.
İsrail’in zaten bir dizi savaş suçu işlediğine şüphe yok. Onlarca yıldır bu alışkanlığı geliştiren ve besleyen bir devlet için bu hiç de şaşırtıcı değil; hatta İsrail’in etnik temizlik üzerine kurulduğunu hatırladığımızda bu hiç de şaşırtıcı değil .
Savaş suçları, Yahudi olmayanlara karşı ayrımcılık ve uluslararası hukuka saygısızlık, 1948’deki kuruluşundan bu yana, hatta Irgun ve Haganah gibi Siyonist paramiliter grupları hatırlarsak daha öncesinden beri İsrail’in DNA’sının bir parçasıydı . Ancak İsrail’in gerçekleştirdiği katliamların hukuki anlamda soykırım düzeyine çıkıp çıkmadığı sorusu artık tartışma konusu.
Neyin soykırım teşkil ettiğine dair pek çok yanlış anlama vardır; bunlardan en önemlisi, zulmün soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, zulmün Holokost ölçeğine ve düzeyine ulaşması veya neredeyse tüm bir halkı veya nüfusu yok etmesi gerektiğidir. Durum bu değil.
soykırımın tanımı
Soykırım Sözleşmesi’nin II . Maddesine göre soykırım, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir varlığı tamamen veya kısmen yok etmek amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri anlamına gelir: grup üyelerinin öldürülmesi; fiziksel veya zihinsel bütünlüklerine ciddi zarar verilmesi; Grubun yok edilmesini amaçlayan yaşam koşullarına kasıtlı olarak boyun eğmek; doğumları önlemeye yönelik önlemler; çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi.
İsrail’in Gazze’deki eylemleri ve bunların tüm sivil nüfus üzerindeki korkunç sonuçlarının yanı sıra, İsrail devlet yetkililerinin mümkün olan daha fazla sayıda Filistinliyi ortadan kaldırmaya veya en azından onlara zarar vermeye yönelik kasıtlı niyetleri kuvvetle ima eden tekrarlanan açıklamaları , çıtanın uzun süredir yürürlükte olduğu konusunda çok az şüpheye yer bırakıyor. ulaşıldı ve aşıldı. Pek çok yetkili , gazeteci ve sivil toplum üyesi bu durumu kamuoyu önünde soykırım olarak nitelendirdi.
Bazı çekincelere rağmen akademisyenler , avukatlar ve hatta Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin eski savcıları arasında soykırımı gözlerinin önünde gerçekleştiğinde kesinlikle tanıyabilecek bir fikir birliği ortaya çıkıyor gibi görünüyor .
Tarih bize bir grup insanı yok etmenin veya bir nüfusu azaltmanın birçok yolu olduğunu öğretti. Ancak İsrail’in 1948’den bu yana süren soykırım kampanyası çeşitli özelliklerle tanımlanıyor: devam eden doğası, “ağır çekim” soykırım ile vahşi katliam dalgaları arasındaki çeşitlilik ve zengin kitlesel ölüm teknikleri dizisi.
Şu anda İsrail tüm bu ölüm yöntemlerini sistematik ve metodik bir şekilde birleştirerek korkunç sonuçlar doğuruyor. Birleşik Krallık ve diğer ülkelerde terör örgütü olarak yasaklanan Hamas’ın 7 Ekim saldırısına devletin verdiği yanıtta birleşen en az sekiz soykırım tekniği tespit edilebilir.
Öyle görünüyor ki İsrail, yavaş çekimdeki soykırımını yepyeni bir vahşet düzeyine taşımak için bu fırsatı değerlendirdi.
Sekiz teknik
1. Onları öldürün : Filistinlileri ayrım gözetmeksizin bombalamak (burada medyanın ilgisi, ABD gibi müttefiklerin baskısı ve uluslararası protestolar İsrail’i dizginlemede bir miktar etkili olabilir). Her ne kadar İsrail sivilleri korumak için önlemler aldığını iddia etse de sahadaki gerçeklik durumun böyle olmadığını gösteriyor; mağdurların çoğunluğunu savaşçı olmayanlar oluşturuyor . Okullar, hastaneler ve apartmanlar doğrudan hedef alındı.
2. Onları aç bırakın : Bu, su ve yiyecek kaynaklarının tıkanmasıyla yapılır. Yine yeni bir şey yok; Bu, uzun zamandır Filistinlileri en temel hayati kaynak olan sudan mahrum bırakmayı amaçlayan uyumlu ve organize İsrail politikasının bir parçasıydı .
3. Onları tıbbi bakımdan mahrum bırakın : İsrail, hastaneler de dahil olmak üzere tıbbi altyapıyı yok ederek , kurtarılabilecek birçok kişinin tedavi edilmeyen yaralanmalardan ölmesini sağlayarak kayıpları en üst düzeye çıkarıyor.
4. Hastalıkların aralarında yayılması : Tıbbi altyapının çöküşü, felaket yaşam koşullarıyla birleşerek hastalıkların yayılmasını kolaylaştırdı ve bu da yeni bir ölüm dalgasına yol açma riski taşıyor.
5. Zorla sınır dışı etme yoluyla onları tüketin : İsrail, Ermeni soykırımından ilham alarak , bitkin ve çoğu zaman yaralanan insanları sözde “güvenli” bir bölgeden taşınmaya zorlamak için önce Gazze’nin kuzeyinden güneye, sonra da güneye zorla yer değiştirmeye başvuruyor. başka bir. İsrail tarafından yayınlanan bir ızgara haritası, güney Gazze’yi yüzlerce küçük bölgeye ayırıyor ve insanlar, bombalardan kaçınmak için kısa sürede aralarından hareket etmek zorunda kalıyor.
6. Çevrelerini yok edin : Gazze’de yaşananlar gerçek bir çevre katliamıdır . Sürdürülebilir kirlilikten askeri mühimmatlara kadar uzanan çevre tahribatının boyutu çok büyük ve gelecek nesilleri etkileyebilir.
7. Toplumun atomize edilmesi : Hamas’la mücadele bahanesi altında hükümet ve idari yapıların sistematik olarak yok edilmesi, Filistin toplumunu bozdu. İsrail, Gazze’de yaşayan 2,3 milyon kişinin çoğunluğunu yerinden ederek onların sosyal bağlarını koparıyor; Gelecekte bir toplumu nasıl yeniden yaratabilecekleri belli değil, özellikle de İsrail’in tüm sivilleri Hamas’a bağlamaya çalışması ve öngörülebilir bir gelecekte bölgenin ve kaynaklarının kontrolünü elinde tutma niyetinde olması nedeniyle.
8. Ruhlarını kırın : İsrail onlarca yıldır halk arasında umutsuzluk ve çaresizlik duygusu yaratmak için psikolojik savaş kullanıyor. Bu stratejinin en savunmasız olanlar için yıkıcı derecede etkili olduğu kanıtlandı: Gazze’deki çocukların çoğu, mevcut saldırıdan önce bile şiddetli depresyondan ve intihar düşüncesinden muzdaripti. İsrail onların tedavi görmesini neredeyse imkansız hale getirdiği için çoğu uzun vadeli travma yaşayacak.
Yukarıda sözü edilen sekiz yöntemin tümü toplu cezalandırma biçimleridir ve savaş bugün sona erse bile sonuçları en az bir nesil sürecektir.
Alain Gabon
Alain Gabon, Amerika Birleşik Devletleri’nin Virginia Beach kentindeki Virginia Wesleyan Üniversitesi’nde Fransız çalışmaları doçenti ve yabancı diller ve edebiyat bölümünün yöneticisidir.
www.legrandsoir.info
Başpiskopos Adday Şer ve Kildanilerin Siirt’te toplu katliamı
Siirt şehri, Bitlis’in güneybatı yönünde 50 km uzaklıkta, Mardin’den 4 günlük yürüyüş mesafesindedir. Botan nehrinin, Sason dağlarının güney yamaçlarında oluşturduğu güzel bir vadi’de bulunur. Bağlar, bademlikler, incir, nar ve fındık ağaçları ile iki katlı evler inşa edilmişlerdir. Bu bir tür alçıdır ve evlerin nemli ve kırılgan olmasını sağlar.[1] Uzaktan beyaz evleriyle şehrin güzel bir görüntüsü vardır. Ama bunlar genellikle haraptır ve lağımlar açıktan, yollarda akar.
Siirt sancağı 60.000’den fazla Hıristiyan barındırır. Bunlardan 25.000 Ermeni Havari’dir.[2] 20.000 Yakubi, 15.000’i Kildani bazı Süryani Katolik ve Nasturi vardır. Şehrin nüfusu 1914’te yaklaşık 7442 kişi olarak belirlenmiştir. 3320’si Kürt, 4032 (423 aile) Ermeni’dir. Bu sonuncuların iki kilisesi vardır. Havarilerin Aziz Taddeus ve Katoliklerinki Barthelemeos (ikisi beraber Tatyus Partoğomyos)’a adanmıştır. Bir de Protestan tapınağı vardır.[3] Ermeni topluluǧu piskoposluğu komşu Aziz Agop manastırında yerleşmiştir. Bu sayılar diğer toplulukları hesaba katmıyor. Halbuki Siirt Merkez kazası 36 köyü kapsar. Çoğunluğu Kildani ve Yakubi’dir. Bu kazadaki 12.000 Hıristiyan’ın en az 7.000’i Kildani’dir. Çoğu köylüdür. Siirt Kildani topluluǧu başpiskoposu Adday Şer’in sorumluluğundadır. Bu din adamı Musul Dominikan papazlarının eski bir öğrencisidir. Tarih üzerine önemli araştırmaları olan ünlü bir bilimadamıdır.[4] Fransız Dominikan ruhbanlarının Siirt’te bir evi vardır. Ayrıca bir manastır ve iki okul (kızlar ve erkekler için), (Presentation) rahibelerinin şehirde dört Hıristiyan kadının yardımı ile idare ettikleri bir yetimhaneleri de vardır.
21 Kasım 1914’te Osmanlıların 1. Dünya Savaşına girişinden üç hafta sonra üç misyonere: Michel de Boisset, Luwiza Sayıǧ ve Chariot, Fransa’ya dönmeleri emredilmiş ve onlar da okulları ve yetimhaneleri Osmanlı tebası ruhanilere ve öğretmenlere terk edip giderler.[5] Yönetim Lübnan’da[6] Şarfe Manastırını yönetenin kardeşi Süleyman’a geçer. Osmanlı tebası altı rahibe Siirt’te kalırlar. Misyon kilisesi cami olur, okul ise askeri mağaza olur. Artık yetimler ve rahibeler ise polisin tacizine maruz kalmaktadırlar.[7]
Mayıs 1915’te bir Kürt topluluğu Siirt’e yönelir. Başpiskopos Adday, mutasarrıf Hilmi bey’e 500 lira sunar. O da Kürtleri uzaklaştırır. Belediye başkanı Abdülrezzak bir çok Kildani ailenin dostudur. Bu tarihlerde makamından azledilir ve kini olan Hami efendi atanır. Söylentilere göre bazen Kürtlerin gelişi bazen da askerlerin gelişi haber verilmektedir.
Siirt katliamları 5 Haziran 1915’te birdenbire Cevdet ve kasap taburlarının gelmesi ile başlar. Aslında ordusu Siirt’te çok kalmaz Bitlis’e doğru yol alır. Halil’in [Enverin amcası Halil Kut] 5. Hareket bölüğü ile birleşen Cevdet, Bitlis’i kuşatır. Haziran ortasında orayı yıkar ve Hıristiyan halkı yok eder.
Sağ kalanların anlattığına göre, bu ordunun varlığı Ermeni evlerine hücuma imkan vermiş ve böylece başlatılan olaylar daha sonra alışılmış seyrine varmış. Fransız Dışişleri Bakanlığına daha sonra sunulan bir raporda (16 Ocak 1918’de) Basra’daki Fransız konsülü bir Kildani’nin anlattıklarını nakleder. Ona göre katliam şöyle gelişti: “Siirt’teki Kildani topluluǧunu tamamen yok olmuş farz edebiliriz. Aslında resmi kayıtlar 767 insanın adını bildiriyorlardı. Ama bunlar şehrin bir saat uzağındaki bir tepenin yamacında bir günde kurşuna dizilenlerdir. Sokaklarda ve evlerde öldürülenlerle sayı çok artar. Katliamlar bir aydan fazla sürdü. 1915 Mayıs ortasında başladılar ve Haziran’da ancak bitti. Hiç kimse kurtulmadı. Çeteler şehirdeki Hıristiyanların Kürtler ise köylerdekileri yok ettiler.”[8]
İ. Armalé’nin anlattıkları papaz Na ‘im’in sağ kalan Kildani’lerden topladığı bilgiler ışığında Siirt Hıristiyanlarının yok ediliş safhalarını canlandırabiliriz.[9] Alışılmış şema uyarınca 5 Haziran’dan itibaren askerler evleri talan ettiler. İleri gelenler tutuklandı. Aralarında önemli ailelerden Mansur, ‘Abbuş, Kındir, Nasri, Sa ‘do, Hikari’ler vardı. Din adamları da tutuklandı yalnız piskopos Adday kaçabildi ama sonunda yine de öldürüldü.[10] Çeteler tarafından kışlalara doldurulup elbiseleri çıkartılmış. Çete birlikleri asker kaçaklarından oluşturulmuştu, bu kaçaklar eşkıya milisini oluşturmak için gizlendikleri yerlerden gelmişlerdi. Siirt’in Müslüman ileri gelenleri onları yönetmekteydi. Milislerin silah olarak bir kılıçları vardı. Dört gün boyunca tutuklulara işkence edilir. 8 Haziran Salı günü Dominikan evine saldırılır, askerler istila eder ve talan başlar. Müdire rahibe Suzan dövülür, birçok genç kız kaçırılır. 9 Haziran’da 7’şer kişilik gruplarla tutuklular, 100 kadar çete eşliğinde Siirt’in bir saat uzağında Zaryebe vadisine[11] götürülürler. Mardin’den Mar Afrëm Manastırı´ndan bir Süryani Katolik din adamı kısa bir vaaz verir, insanları İsa imanı içinde ölmeleri için dua eder. Daha sonra hepsi boğazlanır.
Dipnotlar:
[1] V. Cuinet os. Ct. Vol 2 s. 601.
[2] R. Kevorkian os. Ct. S. 502.
[3] Age. s. 503.
[4] Daha geniş bilgi için bkz., Kuroš Hërmëz Nazlu, Ünlü Asurlar´dan (Kildaniler´den, Süryaniler´den) Seçmeler II, Nsibin Yaynevi, Södertälje, 1996, s. 23-32; Analecta Bollandiana, C. 83, 1965, Brüksel. [ed.]
[5] J. M. Mérigoux (Va a’ Ninive) Irak ile dialog Musul ve Hıristiyan köyler (os. Cit pp 459-461).
[6] Al-quşara (tercüme B) s. 386.
[7] J.M. Mérigoux op cit s.460.
[8] MAE A. 394-3 Ermeni katliamında Kildani halkının kurbanları ss. 186-194.
[9] J. Na ‘im, Türklerin Katlettiği Asur–Kildaniler ve Ermeniler, os. cit pp 48-96 , ss. 57-58’de Siirt’teki talan ve katliam’ı yöneten ve uygulayan Müslüman ileri gelen ve resmi görevlilerin bir listesi yer alır. [Na ‘im’in listesinde yağmacı ve cellatların başlıcaları olarak yer alanlar: Kaymakam Hilmi, jandarma kumandanı Hamdi, belediye başkanı Hami, belediye görevlisi Emin Basri, Fathullah Efendi, tüccar Hacı Abde Musulli, tüccar Fardo´nun oğlu İbrahim, Fardo’nun yeğeni Aziz´in oğlu Hacı Ömer, Molla Hıdır, Molla İlyas, Hacı İbrahim Hasene, Hamit Ağa ve dört oğlu, Hamdi´nin oğlu Hacı Memed. Ed]
[10] Bkz., Anı 31.
[11] Günümüzde Siirt´te ünlü Kasaplar Deresi. [ed.]
Kaynak: Yves Ternon: Mardin 1915 bir yıkımın patolojik anatomisi, Belge 2013, s 404-407
https://tarihvetoplumlar.com/baspiskopos-adday-ser-ve-kildanilerin-siirtte-toplu-katliami/
Zilan Katliamında ben Diyarbakır'da askerdim. Diyarbakır'dan bölgeye sevk edilen askeri birliklerin içinde bende vardım. Bölgeye intikal ettiğimizde katliam yeni yapılmıştı. Bizler firar edenler ya da katliamdan kurtulup gizlenenlerin bulunması ile görevliydik. Çakırbey köyünde bu amaçla arama tarama yapıyorduk. Daha önce katledilen ve yakılan köyün yıkıntıları arasında sağ kalan insan arıyorduk. Aramalar neticesinde iki kişi bulundu. Her ikisini de alıp komutanın yanına getirdiler. Bizler de arama faaliyetini tamamlayıp orada toplandık. Yakalananlardan biri 80'lik ihtiyar bir adamdı. Diğeri ise, halinden doğumunun çok yakın olduğu belli olan hamile bir kadındı.
Komutan, yaşlı adama bir, iki tekme atıp;
- Bu adam zaten gebermiş, iki kişi kadının kollarından tutsun, dedi. îki asker daha önce gördüğü dehşetin de etkisiyle tir tir titreyen zavalı kadının kollarından tuttu.
Komutan;
- İçinizde bu kadının karnını deşip p!çini çıkaracak bir gönüllü biri çıksın diye bağırdı.
Bir kaç kez seslendi, askerlerden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine, bu işi gerçekleştirecek kişiye 40 gün mükâfat izni var dedi. Bir asker gönüllü olarak çıktı. İki kolundan kıskıvrak tutulmuş zavallı kadının karnını süngüyle yardı. Kadıncağız hemen ö!dü. Çocuk yaşıyordu.
Komutan;
- Bakın bakalım p!ç, erkek mi kız mı diye sordu. Asker erkek diye cevapladı,
Komutan;
- O p!çin erkek olduğunu tahmin etmiştim, dedi.
Asker çocuğu da süngüleyip öld*rdü.
📚 Kemal Süphandağ - Hamidiye Alayları, Zilan Katliamı ve Hoybun Örgütü s.432
DSÖ Filistin Temsilcisi: Hayatımda hiç bu kadar çok ampute vakasına şahit olmadım https://bianet.org/haber/dso-filistin-temsilcisi-hayatimda-hic-bu-kadar-cok-ampute-vakasina-sahit-olmadim-290357?utm_source=dlvr.it&utm_medium=mastodon
HAKKIMIZDAYAZARKATILIMİLETİŞİMDESTEKGİZLİLİK
Hatay’daki Daphne (Harbiye) Antik Kenti’nde bulunan Büfe Mozaiği veya diğer adıyla Ganymedes Mozaiği MS 3. yüzyıla tarihleniyor
https://arkeofili.com/hatayda-bulunan-bufe-mozaigi/
3 Bin Yıllık Ulusları İmha Edip ‘Kurtuluş Savaşı’ Yalanını Uydurdular
Tamer Çilingir
Resmi tarihin sayfaları 1923 yılında yeni cumhuriyetin, “vatan” için verilen şehitler bedeli, “yedi düvele” karşı yürütülen bir “ulusal kurtuluş savaşı” verilerek kurulduğunu anlatır. Ne “kahramanlıklar” yaşanmıştır, “vatan” sevgisiyle, darmadağın olmuş Osmanlı’nın tüm kurumlarına rağmen, “halk” olağanüstü bir direniş göstermiş ve “vatan topraklarını” düşmanlardan kurtarmıştır.
Öncelikle bu “vatan” toprakları coğrafi olarak neresidir?
Örneğin 1912 Balkan Savaşı’nın ardından Balkanlarda büyük bir toprak parçası kaybetmiştir Osmanlı. Ve daha öncesinde Arap yarımadasındaki, Afrika’daki, kuzey cephesinde Kafkaslardaki birçok toprak parçası artık Osmanlı toprağı değildir.
Yani savaşlar sonunda elde kalan son toprak parçası kutsal “vatan” toprakları olarak kabul edilmiştir. Sonuç itibariyle vatan toprağı diye adlandırılan coğrafya, savaşlar sonunda kaybedilenler değil, elde kalandır.
Bir mecburiyet sonucu çizilen bu “vatan” topraklarına kutsallık sağlayan ise resmi tarihe göre uğruna ödenen bedellerdir.
Oysa Balkan Savaşları’nda, sonrasında 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda yüz binlerce Osmanlı askeri hayatını kaybederken, bu “kutsal vatan” toprakları için “yedi düvele” karşı yürütüldüğü iddia edilen “kurtuluş savaşında” kaybedilen asker sayısı 10 bini geçmez. (Kimi kaynaklarda 40 bine kadar çıkartılır bu rakam)…
Dahası, Anadolu’ya giren Yunan ordusuyla yürütülen savaşın büyük bir bölümü çeteler tarafından sürdürülmüş, müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin Kemalistlere destek vermesini sağlayan ise vatan sevgisi değil, Ermeni Soykırımı ardından gasp edilen mal ve mülkü koruma derdidir.
Sevr’in hayata geçmesi halinde Ermenilerin devlet kurması ve Yunanların Anadolu’ya girmesi gündeme geleceğinden, eşraf ve ayanı (büyük toprak sahipleri, yerel tüccarlar, ileri gelenler) bir telaş sarmıştır. Öyle ya katledip mallarını mülklerini gasp ettikleri Ermeniler, geri gelmeleri halinde hem hesap soracak, hem de mallarını ve mülklerini geri alacaktır. İşte eşraf ve ayanın Kemalistlerin yanında olma gerekçeleri budur. Onların vatanı, gasp ettikleri malları, mülkleri ve telaşa düştükleri canlarıdır.
Kısacası yeni koşullar altında istedikleri tek şey vardır; Ermenilerin geri dönmesinin engellenmesi.
Resmi tarihin beyler, hocalar sıfatıyla sıraladığı, haklarında şiirler, destanlar yazdığı “kurtuluş savaşı” kahramanları işte bu zevattır.
1. EMPERYALİST PAYLAŞIM SAVAŞI TÜRKİYE AÇISINDAN 1914′TE BAŞLAMIŞ, 1923′TE TAMAMLANMIŞTIR
1.Paylaşım Savaşı, tarih sayfalarında 1914’te başlayıp 1918′de bitmiştir diye yazılır. Ancak Türkiye açısından bu süreç 1923 yılında tamamlanır. 1918 Mondros Mütarekesi, ardından Sevr ile İtilaf devletleri Anadolu’ya girer ve Lozan’a kadar yaşanan küçük çaplı çatışmaların ardından aslolarak yaşanan diplomatik bir tartışma süreciyle 1. Paylaşım Savaşı, Osmanlı ve yeni adıyla Türkiye için de son bulur…
Tarih Anadolu’ya egemen olanlarca baştan aşağıya yanlış yazılır, Kurtuluş Savaşı diye adlandırdıkları süreç de 1923 devrimi de kocaman bir yalandır.
Evet, Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçekleşen bir burjuva devrimi vardır. Bu, 1908 Burjuva Devrimi’dir. Osmanlı (yeni adıyla Türkiye) kapitalist bir devlet olma yolunda geri dönüşü olmayan bir eşik atlar ve bu devrim aşağıdan müdahalenin ürünüdür. Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar, Türkler bu devrimi birlikte gerçekleştirirler; demokratik ve kapsayıcıdır.
İttihat ve Terakki liderliğindeki bu yeni rejim, devrimin yapılmasında önemli roller üstlenen Türk olmayan kesimlere kısa sürede sırtını döner ve 1913′ten itibaren diktatörlüğe dönüşür, Osmanlı “dünya savaşı” katliamına ortak edilir. Savaştan zaferle çıkan güçler, dünyayı paylaşmaya girişirler. Anadolu’nun İngiltere sponsorluğundaki Yunanistan tarafından işgal edilmesi de bu sürecin bir parçasıdır.
Ancak yaşanan kesinlikle bir “Kurtuluş Savaşı” değildir. Eğer imparatorluk içinde bir ulusun kopma mücadelesi olsaydı, belki o zaman bir ulusal kurtuluştan söz edilebilirdi. Ancak böyle bir durum söz konusu değildir.
İmparatorluğun son unsuru olan kesim, imparatorluktan kopamaz ancak onu ‘dönüştürebilirdi’. Üstelik böyle bir durum söz konusu olsaydı, yıllar öncesinden oluşagelen bir ulusal bağımsızlık ideolojisi ve hareketin var olması gerekirdi. Böylesi bir ideoloji ve hareketin var olmadığı bir ortamda akla gelen ilk soru ‘kime karşı kurtuluş Mücadelesi’dir.
Hareketi yürüten kadrolar, birkaç eksiğiyle İttihatçı kadrolardı. Bunların hepsi Osmanlı bürokratlarıydı ve İstanbul’dan tayin edilmişlerdi. Damat Ferit hükümeti dışındaki tüm hükümetlerce de desteklenmişlerdi. Öte yandan bu “kurtuluş savaşı” adı verilen süreçte Osmanlı zihniyetinin zayıflaması değil, güçlenmesi söz konusu idi.
Özetle resmi tarihte “kurtuluş savaşı” olarak adlandırılan bu süreç aslında 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın diplomatik düzeyde devam ettirilmesi, Yunan ordusuyla yaşanan sıcak savaş ve Osmanlı bürokrasisi içindeki hesaplaşmaydı. Üstelik başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarmayı amaçlayan hareketin hilafet ve saltanatın kurtarılması için de önünde iki engel vardı: Rumluk ve Ermenilik.
Ermeni Soykırımı ile Ermenilerden kurculunmuş olsa da, Sevr ile Ermenilerin yeni bir devlet kurmak üzere geri gelmeleri söz konusudur.
Bunun bir emperyalist dayatma olarak önlerinde durduğu çok açıktır ancak Osmanlı da mağlup olan karşı emperyalist cephededir ve savaşın sonucunda galip gelineceği umutları taşınmıştır.
ERMENİLERİN TALEPLERİ MEŞRUDUR
Öte yandan Ermeniler tehcire ve ardından büyük bir soykırıma uğratılmış, 1,5 milyon insan katledilmiş, mallarına, mülklerine el konulmuştur. Ermenilerin devlet talebi de, mallarını ve mülklerini geri isteme talebi de meşrudur. Emperyalistlerin dayatması denilerek, bu meşru talepleri ve haklarını yok saymak, ancak gaspçı zihniyetin hesap verme korkusundan kaynaklanmaktadır.
KAYBEDİLENLER… ASURÎ/NASTURİ/SÜRYANİLER
Bu arada aynı tarihler içerisinde tehcir edilen ve katledilen Ermenilerin yanı sıra diğer Hristiyan uluslardan Süryani ve Aramiler de payını aldı.
“Kurbanların sayısını tam olarak saptamak mümkün değil. Keldaniler hariç, katledilen Asur sayısı daha başından itibaren tartışmalıydı. Rudolf Strothmann kendine ulaşan verilere dayanarak konuya ilişkin şu açıklamayı yapıyor:
‘Asurlar 1915’ten bu yana 200 bin kurban verdikleri iddiasına dayanarak, taleplerinin dikkate alınmasını istiyorlar. Ulusal hükümetler ise çok cüzi rakamlar vererek, ciddi bir azınlık sorununun varlığını inkâr ediyorlar. Nasıl hesaplanırsa hesaplansın, kurban sayısı 100 bin ila 200 bin arasındadır.’
Gabriele Yonan1915/16 yıllarında Hakkâri dağlık kesimlerinde öldürülenlerin sayısını 20 ila 30 bin, Musul ve Dicle bölgesindekilerin sayısını ise 45 bin olarak veriyor. 1915 yılının sonbaharının son yıllarına kadarki mülteci sayısın 29 bin 512 olarak kaydediyor. Ayrı ayrı dönemlere ve tek tek olaylara ilişkin rakamlar veren Dietmar Winkler ise Asur / Nasturi / Doğu Süryanileri kapsayan toplam sayıyı dolaylı olarak ortaya koymuş oluyor:
‘1. Dünya Savaşı öncesi 150 bin olan sayının yaklaşık 70 bini Urmiyeyi terk edebildi, bunların da ancak 50 bini Mezopotamya’ya, İngilizlerin yanına geçebildi. Kurbanlar arasında metropolit, iki patrik, çok sayıda piskopos ve papazların büyük bir bölümü vardı.’
Winkler’in düşük, Stohmann’ın orta derecede ve Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin ölü sayısı, aralarındaki tüm farklılıklara rağmen (Winkler’in düşük rakamlarına, Keldani, Protestan ve Ortodoks kurbanların sayısını da eklemek gerekiyor) kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu gösteriyor.” (1)
İKİNCİ SOYKIRIMI RUMLARA KARŞI DÜZENLENDİ
Öte yandan ikinci ve en önemli engel ise Rumlar; özellikle de Karadeniz’deki Pontos/Pontus Rumlarıdır. (Karadeniz’de, Ermeni Soykırımı’nın ardından sıranın kendilerine geleceğini bilen Rumlar, daha 1916 yılından itibaren kendilerine yönelen katliam ve saldırı girişimlerini engellemek için örgütlenmeye başlamış ve bağımsızlık talep etmişlerdi. Ancak kendi içlerinde merkezi bir örgütlenme sağlayamayan ve kendine güvensiz bu hareket, emperyalist politikalar gereği yalnız kalacak ve Ermenilerden sonra ikinci bir soykırıma uğrayacaktır)
Bu noktada da, Kemalistler Karadeniz’deki çeteler aracılığıyla Pontos/Pontus Rumlarına yönelecek ve bu ikinci önemli engeli de ortadan kaldıracaktır.
19 Mayıs 1919 tarihi Karadeniz halkları açısından yeni bir tarihin başlangıcıdır. Bu tarihe kadar İttihat ve Terakki’nin 1915’te Ermeni Soykırımı ile başlayan ”Anadolu’yu Müslüman olmayanlardan temizleme operasyonu”nun Pontos Rumlarına karşı da bu kez daha ”deneyimli” olarak devam edeceğinin yani ”ikinci etap”ın başladığı tarihtir.
–353 bin Pontoslu Rum, 1919-1923 yılları arasında Mustafa Kemal’in emriyle
-Ölüm yürüyüşlerinde
-Mustafa Kemal’in sadık katilleri Topal Osman, İpsiz Recep gibilerinin oluşturduğu çetelerin işkence, ev ve köy yakmalarıyla
-Gemi kazanlarında diri diri yakılarak
-İstiklal Mahkemeleri’nin idam kararlarıyla katledildi.
–1 milyon 250 bin Pontoslu Rum 1923 Lozan Mübadele Anlaşması ile Anadolu’dan sürgün edildi.
–Bütün Karadeniz’de 1920′lerin başından itibaren hızla asimilasyon politikaları hayata geçirildi.
–Geride kalan Rumlar zorla Müslümanlaştırıldı/Türkîleştirildi, daha önce Müslümanlaştırılanlar da Türkîleştirildi.
–1921′de Mustafa Suphi ve yoldaşları yine Mustafa Kemal’in emriyle boğdurularak katledildi.
–Lazlara, Gürcülere ve Ermenilere (Müslüman Ermeniler/ Hemşinliler) Türkçe öğrenmeleri dayatıldı, şarkı sözleri, öyküleri, fıkraları Türkçeleştirildi. Türkçe dışındaki bütün diller yasaklandı.
– Şehir, kasaba ve köy isimleri değiştirildi, Türkçe isimler verildi.
–Her kesimden muhalifler istisnasız imha edildiler…
Bürokrasi içindeki hesaplaşma da, başlangıçta hilafet ve saltanatı kurtarma hedefini bırakıp hilafet ve saltanatın tasfiyesi ile sonuçlandı.
OSMANLI BÜROKRASİSİNİN ”MİLLİ BURJUVA” YARATMA MACERASI
Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist ilişkiler içerisine dâhil olmasıyla beraber, bu ilişkileri ekonomik alanda yürüten komprador burjuvaziyi esas olarak Rum, Ermeni ve Yahudi uluslarından kesimler oluşturmaktadır. Bu ise Müslüman ve Türk mülk sahibi sınıfların zaman içinde statü ve güçlerini yitirmesine yol açtığı ölçüde, Müslüman (Türk, Kürt, Arnavut vb.) milliyetlerle diğerleri arasında artan gerginlik ve çatışmaları doğuran başlıca neden olmuştur.
Ayrıca merkezi devlet bürokrasisiyle azınlıklara mensup bu kesimler arasındaki ilişki de baştan beri mesafeli bir ilişkidir.
“Özelikle 1908 devriminden itibaren, yaklaşık 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı’na kadar olan dönemde, siyasal planda İttihat ve Terakki partisi altında örgütlü bulunan modern bürokrasinin siyasal temsilini elde etmek için epey çalıştığı söylenebilir. Hatta Müslüman milliyetlerin geri itilmesi pahasına bu yıllarda geliştirilen ‘Osmanlı Milliyetçiliği’ ideolojisinin temelinde bu kaygının yattığını söylemek abartma olmaz” (2)
“Özellikle savaş yıllarında hız kazanan Müslüman Türk ve kaderini onlarla birleştiren Yahudi tüccarlardan ve esnaftan, hatta bizzat merkezi devlet bürokrasisine mensup mülk sahibi kesimlerden ”milli burjuvazi” oluşturma süreci, İttihat ve Terakki’nin ulaşabildiği taşra kent ve kasabalarda esas olarak ticaret ve bankacılık alanlarında anonim şirketler, kooperatifler, banka ve acentelikler oluşturma furyası biçimini almıştır.” (3)
İşte 1913′ten itibaren “Türk Milliyetçiliği” biçimine dönüşen, daha doğrusu netleşen İttihat ve Terakki ideolojisinin asıl dayanak noktası burasıdır. Ki bu ideoloji önce İttihat ve Terakki ardından da Kemalistlerce de savunulacak ve ulusal örgütlemeye evrilmiş Ermeni ve Rumların imhasına bu nedenle yönelecektir.
ANTİEMPERYALİST BİR SAVAŞ OLMAMIŞTIR
Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, 1. Paylaşım Savaşı’nın bir Türk – Yunan savaşı biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlara destek vermelerine rağmen, İngiliz emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin söz konusu olduğu koşullarda, bu desteğin 1921′den itibaren çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra İngiltere’nin temel siyaseti, Doğu’da Bolşevizm’in yayılmasını durdurmaktı. İngiliz desteği kalktıktan sonraysa Yunanların Anadolu’da barınma şansı yoktu.
İsmet İnönü Cumhuriyet’in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte:
“İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur” (4) der.
“Güçlü yönetimi merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir” (5)
Yani İngiliz ve diğer İtilaf devletlerine karşı bir kurtuluş savaşı verildiği bir uydurmadır. Yanında (Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen imparatorluğun bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi.
”Yedi düvelle savaş” bir masaldır. Zaten emperyalistler Anadolu’ya yerleşmek niyetiyle girmediler ve savaşmadan da çekildiler.
Çekilirken de Fransızlar Türklere, Yunanlara karşı kullanacakları silahları sattılar. Bazı Fransız subayların kurtuluş savaşı ordusu saflarında savaştığı dahi rivayet edilir. İtalyanlar da kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvveyi Milliye’ye yardım ediyorlardı.
Kazım Karabekir’in şu sözleri de çarpıcıdır:
“… İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra’dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni’den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul’da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir” (6)
Doğan Avcıoğlu’nun ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adlı kitabının bölümlerinden biri;
‘Emperyalistlere karşı çıkmadan anti-emperyalist savaş’ başlığı taşıyor(!) Doğan Avcıoğlu’nun buradaki amacı milli hareketin lideri olan Mustafa Kemal’i yüceltmektir. Öyle bir deha ki; emperyalist devletleri atlayarak bir başına anti-emperyalist bir savaş veriyor(!) Emperyalist devletlere karşı olmadan anti-emperyalist bir savaş olanaklı mıdır? Tabi ki değildir ama Avcıoğlu, Rum ve Ermenilere karşı dememek için böyle bir ifade kullanıyor…
Mustafa Kemal: O halde kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı, önce İtilaf Devletleri’ne karşı düşmanca tavır alınmayacaktı; sonra da padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı. (7)
1923′TEN SONRA ÜRETİM İLİŞKİLERİNDE BİR DEĞİŞİKLİK OLMAMIŞTIR
Stefanos Yerasimos, emperyalizmin 2.Paylaşım savaşından sonra ‘tekrar geri geldiğini’ yazıyor. Emperyalizmin geri gelmesi için önce kovulması gerekir. Eğer emperyalizmle bütünleşmeyi sağlayan üretim ilişkileri ise o zaman sözde kurtuluş savaşı ve sonrası dönemde hangi dönüşümlerin ortaya çıktığını ve 2. Paylaşım Savaşı sonrasında da hangi değişiklikler yüzünden emperyalizmin geri geldiğini açıklığa kavuşturmak gerekir. Aslında 1920 ve 1930’lu yıllarda emperyalizmle ilişkiler olduğu gibi kalmıştı. Emperyalizmin yapısal bunalımı ilişkilerin yoğunluğunu azalttığı için, sanki emperyalizmden kopulmuş, bu da kurtuluş savaşı ile gerçekleştirilmiş gibi bir izlenim yaratılmıştır.
2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında uluslararası kapitalizm yeniden bir yükselme dönemine girdiğinde, ilişkiler normal olarak rayına oturmuştur. Bu nedenle yapısal krizin yarattığı “kopukluğu” başkalarının marifeti gibi saymak inandırıcı olmaz. “Cumhuriyet’le beraber üretim ilişkilerine dokunulmamıştır. Komprador burjuvazinin işlevini, Rum ve Ermenilerden ‘Müslüman tüccara’ aktarmak dışında yapısal nitelikte hiçbir dönüşüm söz konusu olmamıştır. İzmir İktisat Kongresi’nde milli ekonomi yaratma iradesi olarak ifade edilen ekonomi politikası Osmanlı zamanında Batı’ya eklemlenmenin toplumsal dayanağını oluşturan gayrimüslim tüccarların yerini, Müslüman Türk tüccarlara vermek istediğini özetler. Yani Osmanlılar gibi Türkiye’yi de dışarıya bağlamadaki temel rolün ticari sermaye tarafından oynanacağı tartışılmamış, yalnızca bu ticari sermayenin dayanağı iç toplumsal tabakanın Müslüman olmasına karar verilmiştir.” (8)
Yani ne yedi düvele karşı kahramanlık destanlarıyla dolu bir kurtuluş savaşı yaşanmıştır, ne bir antiemperyalist mücadeleden söz edilebilir ne de bir devrimden…
Sonuç olarak 1923’te kurulan Cumhuriyet, esas olarak, İttihat ve Terakki’nin 1908 Devrimi ile oluşturduğu rejimin devamıdır ancak 1908 Devrimi’nin başlangıcında yaşanan demokrasi ve özgürlük ise Kemalist süreçte hiç yaşanmamıştır.
Kaynaklar:
1. (Martin Tamckke Takibat Tehcir ve İmha, Derleyen Tessa Hoffman. Sayfa 154-155)
2. (F.Ahmad; İttihatçılıktan Kemalizme, Kaynak Yayınları, Sayfa 135. Aktaran; Ali Rıza Tura, Kemalist Devlet, Kardelen Yayınları, Sayfa 33)
3. (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni Cilt 1, Bilgi Yayınları, 1971, Sayfa 175-180)
4. (Milliyet, 29 Ekim 1973)
5. (Scheidmann, “Milli Mücadele” Sürekli Devrim, Sayı 3, Ekim 1978, sayfa 34)
6. (İstiklal Harbimiz, sayfa 19-20)
7. (Nutuk, Cilt 1)
8. (Nora Şeni, Emperyalist Sistemde Kontrol Sanayii ve Ereğli Demir-Çelik, Birikim Yayınları, sayfa 34-35)
https://hyetert.org/2014/11/11/3-bin-yillik-uluslari-imha-edip-kurtulus-savasi-yalanini-uydurdular/
Cumhuriyet Döneminin İlk Anarşistinin İzinde: Tireli Kemal Uygunoğlu – Batur Özdinç
1986’da yayınlanan “Kara” dergisini milat alırsak, anarşizmin Türkiye topraklarında bir “hareket” olarak henüz kırk yılı bile bulmayan bir geçmişi var. Öte yandan, Osmanlı’nın son dönemindeki Ermeni anarşistler ve 1914’te yaşamını yitiren felsefeci Baha Tevfik gibi tanınmış isimler dışında, açık kaynaklarda “Cumhuriyet döneminden birkaç anarşistin ismi de geçiyor. Kuşkusuz sonradan başkaları da gün ışığına çıkarılabilir, ancak bu isimlerden en eskisi Tireli Kemal Uygunoğlu’dur. [1]
Kemal Uygunoğlu’na ilişkin bazı bilgiler, tahminen 1948 yılında kendisiyle tanışan, TKP içine sızmış istihbarat ajanı Şükrü Dinsel’in ifadelerinde geçiyor. Buna göre, “Tireli Kemal”, İzmir’de Hatuniye Camii yakınlarında sahaflık yapıyor ve aynı yerde sahaflık yaparken Anamur’a taşınan adaşı bir başka Kemal’in işini devralmış bulunuyor. Kendisini anarko-komünist olarak tanımlıyor. Bu bilgilere dayanarak, Tireli Kemal’in anarşizmden haberdar olmasının kitaplara erişim şansını arttıran sahaflık geçmişiyle ilişkili olduğu ileri sürülebilir.
Tireli Kemal’in, 1940lı yılların sonlarında, İzmir’de geniş bir arkadaş çevresi olduğu biliniyor; Fadıl Balkan, Ahmet Bilge, Fehim Atay ve Mehmet Başıbozuk gibi isimlerle tanışıklığı var. Şükrü Dinsel, o dönemde 1948 adlı bir gazete çıkarmak istediklerini ve gazetenin imtiyaz hakkını (bir başka ifadeyle maddi külfetini) Kemal Uygunoğlu’na yıkmayı planladıklarını, ancak Kemal’in bunu kabul etmediğini aktarıyor. “Disiplin tanımadığından” Şükrü Dinsel tarafından partiye davet edilmediği belirtilse de, kendisinin partiye katılma isteği olup olmadığından bahsedilmiyor. Gazete çıkarma teklifini geri çevirmesinden anlaşılacağı üzere, esasen Kemal’in de TKP’ye katılma niyetinde olmadığı görülüyor.
Kemal Uygunoğlu’nun 1948-1949 yıllarında babasından 1000 lira aldığı[2] ve bu para ile de (Şükrü Dinsel’in gazete çıkarma teklifini reddederken) “Hürvatan ve Demokrat Türkiye” adında bir gazete çıkarmayı planladığı biliniyor. Söz konusu gazeteyi İzmir’de yayıncılık yapan engelli Ömer Aziz Veziroğlu ile birlikte çıkarmaya hazırlanıyor. Ancak işleri pek yaver gitmiyor ve Aziz Veziroğlu sağlık sorunları nedeniyle İstanbul’a gidiyor; bu süreçte Kemal Uygunoğlu harcadığı 500-600 liranın da karşılığını alamıyor; muhtemeldir ki bu parayı Aziz Veziroğlu kendisi için kullanıyor ve gazete çıkarılamıyor.
Gazete çıkarma hayalinin yıkılmasından sonra, 1949-1950 yıllarında Tireli Kemal İstanbul’a taşınıyor. Kendisini tesadüfen gören bir hemşerisine göre, zaman zaman Tepebaşı tarafındaki kahvelere uğruyor ve siyasal faaliyetlerine devam ediyor. İstanbul’dayken, babası tahmin edilebilir nedenlerle kendisini evlatlıktan reddediyor.[3]
Kemal Uygunoğlu, 1950 yılının Kasım ayında, Emlak Bankası’nın Levent’te yapmakta olduğu toplu konut inşaatında boyacı olarak işe giriyor. 14 Aralık 1950 tarihinde işçiler arasında komünizm propagandası yaptıkları ve askeri birlikler aleyhine konuştukları gerekçesiyle iş arkadaşı Şaban Tekçe ile birlikte tutuklanıyor. 13 Mart 1951’deki ilk duruşmanın ardından, 15 Temmuz 1951’deki karar duruşmasında Şaban Tekçe 1, Kemal Uygunoğlu ise 2 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Bu cezalardan, mahkemenin Tireli Kemal’i “esas fail” olarak değerlendirdiği sonucunu çıkartabiliriz. Milliyet ve Akşam gibi zamanının önemli gazetelerinde bu ikilinin tutuklanma ve cezalandırılma haberlerinin yer alması, dönemin iktidarının “komünizm karşıtlığı”nın göstergesi olarak değerlendirilebilir.
1951-1952 yıllarını Üsküdar’daki Paşakapısı Cezaevi’nde geçiren Kemal ile, Aziz Nesin de tanışıyor; koğuştaki diğer mahkumlara dair notlarında Kemal Uygunoğlu’nu şu ifadelerle betimliyor: “ahlaksız, daimi bir aşağılık duygusu altında, kulampara[4], megaloman, fakat zeki … Aynı zamanda palavracı.” Buradan da, Tireli Kemal’in eşcinsel (veya biseksüel) olduğunu anlıyoruz. Aziz Nesin’in Tireli Kemal’e ilişkin ifadelerinin eleştirelliğin sınırlarını epeyce zorladığı düşünülebilir, bununla birlikte diğer (siyasi) koğuş arkadaşlarına yönelik yorumlarına bakacak olursak en usturuplu değerlendirmesinin Kemal Uygunoğlu’na dair olduğu görülüyor.
Hapisten çıktıktan sonra, 1953 yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesine sürülüyor ve burada yaşamını yitirdiği biliniyor. Ölüm tarihine ve gömüldüğü yere ilişkin olarak kesin bir bilgiye ulaşılamıyor, öte yandan, İstanbul’a taşındıktan sonra bağını koparmadığı Tireli hemşerilerinin ifadelerine göre, sürgün edildikten kısa süre sonra (hatta belki de 1953 yılında) yaşamını yitirdiği anlaşılıyor. Keza, 1958 yılındaki ifadelerde Kemal Uygunoğlu’nun ölümünden açık şekilde bahsediliyor.
Tireli Kemal Uygunoğlu’nun bu kısa yaşamöyküsü bize, tek başına olsa da hayallerinin sınırlarını zorlayan bir anarşist-komünistin, yenilgilerine rağmen ısrarla denemeye devam ettiği devrimci çabalarını anlatıyor. [5]
[1] Cumhuriyet döneminde ismi bilinen bir diğer anarşist ise, 1940lı yılların sonundan itibaren yaşadığı Paris’te, 2020 yılının Mart ayında, 95 yaşındayken yaşamını yitiren Taci Karan (Yusuf Tacettin Karan)’dır. Kemal Uygunoğlu’ndan farklı olarak Taci Karan, uzun süre TKP içerisinde ve Paris’teki komünist çevrelerde faaliyet gösterdikten sonra, 1968 sonrasında kendisini anarşist olarak tanımlamıştır.
[2] 1000 liranın o dönemki değerini kıyaslamak için, 1950 yılında bir ortaokul öğretmeninin aylık gelirinin (maaş ve diğer ödemelerle birlikte) 45, lise öğretmeninin aylık gelirinin ise 60 lira olduğu üzerinden gidilebilir.
[3] Tire ilçesi mezarlık kayıtlarına göre, babası Abidin Uygunoğlu’nun 24 Haziran 1975’te, annesi 1900 doğumlu Ayşe Uygunoğlu’nun ise 14 Nisan 1974’te vefat ettiği anlaşılıyor.
[4] Kulamparacı: Oğlancı
[5] Bu kısa yaşamöyküsündeki tüm bilgiler, açık kaynaklardan derlendi: özellikle İbrahim Topçuoğlu’nun “Neden iki sosyalist partisi, 1946 : T.K.P. kuruluşu ve mücadelesinin tarihi, 1914-1960” isimli kitabının 3. cildi ile Milliyet gazetesinin internet arşivi ve Aziz Nesin’in “Mum Hala: 1951-1979” kitabından yararlanıldı.