Gerçek bir isyancı değilim; çünkü en başta kendime karşı başkaldırmayı öğrenemedim. Hayatım için şiddetle çizilmiş bir kader vardı ve ben buna karşı durmadan, itaatle yürüdüm. İşte bu, işlediğim en büyük suçturkendi zincirlerimi kırmayı başaramamak, kendi özgürlüğümü hiçe saymak!
Severino Di Giovanni
**“Biz; eylemin ve düşüncenin ta kendisiyiz.
Biz; anarşizmin ve başkaldırının kendisiyiz.
Biz; putları yıkanlar, intikamın taşıyıcılarıyız…
Hayır! Canavara yaşam hakkı tanımayız.
Sürüngene merhamet etmeyi reddederiz.
Biz, hak arayan bir kahramanlıktan yanayız.
Dinamit; yoksun bırakılmışın gücüdür,
sefaletin, açlığın ve acı çekenin kudretidir.
Dinamit; bizim anarşist silahımızdır—
en korunaklı kulakları bile sağır eden
gür bir haykırış…”**
SEVERINO DI GIOVANNI
Kapitalizme karşı olmayan, barışı ağzına almasın!
Fikret Başkaya
Orjinal yazının kaynağıyeniyasamgazetesi9.com
‘Hristiyanlık denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda ne kadar yabanıl ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanmaz.’ – William Howitt
‘Savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir.’ – Carl von Clausewitt
‘Kara bulutların fırtınayı taşıdığı gibi, kapitalizm de savaşı taşır.’ – Jean Jaurès
Doğrusu insanlar kapitalist bir toplumda yaşıyorlar da kapitalizmin nasıl netameli bir sistem olduğunu bilmiyorlar, merak da etmiyorlar. Aslında bilmeyenler sadece sıradan insanlar değil, yüksek düzeyde eğitimliler de bilmiyor. Tam tersine kapitalizmi meşrulaştırmakta da kusur etmiyorlar. Oysa kapitalizm temelli bir sapma ki bu dünyada canlı yaşamı tehdit ediyor. Her geçen gün güzel gezegenimiz daha da yaşanamaz hale geliyor. Üstelik bu sefil durum “büyüme”, “kalkınma”, “ilerleme”, bizde “muasır medeniyeti yakalayıp üstüne çıkma” adına kutsanıyor. Oysa bidayette kapitalizm, varlığını kolonyalizme (sömürgeciliğe) borçludur.
Kapitalizm sınırsız büyüme, yayılma, genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip bir sistem ki her bir kapitalist işletmenin vahşi rekabet koşullarında var olabilmesi, sürekli büyümeyi zorunlu hale getiriyor. Başka türlü söylersek, büyüme veya yok olma ikilemi söz konusu. Hiçbir kapitalist/kapitalist işletme ‘bana bu kadar yeter, burada durayım’ diyemez. Aksi halde güçlüler tarafından yutulur, sahnenin dışına atılır. Aslında kapitalizm savaştır demekte bir sakınca yok. Zira, her bir kapitalist işletmenin varlığı, rakiplerini etkisizleştirmeye bağlı. Çelişkiler belirli sınırı geçtiğinde siyaset devreye giriyor, aralarındaki rekabet de kaçınılmaz olarak sıcak savaşa dönüşüyor.
Kapitalizmin tarih sahnesine çıktığı 16. yüzyıldan bu yana savaşın olmadığı tek bir gün yoktur. Bilen varsa söylesin. Geride kalan beş yüz yılda jenositler, kitle katliamları, vahşet ve savaşlar istisna değil, kuraldı. Tarih bize savaşın kapitalist yayılmanın anahtar aracı olduğunu gösteriyor. Büyük kapitalist güçler kriz zamanında büyük şirketlerin çıkarı için “güvenlik ve istikrar” gerekçesiyle savaşa baş vuruyorlar. Bu anlamda devletler arasındaki “rekabet” kaynaklara ve pazarlara ulaşmanın aracına dönüşüyor. Savaşın insana ve doğaya verdiği zarar: Masum insanların ölümü, yerinden etme, göçe zorlama sıradanlaşıyor. Velhasıl, Siyonist İsrail’in Filistin halkına yönelik jenosit girişimi bir istisna değil.
Emperyalistler savaş çıkarmak için “bahane” üretmekte de zorlanmıyorlar. Son 30 yılda peydahlanan savaş gerekçelerini hatırlamak ne demek istediğimi yeterince açık ediyor: İşte “haydut devlet’, “insanları zalim iktidardan kurtarmak”, “koruma zorunluluğu”, “demokrasi götürmek”, “dünya barışını tehdit” vb. İran’a savaş açmanın gerekçesi ne? Koskoca “Ortadoğu” neden sonu belirsiz bir savaş ortamına sürüklendi? Bir korsanı yakalayıp, Büyük İskender’in huzuruna çıkarmışlar. İskender, “sen nasıl dünyanın huzurunu bozarsın, nasıl istikrarı yok edersin” dediğinde, Korsan, “benim küçük gemim var ve bana korsan diyorlar, senin koskoca bir donanman var ve sana da imparator diyorlar” diyor… Velhasıl emperyalistler savaş gerekçesi üretmekte hiç zorlanmıyorlar.
Kapitalizm emperyalizm peydahlamadan, emperyalizm savaşsız, hegemonya da düşmansız yapamaz. Zira kapitalizm emperyalizmdir. Az sayıda kapitalist-emperyalist devlet dünyanın geri kalanını, sömürüyor, kaynaklarını yağmalıyor, insanları katlediyor, aç ve çaresiz bırakırken, bu arada büyük kapitalist tekellerin kârı da artmaya devam ediyor. Emperyalist ülkeler dünya nüfusunun %21’i ama yeryüzünün kaynaklarının %69’una el koyuyorlar. İkinci emperyalistler arası savaş sonrasının tartışmasız hegemonik gücü olan ABD tek yanlı dayatma gücünü kaybetti. Artık ‘hegemonya krizi” söz konusu. Güçlü rakiplerle yüzleşmek zorunda. Sovyet sisteminin çöküşüyle etkili bir aktör olmaktan çıkan Rusya, zamanla gücünü toplamayı başardı ve hızlı gelişme kaydeden Çin, biz de varız diyor ki artık tek kutuplu bir dünya yok. Tabii hepsi o kadar değil, artık yeryüzünün lânetlileri de savaşların asıl nedeni hakkında eskisi gibi düşünmüyor. Savaş gerekçelerinin hiçbir inandırıcılığı olmadığı giderek daha çok insan tarafından fark ediliyor.
Emperyalist devletler savaş bütçelerini, askeri harcamaları arttırırken, büyük silah üretici tekeller (Lockheed Martin, Raytheon, General Dynamics’ ve diğerlerinin) kasaları dolmaya devam ediyor. Velhasıl savaş kazandırıyor. Savaşların sonucu ne olursa olsun, silah üreticilerinin ve tacirlerin “kazancı kesin…”
Kapitalizm ve emperyalizm varlığını sürdürdükçe, savaşları engellemek asla mümkün olmayacak. Geride kalan dönemde “barış mücadelelerinin” taşı yerinden oynatmakta başarısız olması kaçınılmazdır. Bir şeyi olmadığı yerde aramanın da bir karşılığı olamaz. Kategorik olarak kapitalizmden çıkma perspektifi yokluğunda barıştan söz etmek abesle iştigaldir ve bir gerçekliği olması da asla mümkün değildir. Gazze jenosidi ve Ukrayna savaşı neden durdurulamadı? Savaş kapitalizm için bir gereklilik olduğu için.
Ekonomi kapitalist tekellerin hakimiyeti altında ve devletler de finans kapitalin hizmetindeyken, savaş vahşetini durdurmak asla mümkün olmayacak. O halde ne yapmak gerekiyor? Sorunun kaynağına inmek, savaşın yaratıcısı olan kapitalist sistemle hesaplaşmak… O iş de bu dünyanın tüm zenginliğini yaratan ama yarattığından hak ettiği payı alamayan, üstelik sömürülen, aşağılanan, yaşam için gerekli olandan mahrum edilen işçi sınıfına ve bir bütün olarak yeryüzünün lanetlilerine düşüyor. Bu eller ilelebet armut toplamaya devam mı edecek? Bu güzel dünyayı cehenneme çeviren bir avuç haydut daha ne zamana kadar insanlığın kaderini belirleyecek ve uygarlığın geleceğini karartacak?
İdeolojik kölelikten yakayı kurtarmadan hiçbir ‘temel sorunla’ hesaplaşmak mümkün değildir. Buna savaşlar da dahil. O halde iki şey: Birincisi ideolojik kölelikten kurtulmak ve ikincisi şeylerin seyrini değiştirecek bir örgütlülüğü hayata geçirmek. Buna bir engel yok. Bu insan iradesini aşan bir şey mi? Neden haysiyetli insanlar olarak yaşama iradesini ortaya koyamayalım? Şu lânet olası “sayın seyirciliğin” bir sonu yok mu? Velhasıl komünizmden başka bir gelecek yok! Artık şeyleri adıyla çağırmanın zamanı gelmiş olmalıdır. Boşuna “gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir” demiyoruz.
https://www.yenicag.com.cy/2026/03/kapitalizme-karsi-olmayan-barisi-agzina-almasin-fikret-baskaya/
Halepçe’de Yitirdiklerimizi Anarken…
Elias Nin
Sömürgeci Irak Devleti tarafından Kürt ulusuna karşı kademeli olarak uygulanan soykırım zincirinin halkalarından biri de Halepçe’dir. Tarih, 16 Mart 1988.
Soykırım hareketi, Kur’an’daki bir sureden feyz alınarak “Enfal Harekâtı” (Arapça anlamıyla, Savaş Ganimeti) “Enfal Hareketi” olarak adlandırılır, yaklaşık 182 bin Kürt katledilir.
Tabii yıkım bu kadarla kalmaz, göç, esir alınan Kürtler ve kullanılan kimyasal silahlar nedeniyle engelli doğan çocuklar. Yapılan araştırmalara göre, Halepçe’deki engelli doğum oranı, ABD tarafından atom bombası atılan Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki kentlerindekinin en az 4 katıdır.
Kürtlerin tarihinde travmatik bir yara olan Halepçe Katliamının üzerinden 38 sene geçti; acılar içten içe kanasa da yara kabuk bağladı. Katliamın acısını taşıyanların tek tesellisi, bugün o topraklarda Kürt bayrağının dalgalanıyor olmasıdır.
Kürdistan’ın diğer parçalarında ise soykırım devam ediyor. Kürtler, şimdilik kimyasal silahlarla topluca öldürülmüyor zira şu sıralar fiziki imha yerini, “entegrasyon, pozitif entegrasyon” benzeri formatlarda siyasi imhaya bırakmıştır.
Üstelik artık soykırımın tetikçileri Araplar, Persler, Türkler değil, sömürgeciler adına bunu Kürt uslunun kendi evlatları yapıyor.
Devşirme tetikçiler, üstelik de gururla Kürtlere şöyle sesleniyorlar: “Türk, Kürt ayrımı yoktur, biz kardeşiz. Türk devleti Kürtlerin de devletidir, hep birlikte Türkiye’yiz ve elbirliğiyle onu büyük bir ülke yapacağız. Kürt’üz ama soyadımız Türkiye’dir.
Sakın ola ki bağımsızlık oyunlarına gelmeyin, olur da Türk size vuracak olursa karşılık vermeyin, ona daha çok sarılın.”
Ne yazık ki Milyonlarca Kürt bu sese kulak veriyor, duydukları karşısında sevinç gösterileri yapıyor; bu sesin sahibini kurtarıcı olarak görüyor, yolunu gözlüyor.
Halepçe’de yitirdiklerimizi anarken ahval maalesef budur…
https://www.instagram.com/p/DV9UdF7iEIO/
Dünyevi bir din olarak Kemalizm’in inşası
Yakup Döğer
Din, bir düzen tasnifinde belirleyici rol oynamaktadır. İster ilahi olsun, ister beşeri olsun kurulu düzenlerin de birer din üzere hüküm sürdüğü aşikârdır. İlahi dinler olabileceği gibi dünyevi dinler de söz konusudur. Kişiler gibi devletler, iktidarlar da bir din üzere hayat sürerler.
Yakup Döğer
Din kavramı
Dil âlimleri din kelimesinin Arapça “deyn” kökünden mastar veya isim olduğunu kabul ederler. Âdet/durum, ceza/mükâfat ve itaat şeklinde başlıca üç anlamını verir ve terim olarak dinin bu son anlamdan geldiğini belirtir. Bazıları sadece “itaat” ve “ceza” (karşılık) anlamlarını kaydetmiş, “hesap” ve “İslâm”ı da eklemiştir. Dinin terim anlamını yakından ilgilendirenler ise ceza ve karşılık, İslâm, örf ve âdet, zül ve inkıyad, hesap, hâkimiyet ve galibiyet, saltanat ve mülkiyet, hüküm ve ferman, makbul ibadet, millet, şeriat, itaattir.(1)
Mevdudi ise din kavramını 4 ana kısımda izah eder. Bunlar a-Hakimiyet ve egemenlik, b-Hakimiyet karşısında boyun eğme ve itaat, c-Söz konusu hakimiyetin etkisi altında kurulan fikri ve ameli düzen, d-Bu düzene bağlılık ve itaat sonucu elde edilen mükafat ya da isyan ve karşı çıkmanın neticesi olarak yüce egemenlik tarafından verilen mükafat ya da ceza.(2)
Yapılan tanımlardan anlaşıldığı üzere din siyasi, hukuki, iktisadi ve içtimai bir düzen tasavvuruna, yaşam tarzına işaret ederken, aynı zamanda da iktidar-itaat ilişkisini de içermektedir. Din, bir düzen tasnifinde belirleyici rol oynamaktadır. İster ilahi olsun, ister beşeri olsun kurulu düzenlerin de birer din üzere hüküm sürdüğü aşikârdır. İlahi dinler olabileceği gibi dünyevi dinler de söz konusudur. Kişiler gibi devletler, iktidarlar da bir din üzere hayat sürerler.
“Din” kavramı hakkındaki bu açıklamaları, konumuzun daha anlaşılır olmasına katkı sağlaması açısından gerekli gördük. Zira ele almaya çalışacağımız konu, dünyevi bir dinin inşası hakkında olacaktır.
Dünyevi bir dinin inşası
Osmanlı Devleti dağılmış, yerine ise yeni bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Yeni devletin kurucu kadrosu, kendilerine İttihatçı zihniyetin devamı olarak rol biçerler ve İslam Dinine karşı olabildiğince mesafeli dururlar. Yeni düzen laik karakterli olduğu için, İslamsız olarak tasavvur edilir. Kurucu kadronun bu tercihi, aynı zamanda dinin yerini dolduracak dünyevi bir din, bu dinin ölümlü ilahını ve bu dünyevi dinin yeni mabetlerini inşa etmenin de yolunu açar. Bu yeni din Kemalizm, Fransız gazeteci Marcel Sauvage’ın ifadesiyle(3) bu dinin ilahı Mustafa Kemal Atatürk ve mabetleri ise önce Türk Ocakları daha sonra Halk Evleridir. Bütün mazlum milletlerin kabesi de Ankara olmuştur.(4)
Cumhuriyetin kurucu kadrosunda yer alan elit aydın takım, önlerine koydukları yeni hedefi gerçekleştirmek için çalakalem mücadeleye girer. En önemli hedef gençliktir ve yeni nesil, Kemalizm dinine iman etmelidir. Bu sebepledir ki, onu Kamalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan istekli ve coşkun tapanı yapmak, onu bu kutsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile eğitmek ister, ta ki Kamalizm dinine imanı artsın. Yeni nesil böyle bir eğitimden geçmeli, disiplin altında yetişmelidir.(5) Zira:
“Yeryüzünde her milletin hakları, hakikatleri, yurdu ve Tanrısı vardı. Yalnız Türk milleti haksız, hakikatsiz, yurtsuz ve Tanrısızdı. Tıpkı, büyük perseküsyon devrindeki Beni-İsrail gibiydik. Gökten inecek mesihi bekliyorduk ve iki asır hasretiyle yandığımız milli kahraman, hala bir türlü görünmüyordu.”(6) “Hatta ara sıra, çatısı altına iltica edeceğimiz bir “mabet” bile kurmuştuk: Türk Ocağı.”(7)
‘Zamanın Peygamberi’
Cumhuriyetin çok erken dönemi denilecek bir zaman diliminde dahi, Mustafa Kemal zamanın peygamberi olarak anılmaktadır. Abdullah Cevdet tarafından o günün peygamberinin Mustafa Kemal olduğu zikredilmektedir. Bu medeni ve asri peygamber bir nübüvveti akliye ile geliyor. Onu gönderen sema değildir.(8) Yeni kurulan cumhuriyet, daha sonraları Atatürk olarak anılacak olan Mustafa Kemal’in işaret ettiği yolda ilerleyecektir. Memleketin çeşitli yerlerine heykelleri dikilmeye başlanır.
Dünyanın hiçbir yerinde heykellerin yapıldığı maden, bundan daha ilahi ve daha güzel bir mevzuunun vasıtası olmamıştır.(9) Memlekette herhangi bir tehlike yaşanırsa, vatanın her tarafında yükselen heykellerinin çevresinde Türk halkı toplanacak, onun kalabalıklar üstünde hükümran olacak sesi ve ilhamı memleketi yeniden şerefe, zafere ve halasa götürecektir.(10)
Hamdullah Suphi, Rusya’daki Kızıl İhtilalin yeni bir din getirdiğinden bahseder. Bu ihtilal hakiki manası ile yeni bir din getirmiştir. Bu dinin mukaddes kitabı, peygamberi vardır. Aynı zamanda havarileri, azizleri ve bu dinin büyük bir taassupla çizdiği yoldan takip eden müritleri, müminleri vardır.
Kurulan Cumhuriyetin dünyevi dininin inşacıları hemen hiç boş durmadan sürekli olarak bu mesele üzerinde çalışmakta, ilahi olan dinden boşalan yeri, pozitivist dünya görüşüne göre seküler olanla doldurma gayreti gütmektedir. Nerdeyse dönemin bütün aydın elitleri bu seküler dinin halk arasında da itibar görmesi için çabalamıştır. Mustafa Kemal 1925 yılında Kastamonu Cumhuriyet Halk Partisi binasının açılışında bir konuşma yapmıştır. Yaptığı konuşmada Türkiye Cumhuriyetinin şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamayacağını, en doğru yolun ise medeniyet yolu olduğunu ifade etmesinin ardından, dünyevi dinin inşacıları daha bir gayretle çabalamaya, Kemalizm’i bir din olarak yapılandırmaya başlamıştır.
‘Avrupa ve Amerika’da birçok yeni dinler, peygamberler ortaya çıkmıştır’
Mustafa Kemal’in bu konuşması ve İslam Dinine karşı müsamahasız davranışı, kısa sürede İslam muhaliflerini de cesaretlendirdi ve basın yayın, eski (!) dine karşı yeni bir dinin lüzumunu tartışmaya açtı. Sevimli Ay mecmuasının Ocak 1927 tarihli nüshasında, “Eski din ve eski ahlak bu günkü insanları tatmin etmiyor. O halde yeni bir din ve yeni bir peygambere mi muhtacız?” diye sorulmakta, yeni dünyanın ve yeni insanın eski dinle ve eski ahlaki telakkilerle tatmin olmadığı ifade edilmektedir.(11) Mecmua, değişen hayat şartlarında birçok şeyin değiştiği gibi artık dini inançların ve ahlaki telakkilerin de değiştiğini ileri sürmekte. Bugün yaşanmakta olan heyecanlı zamanlarda gerek ananevi, akaidi ilkelere, gerek felsefi ve alimane fikirlere karşı umumi bir isyan ve umumi bir inkar mevcuttur. Onun için şimdi yeni forumlara, yeni fikirlere, yeni telakkilere karşı büyük bir rağbet gösterilmektedir. Bu sebepten eski imanı sarsılan Avrupa ve Amerika’da birçok yeni dinler, yeni peygamberler, yeni mürşitler ortaya çıkmıştır.
‘Kemalizm insani ve vicdani bir iman haline gelmelidir’
Kemalizm dininin en ateşli inşacılarından ve kurucu akıllarından biri olan Yakup Kadri, Mustafa Kemal’in en büyük eserinin Cumhuriyet olduğunu ve bu yeni düzende “Kemalizm mezhebi”nin kök salarak ilel-ebed payidar olması gerektiğini ifade eder. Yakup Kadri, Rusya’daki ideolojilerden, ideologlardan ve Fransa’dan da bahseder. Rusya’da Marksizm ve Komünizm’den başka bir de Leninizm mezhebi, Fransa’da ise Napolyon vardır. Bunlar insaniyet tarihinin göbeğinde yarım ilahlar ile bütün ilahlar arasında yatmaktadır. Gaziyi bekleyen ebediyet böyle bir ebediyettir. O bizim malımız olduğu kadar insaniyetin de malıdır. Onun içindir ki umumi hayatımızda başlı başına, her umdeden, her siyasi mezhepten ayrı bir Kemalizm faslının açılması ve bunun insani ve vicdani bir iman haline girmesi lüzumu pek tabiidir.(12)
‘Cumhuriyet, inkılap baştan başa bir dindir, bir imandır’
Ahmed Ağaoğlu da Kemalist dinin hem inşacısı hem de tapıcılarındandır. 1931 yılında mecliste söz alarak, cumhuriyetin mahiyetini ifade eder:
“Efendiler, Cumhuriyet, inkılap baştan başa bir dindir, bir imandır. (Ona şüphe yok sesleri). Bu dinin, bu imanın bir kitabı olacaktı, bir ibadeti olacaktı, dâîleri olacaktı, müminleri olacaktı, Cumhuriyetin faziletlerini, fikirlerini cemaat arasında geceli gündüzlü çalışarak neşrü tamim edecek [yayacak], bu cahil cemaati yürütecek adamlar olacaktı. Cumhuriyet ve layıklık imanına karşı her münevver kendi üzerine terettüp eden vazifeyi ifa ederse Mazhar Müfit Bey’e derim ki o gencin, o yüksek adamın kanı hedere gitmemiştir.”(13)
‘Kemalizm, ulus amacına yönelten bir dindir’
“Kamalizm” kitabını yazan Şeref Aykut da aynı merkezde düşünür. Bu bakımdan Kamalizm bütün ideolojilerin üstünde yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensipleri ekonomik temeller üzerine kuran bir dindir.(14) Kemalizm ulusu amacına yönelten bir dindir.(15)
Şeref Aykut’un, Türk tarihini bir kutsal kitap, parti programını mushaf, Kemalizmi bir din, Kemalist kadroyu da o dinin müminleri olarak gördüğü çok açıktır ve Yakup Kadri’nin açtığı, Ahmed Ağaoğlu ve Falih Rıfkı’nın ilerlediği yolu mantıki sonuçlarına kadar ilerletmiştir.(16)
Şevket Süreyya da Kemalizm’i bir din olarak inşa etmekte kararlıdır. Türk inkılâbı, Türkiye’nin yeni şartlara ve zaruretlere göre yeniden yapılış ve kuruluşudur… Bu itibarla inkılâbın hududu hacmi kadar geniştir denilebilir. Kendisine “iş”in, yani yeniden bir memleket kurmanın heyecanı bir din gibi verilecek olan bir milletin yaratıcılık kabiliyetinin sonu gelmeyecektir.(17)
Kemalist kadro cumhuriyetin kuruluşundan, hatta daha öncelerden beri İslam Dinine hep mesafeli durmuş, dini hayatın dışında tutmak için mücadele etmiştir. Onlara göre Avrupa zihniyeti dünya zihniyetidir, dünyada yaşarken bununla amel edilmelidir. Asya zihniyeti ahiret zihniyetidir, ahirette yaşayacağımız zaman da onunla amel edilmelidir.(18) Kemalist dinin inşacıları bu zihniyetlerini hiçbir zaman değiştirmedi. Kemalizm bu dünyada yaşamak dini olarak inşa edildi, Kemalist inkılaplar bu sebepten yapıldı ve yarın ahrette nimet bulmak hurafesini yıktı.(19)
‘Sünni, Şii yerine Kamalizme taparız’
Kemalizm’in bir din olarak inşasına çarpıcı bir örnek de Hatayın kurulma döneminden gelir. Hataylı Ahmed Faik Türkmen tarafından kaleme alınan şiir, Kemalist tapıcılığı ilginç bir şekilde ifade eder:
“Mezhebimiz Kamalist, biz asri Hatalarız
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Sünni, Şii yerine Kamalizme taparız
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Yepyeni bir hız aldık Atatürk’ün sesinden
Davamız kurtulacak düşmanın hilesinden”(20)
Kemalizm bir din, bir mezhep olarak kanıksanmakta, hemen bütün cumhuriyet aydınları tarafından aynı ifadeler kullanılmaktadır. İnşa edilmeye çalışılan Kemalizm dininin ve bu dine iman eden Türkün amentüsü bile yazılmıştır. Amentü, Mustafa Kemal’in yoktan var edici olduğuna ve Türkler için ahret gününün olmadığına iman etmeyi gerektirmektedir.(21)
‘Kemalizm, büyük ve esaslı bir din reformudur’
Falih Rıfkı da Kemalizm’in aslında büyük ve esaslı bir din reformu olduğunu ifade etmekten çekinmez.
“Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı, bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir peygamberde değiştirmekle, hatta Kur’an’ın bir ayetindeki emrini başka bir ayette kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıhta buna “nesih” diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, ondan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslâm bilginleri, ”zamanla hükümlerin değişeceği” içtihadında bulunmuşlardır. Mustafa Kemal’in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı.”(22)
Falih Rıfkı çok cesur ve pervasızdır, Allah’a değil Kemalizm’e iman etmiştir. Kemalizm dini üzerine her türlü içtihatta bulunmaktan çekinmez. O’na göre İslam’da şer-i meseleler, ahreti ve dünyayı ilgilendirenler olarak ikiye ayrılır. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır. Falih Rıfkı, iman etmediği din hakkında istediği gibi tasarrufta bulunmayı kendisine hak olarak görmüş, yeni dinin inşası için eskisini (!) aşağılamaktan geri durmamıştır:
“Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir; zekât kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kâbe’den faydalanan Mekkelilerin Müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiçbir yabancı Müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez. Cenaze namazını neden ayakta kılıyoruz? Camiin dışında olduğu için! Bugünkü hijyen anlayışına göre camiin içi ile dışı arasında fark yoktur.”(23)
‘Türk, yeni bir Allah yaratmıştır’
İnkılaplarla birlikte Türk’ün her şeyi değişmektedir. Kemalizm’i bir din, yeni bir hayat formu olarak ele alıp yorumlayanlardan biri de Munis Tekinalp(Moiz Kohen)’dir. Kendisi bir Yahudi olmasına rağmen gerek Türkçülük mefkuresine gerekse Kemalizm ideolojisinin ikamesine önemli katkıları olmuştur. Türkçülük ve Kemalizm’in bir Yahudi eliyle ikame edildiği söylense kanaatimizce abartı olmayacaktır. Kemalizm adlı kitabında İslam’ı açıkça hasım olarak görür ve şöyle der:
“Artık 1935’teyiz. On iki senelik bir müddet zarfında, yeni Türk, kendine yeni bir ruh, yeni bir ahlak, yeni bir tarih hatta Allah’ı artık Tanrı diye andığı için, diyebilirim ki yeni bir Allah yaratmıştır. Türk’ün şimdi kafası başka, serpuşu başka, alfabesi başkadır. Onun şimdi, başka bir devleti, başka bir ekonomisi ve nihayet, başka bir dili vardır.”(24)
‘Bunak din büyükleri, nerede mahşeriniz!’
Tekinalp’in Kemalizm’i inşa ederken gösterdiği azminin İslam’a olan düşmanlığından kaynaklandığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Dönemin cumhuriyet aydınının en bariz ortak özelliğinin İslam düşmanlığı olduğu hakikattir. Gerek İslam dinine, gerekse bu dinin alimlerine saldırmak, aşağılamak, cumhuriyet elitinin genel karakteri olmuştur. “Bunak din büyükleri, nerede mahşeriniz?” diyerek alaycı bir hitap tarzı ile soru sorulur.(25) Tekinalp laiklik bahsine tahsis ettiği 11. Bölüme ‘Kahrolsun Şeriat Hükümeti’ başlığını atmıştır. Tekinalp, milliyetçiliği ümmet çağını takip eden asrın gerçekliği olarak takdim eder: Kamâl Atatürk İslamiyet rabıtasının artık öldüğünü, Türk milleti için, milli şuurun uyanmasından başka kurtuluş yolu olmadığını söyler.(26)
‘İnkılap heyecanı yeni bir din gibi mukaddesleştirilmelidir’
Osmanlı buhran içinde yıkılmış, cemiyet durgunlaşmış psikolojik sıkıntılara maruz kalmıştır. Yeni bir inkılap olmuş, yeni bir düzen kurulmuştur. Ve bu yeni düzen, yapılan inkılapların heyecanı gelecek nesillere emanet edilecektir. Yapılan inkılapların selameti ise yarın kendilerine emanet edilecek olan yeni nesillere bırakılacaktır. İnkılap nesli bu durgunluktan masun kalmalıdır. Bu sebepten, inkılap heyecanı sade bir ahlak değil yeni bir din gibi mukaddesleştirilmelidir.(27) İnkılap devirlerinde doğan ve yetişen bütün çocukların öz babalığı inkılaba geçer. Hiç kimse ve hiçbir müessese elindeki Türk çocuğunun terbiyesinde serbest değildir.(28)
‘Eski din, eski iman, eski müesseseler ortadan kaldırılmalıdır’
İnkılabın önünde en büyük engel olarak görülen eski düzenin kalıntılarıdır. Eski din, eski iman, eski müesseseler ortadan kaldırılmalıdır. İnkılabın bu vadide, başka memleketlere nazaran fazla olarak yapacağı iş, tarihe geçmiş müesseselerin cemiyet bünyesinin en derin tabakalarına kadar işlemiş köklerini sökmek ve inkılap esaslarını bütün ruhlara ve fikirlere hakim, mukaddes iman şartları altında perçinlemek vazife ve mecburiyetidir.(29) İman şartlarının ne olduğu da ifade edilir. Bu imanın şartları Kemalizm’in belirlediği cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılıktır. Halkevinin açılışında yapılan konuşmadan sonra, Halkevleri için yazılan bir şiir okunur, şiir Gazinin iman dolu Nutkuna atıfla başlar.
‘Her şey O, hep O…’
Dünyevi din ve ölümlü ilah yapıcısı Cumhuriyet elitlerinin gözünde Gazi her şeydir. O bir rehberdir. Askerlikte, idarede, siyasette, içtimaiyatta en güzel şekilleri o göstermiştir. O baştır, naşirdir, hatiptir. Onun muhabbeti kalplerde bir dindir.(30)
“Ve kurtaran hep Odur. Her yerde ve her işte, her hamlede ve her ilerleyişte O, daima O, hep ve bütün O… Ve Türk, bu büyük hakikate inanıp bağlandıkça, ve Türk bu sönmez nurdan aydınlanıp durdukça ve Türkün milli dini onu bir kabe ve bir mihrap olarak tanıdıkça, şüphe edilmesin ki Türk o vakit evinde efendi, yurdunda sahip, vatanında hakim bir büyük millet.”(31)
Sonuç:
En başta “Din” kavramının şümul ve mahiyetine bakıldığında, Kemalizm’in dünyevi bir din olduğu tartışmadan uzaktır. Pozitivist düşünce, bilim ve aklın öncülük ettiği, verili değerlere itiraz eden, onları yok sayan dünyevi bir dindir.
Yaşadığımız ülkede devletin kurulduğu günden bugüne, ideolojik anlamda etkisini yitirmeden varlığını sürdürmüş, sürdürmektedir. Tartışılamaz, üretilmiş seküler kutsalları, meydanlardaki heykelleri, ideolojik varlığının anayasal güvence altında olması, sözünün geçtiğini hatta daha da güçlenerek devam ettiğini göstermektedir.
Devleti yönetmeye kim talip olursa olsun, Kemalizm dinine ve onun ilahı Mustafa Kemal’e sadakatle bağlı kalmak zorundadır. Bu sadakat, resmi törenlerle, üretilmiş kutsallara saygı duyulmasıyla, mezarının ziyaret edilmesiyle, ölüm yıldönümleriyle sürekli sınanır. Görünmez bir güç, bu sınamayı sürekli olarak takip eder.
Kemalizm’in artık tartışılır olduğunu ileri sürenler, kanaatimizce yanılmaktadır. Zira tartışılan meseleler, Kemalizm dininin esasına yönelik değil teferruata dairdir. Dünyanın diğer ülkelerinde devlet anlayışı değişir, halk da değişir. Fakat Türkiye Cumhuriyetinde halk değişir, devlet paradigması asla değişmez. Değişmediği gibi her daim güçlenir. Son kertede gördüğümüz, muhafazakâr iktidar eliyle halkın büyük çoğunluğu Kemalist olmuştur. Bir zamanlar Müslümanların hak–batıl üzerinde değerlendirdiği bütün davranışlar yerini yurdunu değiştirmiştir. ν
Dipnotlar:
1- Din, DİA, cilt 9, sayfa 345
2- Mevdudi, Kur’an’a Göre 4 Terim
3- Cumhuriyet Gazetesi, 5 Ağustos 1935
4- Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine… Nasıldı Nasıl Oldu? 10, sayfa 48, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933
5- Şeref Aykut, Kamalizm, Muallim Ahmet Halit Kitap Evi, İstanbul, 1936, sayfa 79
6- Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, sayfa 25
7– a.g.e., sayfa 26
8– Abdullah Cevdet, Daima Daha İleri, Daha Yüksek, İctihad, cilt XXI, sayı 188, tarih 15 Şubat 1925
9- Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dağyolu, Türk Ocakları Merkezi Heyeti Matbaası, Ankara, 1928, sayfa 25
10- a.g.e., sayfa 28
11- Sevimli Ay, Baş makale, cilt 3, numara 11, tarih Kanun-i Sani 1927
12- Yakup Kadri, Kemalizm, Milliyet, 28 Haziran 1929
13– Onur Atalay, Türk’e Tapmak, sayfa 101
14- Şeref Aykut, Kamalizm, sayfa 3
15- a.g.e., sayfa 17
16– Onur Atalay, Türk’e Tapmak, sayfa 102
17- Şevket Süreyya, İnkılâp ve Kadro, sayfa 79
18- Habil Adem, Mustafa Kemallerin Kitabı, Mahmud Bey Matbaası, İstanbul, 1926
19- Şeref Aykut, Kamalizm, sayfa 44
20– Hataylıların Milli Marşı, Cumhuriyet Gazetesi, 26 Aralık 1936
21- Safi Dümer, Türkün Yeni Amentüsü, Hakimiyet-i Milliye Matbaası, Ankara, 1928
22– Falih Rıfkı, Çankaya, sayfa 410
23- a.g.e, sayfa 411
24- Tekin Alp, Kemalizm, Cumhuriyet Gazete ve Matbaası, İstanbul, 1936, sayfa 171
25– Şükrü Kurgan, “Ağıt”, Ülkü, sayı 70, tarih Aralık 1938, sayfa 312
26- Tekin Alp, Kemalizm, sayfa 94
27- Şevket Süreyya, İnkılap Heyecanı, Kadro Dergisi, Şubat 1932, sayı 2, sayfa 8
28- Falih Rıfkı Atay, Yeni Rusya, sayfa 122
29- Gazinin Yeni Eseri: Halkevleri, Cumhuriyet Gazetesi, 20 Şubat 1932
30- Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dağyolu, Ankara, Türk Ocakları Merkezi Heyeti Matbaası, Ankara, 1928, sayfa 33
31- Müştak Mayakon, Montrö Zaferi, Cumhuriyet, 21 Temmuz 1936, sayfa 5
Not: Makalede geçen kaynakların izini sürmekte, Onur Atalay’ın “Türk’e Tapmak” kitabından azami derecede faydalanılmıştır. Bununla birlikte adı geçen kaynaklara erişim tarafımızdan sağlanmıştır.
https://iktibasdergisi.com/2023/06/08/dunyevi-bir-din-olarak-kemalizmin-insasi/
PKK'nın Apoculuğa Dönüşmesi ve ABD Tarafından Apoculuğun Tasfiye Kararı Alınması!
Belki PKK, devlet korkusunu ortadan kaldırdı ama onun yerine kendi korkusunu koydu. Oysa Kürtlerin en fazla korkusuzca yaşamaya ve özgürce karar vermeye ihtiyaçları vardır.
Yahya Munis
“Ben (bir Kürt olarak) küçüklüğümden beri, bir polisin ya da askerin düğmesini koparmanın suçu idamdır korkutmalarıyla büyüdüm. PKK ise değil düğme koparmak, askerleri ve polisleri öldürdü. Bu bizlerin korku dolu bilinçlerini alt üst etti. (adeta; mazlum Kürt milleti sualsiz ve sorgusuz PKK’nin kucağına oturdu.)
Çok açık söylüyorum, ben PKK’lı değilim ve bu öldürmeleri de hiçbir zaman onaylamadım. Ama olup bitenler karşısında, demek ki polis de asker de öldürülebilirmiş diye düşündüm. İçinde biriken öfkeyi bilince dönüştüremeyen kimi Kürtler PKK’yı intikamlarını alan bir güç olarak gördüler. PKK’nın can kırımlarından ötürü belki birilerinin yüreği soğuyor ama - bana göre – PKK’nın yaptıkları Kürt halkına yarar sağlamıyor. Örgüt sadece bana zarar verene zarar veriyor çünkü. Benim kaybettiklerimi bana geri vermiyor ki.
Belki PKK, devlet korkusunu ortadan kaldırdı ama onun yerine kendi korkusunu koydu. Oysa Kürtlerin en fazla korkusuzca yaşamaya ve özgürce karar vermeye ihtiyaçları vardır.”
Faşizm, Bonapartizm ve Sezarizm
Eyüp Eser
2002 yılından başlayarak, AKP, iktidardaki kesintisiz 17 yılın içerisinde bulunmaktadır. Bu kadar yıl boyunca AKP rejiminin karakteri hakkında çok şey söylendi. Söylenenler, AKP’nin burjuva devrimci ya da reformist olarak nitelendirilmesinden faşist olduğunun iddia edilmesine kadar yayılan geniş bir skalaya sahiptir. Bu partiye ilişkin son yıllarda yapılan yorumlar ise faşizm ve Bonapartizm ekseninde yoğunlaşmaktadır. Değişik Marksist anlayışlar ve siyasetler tarafından yapılan faşizm ve Bonapartizm tanımlamaları kendi içlerinde de farklılıklar göstermektedir. Fakat bütün yorumların iki sonucu bulunmaktadır. Birincisi, yorumlar ile faşizm ya da Bonapartizmin ne oldukları, bu kavramların nasıl bir epistemolojiye denk düştükleri belirsizleşirken, ya bu kavramların kabalaştırılmasına ya da sadece ontolojik boyuttaki doneler temelinde epistemolojik boyutları yok sayılarak ortaya atılmaktadır. İkinci sonuç ise bu belirsiz ve kabalaştırılmış kavramlar meselenin tartışılmasını sınırlamakta ve AKP rejiminin karakterinin farklı açılardan da kavranabilir olması gerçeğine kapıyı kapatmaktadır.
Bu yazıda faşizm, Bonapartizm ve Sezarizm kavramlarının temellerine bakılacak ve bu burjuva rejimlerin AKP iktidarının maddesine uygun olup olmadıkları değerlendirilecek ve eğer dile getirenlerden birinin diğerlerinden daha uygun olduğu düşünülür ise bunun ontolojik ve tarihsel verileri ortaya konulacaktır.
1 – Faşizm
Faşizmin Marksist analizin konusu olması 20. yüzyılın ilk çeyreğine rastlamaktadır. Yapılan analizler iki ayağa dayanmaktaydı; birinci faşizmin toplumsal ve ekonomik nedenselliklerinin ortaya konulması, ikincisi ise tek tek ülkelerde faşizmin kazandığı politik zaferlerin o ülkelere has nedenlerinin olup olmadığının tespit edilmesiydi. Nazi iktidarı özelinde Trotskiy’nin yaptığı faşizm analizinin temel noktası, faşizmin geç dönem kapitalizminin yapısal bunalımına bağlanmasıydı. [1] Trotskiy’nin tartışmasında ‘tekelci sermaye’nin faşizm eliyle toplumsal yaşamı baştan aşağıya katı bir şekilde düzenleme arzusu vurgulanır. Trotskiy’ye göre tekelci sermaye, yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirmek istediği bu hedefi için toplumsal vurucu güç olarak küçük-burjuvazi ile orta sınıfları kullanmaktadır.
Faşizmin ayrıntılı bir analizine girişen bir diğer Marksist ise Avusturyalı Otto Bauer’dir. [2] Bauer’e göre, faşizm üç sürecin ürünü olan bir görüngüdür:
a – Birinci Paylaşım Savaşı birçok burjuva öğenin sınıfsal pozisyonlarını alt üst etmiş ve sınıfsal statülerinin kaybına yol açmıştır. Savaş sırasında orduda aktif görevler almış bu unsurlar, savaş sonrası dönemde şoven düşüncelerini pratiğe yansıtma olanaklarını, ‘Freikorps’ gibi sağ milis ya da savunma birliklerinde örgütlenerek, iktidar alanını onlar için sınırlayan Alman devrimcilerine karşı kullanmada bulmuşlardır.
b – Savaşa aktif olarak katılmayan fakat onun bütün maddi zorluklarına dolaysız bir biçimde katlanmak zorunda kalan köy nüfusu ile küçük-burjuvazi kendilerini bu duruma düşürmekle suçladıkları merkez ya da burjuva demokrat partilere yüz çevirerek faşist hareketlerin toplumsal tabanını oluşturmuşlardır.
c – Bu sınıfsal kompozisyonun son öğesi, savaş tazminatları, savaşın getirdiği yıkım ve krizler sonucunda kâr oranları düşen ve kâr oranlarını rekabetçi bir seviyeye getirmeleri karşısında engel olarak gördükleri komünistler ile onlarla hareket eden işçilerin direncini kırmak için çareyi faşist harekete destek vermekte gören büyük burjuvalardır.
Franz Neumann’a göre faşizm, tekelci sermaye için bir zorunluluktur; faşist bir siyasi iktidar, tekelci kapitalizmin kâr oranlarını garanti altına almaya muktedir tek politik iktidar biçimidir. [3] Neumann, bu noktadan yola çıkarak daha da ileri gitmekte ve faşizmin, ekonominin politik alanı doğrudan kontrol altına alan bir rejim olduğunu ve böylece ekonomik tekellerin politik alanı hegemonyaları altına almalarının mümkün olduğunu belirtir. Neumann, politik ve ekonomik merkezileşme süreçlerini ayrı ayrı düşünmek yerine ekonomik merkezileşmenin kendisini politik iktidar alanında belli ettiğini ve politik merkezileşmenin ekonomik merkezileşmenin sadece bir görüngüsü olduğunu ileri sürer.
Faşizm analizi söz konusu olduğunda, Dimitrov unutulmamalıdır. Dimitrov’a göre faşizm; “finans-kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür [4] ”. Faşizmi böyle tanımlayan Dimitrov, yine de ülkelerin özgül koşullarının faşizmin egemenliğinde dikkate alınması gerektiğini dile getirmiştir. Dimitrov özgüllükler temelinde faşist politikanın iki farklı yoldan sürdürüldüğünü belirtir:
a – Faşizmin kitle desteğinin olmadığı ve faşist politik grupların aralarındaki bölünmelerin akut hal aldığı durumlarda, faşizm, kontrolünü esnek tutarak parlamenter yapılar ile farklı siyasi grupların varlığına müsamaha gösterebilir.
b – Faşizmin taban desteğiyle anti-faşist kitleselliğin aynı anda var olduğu ve anti-faşist kitlelerin politik varoluş göstermelerinin mümkün olduğu durumlarda ise faşizm, iki yoldan, ya tekelci politik hakimiyetini kurarak ya da karşıtlarını terör ve baskı yoluyla fiili şekilde ortadan kaldırmaya öncelik vererek ilerler.
Dimitrov’a göre, faşizm hangi yolu izlerse izlesin, sınıfsal kompozisyonunu değiştirmeden, parlamenter ya da başka yolları kullanarak kitle tabanını genişletmek için politik ayarlamalara başvurabilir. Faşizmin kitle tabanını genişletmesi Komünist Enternasyonal’in faşizm analizlerinde sıkça gündeme getirilmiştir [5] . Komünist Enternasyonal’e göre faşizmin kitlesel tabanını lümpen proletarya ile küçük burjuvazi oluşturmaktadır. O zaman, Dimitrov ve Komünist Enternasyonal’e göre faşizm, liderliği finans-kapitalin en gerici unsurlarından, tabanı ise lümpen proleterlerle küçük burjuvalardan oluşan bir politik harekettir. Çeşitli değişkeleri olsa da, Dimitrov için tek sabit, faşizmin burjuva karakteridir:
“Faşizmin iktidara gelmesi, bir burjuva hükümetinin yerini bir diğerinin alması gibi basit bir değişiklik değildir. Bilakis burjuvazinin sınıf hâkimiyetinin bir devlet biçiminin ‒burjuva demokrasisinin‒ başka bir devlet biçimi ile ‒burjuvazinin açık terörcü diktatörlüğü ile‒ değiştirilmesidir [6] ”.
Yukarıda belirtilen faşizm tahlilleri ile bu çerçeve içindeki diğer analizlerin taşıdıkları genel sorunların üzerinde durmak ise Poulantzas’a düşmüştür. [7] Poulantzas’ın üzerinde durduğu nokta, faşizm ile kural dışına çıkmış devleti tanımlayan diğer iktidar biçimleri arasında bir ayrım yapmanın zorunlu olduğu idi. Poulatzas’a göre faşizm, devletin diğer kural dışı biçimlerinden ayrı bir niteliğe sahiptir.
2 – Bonapartizm
Bonapartizm tartışmalarının kökenleri doğrudan Marx ve Engels’tedir. Marx ve Engels’e göre Bonapartizm, devlet iktidarının tek bir kişinin elinde toplanması ve bu ‘tekleşmiş’ iktidarın devletin diğer öğeleri üzerinde diktatörce bir güç elde etmesidir. Bonapartizmin tarihsel karşılığı ise I. Napoleon’un yeğeni olan Louis Bonaparte’ın 2 Aralık 1851’de bir hükümet darbesiyle Fransız devlet yönetimini ele geçirmesidir.
Marx ve Engels’te Bonapartizmin konjonktürel özünü bir pat durumu oluşturmaktadır. [8] Bu duruma göre, ezen sınıflar iktidarlarını genel geçer burjuva kural ve izlekler doğrultusunda sürdüremezken; işçi sınıfı ve ezilenler ise hegemonyalarını kurma yetisine sahip değillerdir. Marx, Bonapartizmi durumsal bir zorunluluk olarak nitelemiştir; ona göre, burjuvazi toplumsal yönetim yetisi ve araçlarını kaybettiği ve bu araçların kazanılmasında işçi sınıfının yetersiz kaldığı bir durum Bonapartizm olarak nitelenmekteydi.
Engels’in Bonapartizm tanımı, benzeşse de, Marx’ın durumsal analizinden süreçsel olarak ayrılır. [9] Engels’e göre devlet ‘genellikle’ ezen sınıfların hâkimiyetindedir fakat bazen öyle ‘istisnai durumlar’ meydana gelir ve devlet içinde birbirleriyle savaş halinde olan yönetici klikler birbirlerini öylesine dengelerler ki, devlet, bu kliklerin her birinden ayrılır ve bağımsız bir statüye kavuşur.
Marx’ın ‘havada asılı devlet’ olarak tanımladığı Bonapartist durumda devlet kendi içinde iktidar mücadelesi veren klikler nezdinde iki özelliğe sahip olur: Birincisi devlet bu klikler arasında ‘görünüşte aracı’ rolü oynarken, ikinci olarak da bu kliklerden görece ‘bağımsız’ bir pozisyona sahip olur. Marx’ın teorisine göre Bonapartist devletin dayandığı sınıfsal temel hem bütün sınıflardır hem de hiçbir sınıf değildir. Yani Marx’a göre Bonapartizmin ontolojik temelinin öznesi olan Louis Bonaparte, ‘küçük topraklı köylüyü’ temsil ettiğini iddia ederken, aynı anda da, bütün toplumsal sınıflar adına konuşuyordu.
Marx’ın bir zorunluluk, Engels’in ise, üstü kapalı bir ifadeyle, istisnai durum olarak nitelediği Bonapartizm amaçta faşizmle çakışmaktaydı: Burjuva toplumun güvenliğini sağlama ve kapitalist gelişmeyi olanaklı kılma. Marx ve Engels’in şahsında Marksizmin alanında kalınacaksa, Bonapartist devletin ‘bağımsız’ durumunun gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Ezen kliklerden görece bağımsız bir duruma gelmesiyle, devlet, sadece ezen sınıfların çıkarlarını koruma rolünü üstlenmez, bizzat kendi çıkarlarını da korur.
3 – Sezarizm
İtalyan Marksist Antonio Gramsci’ye ait Sezarizm kavramı, iktidar için çatışan güçlerin çatışmayı sürdürmelerinin mutlak sonucunun karşılıklı yıkım olması nedeniyle çatışmayı dengeledikleri bir duruma tekabül eder. [10] Gramsci’ye göre, Sezarizmde felaket dengesini korumak için ortaya çıkabilecek ‘hakem’ ‒çıkmak zorunda da değildir‒, sadece bir görüngü olup, Bonapartizmin aksine, kategorik bir karakter taşımaz.
Gramsci için iki tür Sezarizm bulunmaktadır: Birincisi ilerlemeci, ikincisi ise gerici Sezarizmdir. İlerici ya da gerici olması, Sezarizmin müdahalesinin hangi tarihsel tarafın lehine olduğuna bağlıdır. Sezarizm, müdahalesi ilerici gücün/güçlerin üstün gelmesini sağlıyor ise ilerici, gerici güçlerin üstün gelmesini sağlıyor ise gericidir. Gramsci bu modeli kullanarak, Sezar ve I. Napoleon’u ilerici, III. Napoleon (Louis Bonaparte) ile Bismarck’ı ise gerici Sezarizm örnekleri olarak kabul etmiştir. Louis Bonaparte’ın gerici Sezarizmi, Gramsci’ye göre, ‘geçici’ bir nitelik taşımaktaydı. 18 Brumaire’e kadar Fransa’nın hâkim politik yapısı parçalanmış ve sahip olduğu yönetme yeteneği zayıflamıştı. Louis Bonaparte’ı Sezarizmin tikel rengi haline getiren, işte bu devlet içi parçalanmışlık ve yetenek zafiyetidir. Fakat Gramsci’nin bu noktada üzerinde durduğu önemli bir nokta, Louis Bonaparte’ın şahsındaki Sezarizmin, toplumun gelişme olanaklarının hâlâ mümkün olduğu, gelişme yollarının hâlâ açık olduğu bir dönemde maddileşmiş olmasıdır. Buna karşılık, I. Napoleon ya da Sezar şahsındaki Sezarizmlerde niteliksel bir dönüşümün zorunluluğu söz konusuydu. Bu Sezarizm biçimleri, tarihsel devrini kapatmış devlet biçimlerinden niteliksel olarak farklı yeni bir devlet biçimine geçişin simgesel momentlerini temsil etmekteydi. Fakat Louis Bonaparte örneği nicel bir değişikliği ifade etmekteydi. Burada söz konusu olan, bir devlet tipinden yeni bir devlet tipine geçişinden ziyade, içinde olunulan toplumun hâlâ gelişime açık olmasından dolayı, ‘aynı devletin kesintisiz bir çizgi izleyen evrimidir’.
Gramsci, devrim-restorasyon diyalektiğinin kazananının her zaman devrim olacağını belirtmiş ve tam bir restorasyonun imkansızlığını ileri sürmüştür. Fakat bunu söyleyen Gramsci, çizdiği teorik çizginin fatalizme varacağını görmüş olacak ki Sezarizmin tarihsel bir kural olmaktan çok ideolojik bir formül olduğunu belirtmek zorunda kalmıştır.
Sezarizm evrimseldir. Başlangıç anından katıksız ve sürekli bir Sezarizme kadar olan süreç, çeşitli Sezarizm aşamalarının birbirini izlemesinden oluşur. Gramsci bu tarihsel süreç için kerteriz noktasını Louis Bonaparte olarak alır. Louis Bonaparte’ın hükümet darbesine kadar olan Sezarizm biçimleri açık militarist operasyonlara, darbelere ve askeri eylemlere dayanmaktaydı. Fakat bu açık askeri Sezarizmler, Gramsci için, modern dünya nezdinde, artık işe yaramaz bir hal almıştır. Özellikle 1848’den sonra, parlamentarizm ile siyasi partilerin yaygınlaşmasından, bürokratik aparatın gelişmesinden ve ‘yönetici sınıfların politik ve ekonomik egemenliğini korumak için devlet ve özel kişiler tarafından örgütlenen güçler bütünlüğü olarak poliste görülen dönüşümlerden’ sonra politika tekniği de değişmiştir. Değişen politika tekniği, ilerici ve gerici Sezarizmlerin, devlet içi ölümcül klik savaşını soğurmak ya da dengelemek için kendi içlerinde belirli değişimler yaşadıktan sonra ‘saltık’ bir benzeşmede uzlaşabilmelerini mümkün kılmaktadır.
Değişen politik teknikler ve bu tekniklerin içine doğduğu modern dünyanın Sezarizmleri, ne I. Napoleon’un ne de Louis Bonaparte’ın Sezarizmlerine benzemektedir. Modern dünyanın Sezarizmleri, kaynaşabilecek güçlerin kanlı mücadeleleri sonrasında bir bütün durumuna gelmesi şeklindeki pre-modern Sezarizmlerin aksine, karşıtlıkları giderilemeyecek kadar derin olan ve karşıtlıklarının devletin aldığı Sezarizm biçimi altında daha da derinleştiği güçlerin varlığında ortaya çıkmaktadır. Uzlaşmaz karşıtların birliği şeklinde zuhur eden bu paradoksal modern Sezarizm, Gramsci için, tarihsel ilerlemeci damarı (ilerlemeci Sezarizmi) içinde taşır ve bu ilerlemeci güç, rejimin bir parçası olma olanağını her zaman bulabilir. Ki bu tarihsel ilerlemeci gücün modern Sezarizmin bir parçası olması, ve ekonomik ve politik çıkarlarını koruyabilecek imkânlara da sahip olmasıyla; modern Sezarizm polise özgü bir nitelik taşımaktadır.
Modern Sezarizm gerici ve / veya ilerici güçlerin uzlaşması olsa bile bu uzlaşma eşit koşullarda olmaz. Başka bir ifade ile modern Sezarizm, devletin ‘temel’ güçlerinin dengesine dayanmaz. Modern Sezarizm, devletin temel sınıfları ile hegemonik gücün yönettiği ya da bu güç ile organik bağları olan güçlerin bizzat bu hegemonik gücün altında kurduğu bir çıkar birliğidir.
Gramsci, Louis Bonaparte’ın Sezarizmi ile ilgili çok önemli bir olaydan bahseder; bu, Dreyfus Davasıdır. Gramsci’ye göre, Dreyfus Davası Fransa’da Sezarizmi geliştirdiği için değil onu önlediği için önemlidir. Bu dava ile Sezarizmin tam olarak yerleşmesini önleyenler yine aynı toplumun egemen blokuna ait öğelerdir. Bu öğeler, devleti yöneten hegemonik unsurların toplumu boğmasını engelleyecek şekilde devlet içerisine personel yerleştirir ve bu yerleştirme işlemini de salt reaksiyoner sebeplerle değil, kendisini bir parçası gördüğü tarihsel-politik sürecin zorunluluğu ile yapar. Sezarizmin engellenmesinin Gramsci’ye göre politik anlamı, bu engelleyici güçlerin ilerlemeci bir karakter taşımalarında yatar. Gramsci, bu ilerici karakteri, eski toplumun, gizli durumda olan ve eski yöneticilerin açığa çıkartamadıkları etkin güçleri içermesi olarak tarif eder. Bu güçlerin etkin olmaları, onların ‘dönem açma’ kapasiteleri ile ölçülür; bu güçler yeni bir dönem açma kapasitesine sahip olamadıkları ölçüde ilerici de olamazlar. Eğer tarihsel ilerici güçler ya da ilerici karakter taşıyan gerici öğeler bu gizli güçleri harekete geçirmede başarısız olurlarsa, bu etkin güçler ‘yan’ güçler halinde âtıl kalmaya devam eder. Çünkü bu yan güçlerin kendilerinde bir etkinlikleri yoktur; ilerici güçler harekete geçiremedikleri sürece, yan güçlerin, yeni bir dönem açmada beceriksiz olan gerici ve ilerici güçlerin oluşturdukları denge mekanizmasının bir unsuru olmaktan başka bir işlevi olmayacaktır.
4 – Sonuç
İçinde bulunduğumuz yılların Türkiye’sinin devlet biçimine yukarıda tartışılan üç modelden hangisi uygun düşmektedir?
Türkiye’nin yapısal ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu bir gerçektir. Batı ekonomilerine bağlı ve buradan gelecek kaynak aktarımlarına mecbur olan ülke ekonomisi, bu ekonomilerde yaşanacak darboğazlardan kriz seviyesinde etkilenebilmektedir. Türkiye’nin Batı’ya olan bağlılığı hem tarihsel hem de alternatifsizdir. Marshall Yardımlarıyla başlayan süreç, Türkiye’nin Batı ekonomisine eklemlenmesi ve bu eklemlenmenin sürekli yenilenmesi ile devam etmektedir. Bu hattan kopmak isteyecek Türkiye’nin, alternatif olarak dayanacağı ekonomik güçler bulunmamaktadır. Ne Rusya ne İran Türkiye’nin ekonomisi için gerekli birikimlere sahiptir; ne de Çin, uzun yıllardır izlediği ve genel hattı ABD ile açıktan karşı karşıya gelmemek üzerine kurduğu uluslararası siyaset nedeniyle böyle bir alternatif olarak kendisini ortaya koymaya heveslidir. Bu nedenle Türkiye ekonomisi yapısal olarak alternatifsizdir ve gelişmesi için Batı’dan sağlanacak sermaye transferlerine muhtaçtır. Buna karşın, Türkiye, Batı ekonomilerinin yaşadığı sıkıntılardan yararlanma fırsatlarıyla da karşılaşabilmektedir. Örneğin, 2008 yılında Batı ekonomilerinin yaşadığı finansal krizden Türkiye’nin etkilenmesi asgari düzeyde olmuş, hatta Türkiye krizin bir sonucu olarak piyasasına akan bol paranın keyfini sürmüştür. Keza, Türkiye’nin kendi dinamiklerinin ağır bastığı krizler krizler de yaşanmıştır. Buna verilebilecek en yakın tarihli örnek 2001 krizidir. Bu kriz ile Türkiye yapısal bir sarsıntı geçirmiştir.
Peki, bu yapısal krizin sonucu faşizm mi olmuştur?
Eğer Türkiye’nin sürekli bir yapısal sıkıntı yaşadığını ve bu yapısal sıkıntıların her daim bir kriz riski taşıdığını kabul edersek (A), o zaman Türkiye’nin ‘sürekli faşizm’ ile yönetilen bir ülke olduğunu da kabul etmemiz gerekmektedir (B). Yani A’yı sadece A olarak kabul edersek A’nın B olan sonucunu da kabul etmek durumundayız.
Peki, Türkiye’de küçük burjuvazinin ya da orta sınıfların çöküşünden bahsedebilir miyiz? 2002 seçimlerinden 2013 Haziranında ABD Merkez Bankasının finansal erimeye karşı uluslararası piyasaya pompaladığı dolarları geri çekme kararına mukabil faiz artırımına gitmesine kadar Türkiye, tarihinin gördüğü en yüksek yabancı sermaye girişine tanık olmuştur. Bu sermaye girişi, orta ve orta-alt sınıf katmanlarının alım gücünü net bir şekilde arttırmıştır. Evet, bu artış borçlanma, kredi ve diğer başka yöntemlerle olmuştur ve yapay bir nitelik taşıyabilir; ama bu durumun nesnel bir gerçekliği de denk düştüğü inkâr edilemez. Eğer, orta sınıfların çökmesi söz konusu değilse ve küçük burjuvazide proleterleşme telaşı yoksa, faşizme ilişkin yukarıda ortaya konulmuş eşiğe ulaşılmış olduğu söylenebilir mi?
Faşizmin bir tanımının, faşist rejimin bir modelinin olması gerektir. Bu model ya da tanıma uygun düşmeyen durumlar için de faşizm nitelemesi yapmak, hem kavramın ağırlığını boşa düşürecek ve kavramı anlamsızlaştıracak, hem de faşizm için özgül politik taktikler ortaya konmasını olanaksızlaştıracaktır.
2002 yılında AKP’yi iktidara taşıyan seçimler öncesinde, devlet içi klikler arasında bir pat durumunun olduğu söylenebilir mi? Kuşkusuz hayır. 2002 seçimleri öncesine ilişkin, klikler arası pat durumundan ziyade, hâkim kliklerin bir meşruiyet bunalımına girdiği ve 2001 krizi ile birlikte yönetme yeteneklerini oldukça yüksek düzeyde kaybettiği söylenebilir.
Meşruiyet kaybına uğramış ve yönetme yeteneğini yitirmiş kliklerin devlet mekanizmasını görece bağımsız hale getirip bir ‘hakem’ altında yeniden kurmuş olduğu söylenebilir mi? Tam tersine, hâkim kliklerin yaşadığı meşruiyet bunalımının ekonomik kriz ile birleşmesi tam bir çıkışsızlık alametiydi.
Devlet içerisindeki farklı kliklerin yaşadıkları bu bunalımın çözümünü sadece bir ‘devletli’de [11] bulmuş olduklarını iddia ediyoruz. Türkiye’deki Sezarizmin ilerici ya da gerici olduğu başka bir tartışma konusu olsa da, net olan, Gramsci’nin Louis Bonaparte’ın Sezarizmini tanımlarken kullandığı kıstaslardır. Bu kıstaslara göre, Louis Bonaparte’ın Sezarizmini önceleyen ontolojik durum devlet içi parçalanmışlık ve zafiyettir. Yine Gramsci’ye göre Louis Bonaparte’ın Fransa için ifade ettiği anlam nicel bir değişiklikken, Türkiye Sezarizminin nitel bir değişikliğe neden olduğunu iddia etmek için herhangi somut bir veri yoktur.
Türkiye ile ilgili bu açık analojiler sadece önsellik seviyesinde mi kalmaktadır? Hayır. Türkiye Sezarizmi, oluştuğu günden itibaren karakterini değişmez bir şekilde korumaktan ziyade evrim geçirmiştir. Hakemlik yaptığı klikler değişmiş, devlet bürokrasisi içerisindeki dayanakları, yaptığı hakemliğe bağlı olarak süreklilikten çok kopuşlara sahne olmuş ve her bir değişim ile devlet içinde yer tutmuş klikler ‘hakem’in karakterinde saltık olarak benzeşmişlerdir.
Türkiye’deki Sezarizmin, Gramsci’nin tarihsel kategorisine göre, modern Sezarizmlerin bir örneği olarak kabul edilmesi daha da açıklayıcı olacaktır. Türkiye Sezarizmi, birbirleri ile uyuşmaları imkânsız olan klikler arasındaki bir felaket dengesidir. Türkiye Sezarizminde bir kırılma noktası olan 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, hem kendisi hem de sonrasıyla bu öneriyi desteklemektedir. 15 Temmuz’daki açık klik savaşının sonucu iki önemli hususu göstermektedir:
a – 15 Temmuz öncesi var olan kliklerin uzlaşma kapasiteleri pek zayıftı ve bu uzlaşmanın nihai kopuşuyla aslında klikler arası benzeşmezliğin ne kadar derin olduğu açığa çıkmıştır. [12]
b – 15 Temmuz sonrasında uzlaşan klikler arasında da aslında derin ideolojik ve tarihsel uzlaşmazlıklar bulunmaktadır.
Son olarak, Türkiye Sezarizmi her ne kadar farklı yapıların dengesine dayanıyor olsa da, bu dayanakta üstün ya da egemen durumda olan Erdoğan kliğidir. Denge ancak hakem konumundaki Erdoğan’ın makul gördüğü sınırlar içerisinde mümkündür. Bonapartizmin aksine hakem eş güçteki kliklerin uzlaşmalarına dayanmaktan çok, zayıflamış kliklerle egemen kliğin ihtiyacı çerçevesinde bir uzlaşmayı temsil ettiği için verili sınırların dışına çıkılması söz konusu olmamaktadır. Gerek Ergenekon ve Balyoz, gerekse Cemaat davaları, bu Türkiye’nin Sezar’ının hakemliğinde gerçekleşmektedir. Bu davaların politik anlamı ise Sezar’ın gücünü arttırmaktan çok, dayandığı sistemin içe doğru çöküşünü [13] mümkün olduğu kadar engellemek ve çöküşün verdiği zararları asgari düzeye indirmektir.
[1] Trotskiy’nin Nazi Almanya’sı özelinde kaleme aldığı ve daha çok politik strateji çizme amacı taşıyan yazıları için bkz.: Lev Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, Yazın Yayıncılık, İstanbul 2005.
[2] Otto Bauer’in faşizm analizi hakkında daha geniş bilgi için bkz.: Otto Bauer, Facism, Austro-Marxism Tom Bottomore, Patrick Goode (der) Clarendon Press, Oxford 1978; ya da Austro-Marxism: The Ideology of Unity Cilt 1., Mark. E. Blum, William Smaldone (der) Historical Materialism Book Series, Leiden 2015.
[3] Franz Neumann, The Structure and the Practice of National Socialism, Ivan R. Dee, Chicago 2009.
[4] George Dimitrov, Faşizm ve Savaş Üzerine, Sergi Yayınevi, İstanbul 1990.
[5] E. Lewerenz, Komünist Enternasyonalde Faşizmin Tahlili, Sol Yayınları, Ankara 1979.
[6] George Dimitrov, a.g.e.
[7] Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Birikim, İstanbul 1980.
[8] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i. Sol Yayınları, Ankara 2012.
[9] Friederich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 2015.
[10] Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri: Seçmeler, Sol Yayınları, Ankara 2016.
[11] Devletli terimini Niyazi Berkes’ten ödünç aldım. “Bunlar en yüksek güç yerine gelme talihine uğramış, başlarına ‘devlet kuşu’ konmuş talihliler olduklarından kendilerini devletli sayar[lar]. Devlet bir müessese değil, güç sahibinin bir sıfatıdır. Çiftçi nasıl çiftli çubuklu, zenaatkâr nasıl iş yerli araçlı, tüccar nasıl paralı ise baştakiler de devletlidir”. Niyazi Berkes, 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi, 1. Cilt, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969.
[12] Metin Kayaoğlu, “Tayyip Erdoğan ‘Kurumsal Kemalizm’e Meftun Değil Ama Mecbur”, Teori ve Politika 67, Bahar 2015, ss. 105-12. http://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/619-tayyip-erdogan-kurumsal-kemalizme-meftun-degil-ama-mecbur
[13] Süleyman Yılmaz Bulduruç, “Göçüşün Ardından”, Teori ve Politika 71-72, Yaz-Güz 2016, ss. 217-23. http://www.teorivepolitika.net/index.php/guncel-yazilar-arsivi/item/577-gocusun-ardindan
https://teorivepolitika.online/2020/11/29/fasizm-bonapartizm-ve-sezarizm/
Kemalizm, Reformizm ve Barış Diplomasisi Aldatmacası: Kaypakkaya’nın Mirası Üzerine
Türkiye Kuzey Kürdistan’da hâkim ideolojik çerçeve olan Kemalizm, neredeyse bir asırdır hem devletin hem de solun önemli bir kesiminin zihin dünyasını şekillendiren bir dogma olarak varlığını sürdürüyor. Ancak bu ideolojiye dair gerçek bir çözümleme, onu tarihsel ilerlemenin değil, burjuva tahakkümün faşist bir biçimi olarak görmekten geçer. İbrahim Kaypakkaya’nın mirası, tam da bu noktada belirleyici bir ayrımı ve bir miladı işaret eder: yani devrimci kopuş ile reformist uzlaşma arasındaki çizgiyi.
Kaypakkaya, Kemalizmi bir modernleşme projesi değil, bir sınıf diktatörlüğü olarak, dahası faşist devlet niteliği olarak tanımlamıştı. Egemen Türk burjuvazisinin, asker-sivil bürokrasinin ve toprak ağalarının ittifakıyla şekillenen bu rejim, halk adına ama halka rağmen kurulmuştur. Kürt ulusunun inkârı, Alevi kimliğinin bastırılması, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi —hepsi bu kurucu ideolojinin doğrudan mantıksal sonucudur. Bugün ezcümle “Kemalist sol”un hâlâ bu ideolojiyi “anti-emperyalist” bir hareket olarak sahiplenmesi, devrimci gerçekliğin değil, son tahlilde burjuva devletin sınırlarına teslimiyetin ifadesidir.
Kemalizmin bu tahakkümcü faşist karakteri, günümüzde “barış diplomasisi” adı altında yeniden üretilmektedir. Kürt Ulusal Hareketi on yıllardır süren savaşın yıkıcılığını sonlandırmak adına Türk devletiyle bir “barış zemini” arayışına yöneldi. Ancak bu zemin, yapısal olarak iki ayrı ulusun Türklerin ve Kürtlerin eşitliğini değil, mevcut devlet formunun devamını garanti altına almaktadır. Devrimci bir çözüm perspektifi olmadan geliştirilen her “barış”, kaçınılmaz biçimde teslimiyetle sonuçlanır. Bugün dünden daha fazla bayraklaştırılması gereken slogan tam da “TESLİMİYET İHANETE, DİRENİŞ ZAFERE GÖTÜRÜR” sözüdür..
Kaypakkaya’nın devrimci mirası, bu noktada berrak bir uyarıdır: Faşist karakterini koruyan, sınıfsal niteliğini değiştirmeyen bir devletle gerçek bir barış mümkün değildir. Barış, yalnızca halkların mücadelesiyle, sömürü düzeninin temelleri yıkıldığında mümkündür. “Silahların susması” Kürt ulusu ve diğer azınlık milliyet ve halkların özgürleşmesi anlamına gelmez; çünkü susan, yalnızca egemenlerin duymak istemediği gerçektir.
Dahası, bugün bazı devrimci-demokratik kurumlar da bu reformist hat karşısında ideolojik bir netlik sergileyememektedir. “Demokratik çözüm”, “barış süreci” ya da “sivil siyaset” gibi kavramlar etrafında şekillenen pragmatist yaklaşım, devrimci mücadeleyi düzen içi bir muhalefet biçimine indirgeme tehlikesi taşımaktadır. Bu, devrimci taktik değil, devrimci çizginin aşınmasıdır. Kaypakkaya’nın devrimci mirasına sahip çıkmak, bu türden ideolojik bulanıklığa karşı net bir tutum almayı gerektirir. Dolayısıyla bugün Kaypakkaya’nın mirası tarihsel açıdan olduğu kadar güncel açıdan da paha biçilmez bir yerde olanca kıymetiyle durmaktadır.
Kemalist “sol”un cumhuriyet mitleri etrafında dönen restorasyoncu çizgisi ile AKP/MHP faşist bloğu şahsında Ulusal Hareket’in sistem içi bir statü arayışına yönelmesi, birbirinden farklı görünümler altında aynı yere çıkar: devletin sınırlarını ve “haklar”ını tanımak. Bu sınır, halkların eşitliğiyle, sınıfın özgürleşmesiyle, devrimin zorunluluğuyla uzlaşmaz bir çelişki içindedir.
Kaypakkaya’nın mirası, devrimci safların önüne hâlâ aynı soruyu koyuyor: Gerçek kurtuluş, reformlarla mı, devrimle mi gelecek? Onun yanıtı açıktır: Halkın kurtuluşu, burjuva devletin ideolojik duvarlarını aşmadan mümkün değildir. Bugün freni patlamış bir hızla bu sınırları esas alan bir yönelimin gece gündüz parlatılarak köpürtülmesi konjonktürel olarak gerçekleri üzerini örtse de, uzun erimde Türk egemen sınıflarının ulusalcı ve politik İslamcı kliklerinin özgürlük düşmanı nitelikleri daha büyük patlamalara yol açacak faşizan yasak ve baskıları biriktirdiği gerçeğiyle yüzleşilecektir.
Bugün bu coğrafyada gerçek barış, ancak sömürenle sömürülen arasındaki uçurum ortadan kalktığında, ezilen uluslar kendi kaderini tayin hakkını özgürce kullandığında ve halk kendi iktidarını kurduğunda sağlanabilir. Bu gerçekleşmeden ilan edilen her “barış” ve egemenlerle bu temelde girilen diplomasi gerçek özgürlüğe aç halkları kandırmaktan başka bir sonuca yol açmayacaktır.
Biz Kaypakkaya güzergahında devrimin temel sorununun iktidar sorunu olduğunu bilen MLM bilincimizle, bugün yaşanan tüm patırtı-gürültüye rağmen bu bilincimize yabancılaşmadan, Türk egemen sınıflarının resmi ideolojisi Kemalizmle her özgül alan da yaşanan güncel sorun bağlamında ideolojik savaşımızı vermeye devam edeceğiz.
Ve dün ortak aklımızın tam merkezinde duran, bugün geçici rüzgarların bir kısım devrimci parti ve örgütlerin aklından söküp aldığı, o paslanmaz, 24 ayar altın değerindeki sözü asla unutmayacağız;
FIRTINA ZAMANLARINDA ANCAK KENDİ KÖKLERİNE SIMSIKI SARILANLAR AYAKTA KALABİLİR!
MEHMET KARACA
Derin Bakış: Paramiliter Şiddet ve Topal Osman Gerçeği
Dersim Kuzeybatı Koçgiri katliamı, sadece düzenli ordunun değil, aynı zamanda devletin “kirli işlerini” ihale ettiği paramiliter yapıların da sahneye çıktığı bir gerçekliktir. Giresun Müfrezesi’nin başındaki Topal Osman, komprador burjuvazinin ve merkezi otoritenin halklar üzerindeki “balyozu” görevini üstlenmiştir.
Neden Topal Osman?
Karadeniz’de Rum ve Ermeni mülklerinin gasp edilmesinde (sermaye transferinde) öncü rol oynayan bu yapı, aynı mülksüzleştirme pratiğini Koçgiri’nin Kızılbaş-Kürt coğrafyasına taşımıştır. Nizami ordunun uluslararası kamuoyu veya meclis denetimi nedeniyle çekindiği “imha” hareketlerini, hiçbir kurala bağlı kalmadan barbarca yürütmüştür. Köylerin yakılması, hayvanların gasp edilmesi ve sivillerin teşhir edilerek katledilmesi, bölge halkının özyönetim (muhtariyet) iradesini kırmaya yönelik planlı bir yıldırtma politikasıdır.
”Koçgiri’de taş taş üstünde, omuz üstünde baş bırakmadık.”
(Dönemin operasyonel zihniyetini özetleyen gayriresmi tanıklıklardan)
KOÇGİRİ: ULUS-DEVLETİN TEKÇİ MAYASI VE HALKLARIN KIRIMI
Dersim Kuzeybatı Koçgiri katliamı (6 Mart – 17 Haziran 1921), Anadolu’da burjuva devriminin kendi iç sömürgeciliğini inşa ettiği ilk büyük kanlı virajdır. 1921 Anayasası’nın vaat ettiği “muhtariyet” (özerklik) rüzgarı, Ankara’nın merkeziyetçi ve tek tipçi elitleri tarafından bir “ihanet” olarak kodlanmıştır.
Komprador Burjuvazinin İhaneti:
20 Ocak 1921’de kabul edilen Anayasa’nın 14. maddesi, halkın kendi temsilcilerini seçme ve yerelde yönetim hakkını tanıyordu. Ancak Koçgiri halkı bu meşru hakkı talep ettiğinde, karşılarında demokratik bir muhatap değil; Sakallı Nurettin Paşa’nın “Tenkil” (cezalandırma ve uzaklaştırma) planlarını buldular. Bu, burjuvazinin kendi yasasını, kendi iktidarı tehlikeye girdiğinde nasıl çiğnediğinin tarihsel kanıtıdır.
Sivas Valisi Tepeyran’ın “Azabı”:
Dönemin valisi Ebubekir Hazım Tepeyran, anılarında “Yazamadıklarım, yazmak azabına tahammül ettiklerimden az değildir” diyerek aslında bir rejimin kuruluşundaki “kurucu şiddeti” itiraf etmiştir. 132 köyün yakılması, sadece bir isyan bastırma değil; bir halkın hafızasını, coğrafyasını ve üretim araçlarını yok etme girişimidir.
Koçgiri, bugün hala çözülemeyen “Kürt Sorunu” ve “Alevi Sorunu”nun düğüm noktalarından biridir. Egemen sınıflar, 105 yıl önce olduğu gibi bugün de halkların kendi kaderini tayin etme iradesini kanla bastırmaya çalışmaktadır. Koçgiri’de yitirdiğimiz canların anısı, ezilenlerin ortak mücadelesinde ve sınıfsız-sınırsız bir dünya idealinde yaşamaktadır.
Mehmet Karaca
https://devrimcidemokrasi5.org/derin-bakis-paramiliter-siddet-ve-topal-osman-gercegi/?amp=1
Kompradorluğun Anatomisi: Epstein Dosyaları ve Yerli İşbirlikçilerin İhanet Vesikası
Epstein dosyalarının sayfaları aralandıkça dökülen sadece isimler değil, bizzat “Yarı-Sömürge” ilişkilerinin kokuşmuşluğudur. Metropollerde (ABD) tezgahlanan bu sapkınlık ağının uçlarının Türkiye’ye, “iş insanı” ve “siyasetçi” kisvesi altındaki figürlere uzanması, tesadüf değildir. Bu, Türkiye hakim sınıflarının emperyalizme sadece ekonomik ve siyasi değil, ahlaki ve kültürel olarak da nasıl birer uşak gibi bağlandığının kanıtıdır.
Türkiye’deki Komprador Burjuvazinin Suç Ortaklığı
İbrahim Kaypakkaya yoldaşın vurguladığı gibi: “Türkiye’nin hakim sınıfları, emperyalizmin acentesidir.” Bu acentelik, sadece mal ve sermaye transferiyle sınırlı kalmaz; emperyalist efendilerin her türlü kirli operasyonuna ve yozlaşmış yaşam biçimine ortaklığı da kapsar.
Dosyalarda geçen yerli isimler, bu sömürü mekanizmasının birer dişlisidir. Onlar için çocuk istismarı ya da insan kaçakçılığı, “küresel seçkinler” kulübüne kabul edilmenin ve sadakat ispat etmenin karanlık birer ritüelidir. Halkın kanını emen bu güruh, efendileriyle aynı sofrada oturmanın bedelini, insanlık onurunu ve halkın geleceğini peşkeş çekerek ödemektedir.
Sahte “Milli”lik Maskesi ve Gerçek Yüzleri
Bugün meydanlarda “milli değerler” ve “maneviyat” edebiyatı yapanların, kapalı kapılar ardında emperyalist şantaj ağlarının nasıl birer parçası haline geldikleri bir kez daha tescillenmiştir. Burjuva devlet, bu dosyaları bir “ulusal güvenlik” meselesi gibi karartmaya çalışacaktır. Çünkü bu dosyaların tam olarak açılması, sadece Epstein’ın değil, aynı zamanda o masalara oturan yerli işbirlikçilerin ve onların koruyucu zırhı olan sistemin de sonunu getirecektir.
Unutulmamalıdır ki: burjuvazinin ahlakı, mülkiyetinin sınırları kadardır. Mülkiyeti korumak için her türlü kutsalı ayaklar altına almaktan çekinmezler.
Devrimci Demokratik Görev: Teşhir ve Tasfiye!
Epstein dosyalarını sadece birer “magazinel skandal” veya “yabancı istihbarat operasyonu” olarak görmek, meseleyi sınıfsal özünden koparmaktır. Devrimci demokrasi güçlerinin görevi şudur:
• Sınıfsal Teşhir: Bu pisliğin kaynağının kapitalist üretim ilişkileri ve emperyalist asalaklık olduğu halka anlatılmalıdır.
• İşbirlikçilerin İfşası: Dosyalarda adı geçen “yerli” figürlerin, emperyalizmin Türkiye’deki uzantıları olduğu ve halk düşmanı karakterleri kitlelere gösterilmelidir.
• Bütünsel Mücadele: Ahlaki çürümenin ancak sınıfsal devrimle son bulacağı gerçeği, mücadelenin merkezine oturtulmalıdır.
Emperyalizmin uşakları, halkın mahkemesinde hesap verecektir!
Diğer yandan soğuk savaş yıllarında başlayan, “sosyalist blok” un dağılmasından sonrada gemiyi azına alarak devam eden sosyalizme karşı kara propaganda yalanlarıda bu skandalla bir kere daha patladı.
Dünya ya demokrasi, insancıklar, özgürlukler dersi veren “kerhaneci”, “kumarhaneci” vahşi kapitalizm sömürü düzeninden patlayan lafımın tüm iğrençliğiyle bir kerz daha patlamış tüm şöhretler politikadan, sinemaya, kraliyet saraylarından felsefeye kadar her cephede suç üstü olmuşlardır.
O görkemli söz tüm karanlığın içinden aydınlık günlerın ışığı olarak yeniden parıldamaktadır; BU PİSLİĞİ DEVRİM TEMİZLER!
MEHMET KARACA