CUMHURİYET ROMANINDA-Tarihi, Siyaseti, Toplumu, İnsanı ile-CUMHURİYET YILLARI
A.Ömer Türkeş
2. Seminer: Ayaşlı ile Kiracıları – M. Şevket Esendal
Cumhuriyet ideolojisinin yayılması
Kürt isyanları, İzmir suikasti, Serbest Fırka’nın kurulup kapatılması, İttihatçı kadroların “imhası” ve en nihayetinde Mustafa Kemal’in ölümü 1920-1940 yılları arasındaki en önemli siyasi gelişmelerdir.
Şeyh Sait İsyanı, isyan henüz sürerken, Halide Edib’in “Zeyno’nun Oğlu”(1926-1928) romanına konu olmuş, Takrir-i Sükun yasası gereği durdurulan neşriyat, 1928’de tamamlanmıştı. İsyanın bir fon olmaktan ileri gitmediği bu roman, aydın Türk kadının, cahil, yoksul ve çaresiz Kürt kadınının elinden tutması ve feodal düzenin yarattığı baskılardan kurtararak İstanbul’a taşıması üzerine kuruludur. Ayaklanmanın daha kapsamlı anlatıları ise, Kemal Bilbaşar’ın “Cemo”(1966) ve “Memo”(1968), Demirtaş Ceyhun’un “Asya”(1979) romanlarında görülecektir.
Ağrı isyanının adının anıldığı ilk edebi metin “Sevgim ve Izdırabım”(1934), bir aşk romanıdır. Ağrı dağındaki “gözü dönmüş” isyancılara bomba yağdırmağa giden bir tayyareci ve sevgilisi arasındaki aşkın hüznünü derinleştirmekte basit bir fondur “mürteci Kürtler”. Esat Mahmut Karakurt’, “Dağları Bekleyen Kız”da(1936) isyanı, heyecan verici bir maceraya dönüştürürken Türk’ün üstünlüğünü Kürt kadınının fethi üzerinden perçinler. Refik Halid Karay ise “Yezidin Kızı”nda(1939) Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarını İngilizlerin Kürt ve Ermenileri kışkırtmasına bağlayacaktır.
Kemal Tahir’in 1926 tarihli İzmir suikastını anlatan “Kurt Kanunu”(1969) romanı, bir yandan Cumhuriyet tarihinin bu karanlık olayını anlatan en kapsamlı edebi çalışma olması, öte yandan Şeyh Sait isyanından söz açması ve tarih yazıcılığı ile tarihi romanların aynı malzemeyi kullanmasını göstermesi açısından ilgiye değer. Kemal Tahir; “gerçek vesikaları bir fon olarak kullanıyorum” dediği romanında, Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan suikast etrafında, İttihatçılarla Cumhuriyet kadroları arasındaki hesaplaşmanın geniş bir analizine soyunur. Yazarların sessiz kalmayı tercih ettikleri bu tarihi olayı konu edinen ciddiye alınabilecek bir başka roman Yılmaz Karakoyunlu’nun “Üç Aliler Divanı”nıdır (1991).
1920’lerde alınan bir karar gereği memleket dışına sürülen ve tarihimizde 150’lilikler olarak bilinen muhaliflere ise, kendisi de bu listede yer alan Refik Halid Karay’ın “Sürgün”(1941) ve listedeki babası nedeniyle Beyrut’ta göçen Orhan Kemal’in “Baba Evi” romanlarında rastlayabiliriz. Sözkonusu romanlarda meselenin siyasi boyutu öne çıkmaz, ama sürgünlüğün insani boyutları, yoksulluk ve acılar bütün çıplaklığıyla –hatta Refik Halit’te bir melodram biçiminde- göz önüne serilmiştir.
1930’lu yılların önemli siyasi ve toplumsal olaylarının başında Serbest Fırka’nın kuruluşu ve kapatılışı gelir. “Kavak Yelleri” Serbest Fırka’nın Anadolu’da yarattığı etkiyi en iyi işleyen romandır. Demokrat parti iktidarının coşkulu havasında, 1950’lerde, Serbest Fırka’dan bahsetmenin sakıncası ortadan kalktıktan sonra yazılan “Kavak Yelleri”nde 1930’ların siyasi atmosferinin bireylerdeki yansıması öne çıkar.
Serbest Fırka’yı ele alan diğer önemli romanlar yaşananlardan çok sonra, tarihi belgeler ışığında kaleme alınmışlar. Kemal Tahir “Yol Ayrımı”nı 1971’de yazmış. Tarık Buğra’nın “Yağmur Beklerken”i ise 1981’de yayımlanmış. Kemal Tahir “Esir Şehrin İnsanları” üçlemesinin son cildi olan “Yol Ayrımı”nda Cumhuriyet’in ilan edilmesi ile başlayan özgürlük ortamının sonuçlarını Serbest Fırka süreci ile birlikte ele alırken Tarık Buğra aynı süreci bir Anadolu kasabasında, allegorik bir hikâye ile sergilemiştir.
Gündelik hayat
1930’lu yıllara gelindiğinde, Cumhuriyet rüştünü ispatlamış ve yukarıdan aşağıya bir yapılanma faaliyeti başlamıştı. İletişim araçlarının kitlelere ulaşımının kısıtlı olduğu bu yıllarda romanlar devlet ideolojisinin topluma nüfuz etmesini sağlayacak en uygun araçtı. Siyasi, toplumsal ve ekonomik devrimleri benimsetmenin yolu propagandadan geçiyordu. Bugün birer “ütopya” olarak nitelenebilecek romanlar, işte bu atmosfer içinde üretildiler. Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan Ethem İzzet Benice’nin “On Yılın Romanı”(1932) bu tarz romanların tipik bir örneğidir.
Yakup Kadri’nin “Ankara” ve M.Ş.Esendal’ın “Ayaşlı ve Kiracıları” romanları 1934 tarihini taşıyorlar. Bu kez mekan Ankara’dır. Her iki yazar da, kendileri gibi küçük burjuva kökenli olan seçkinci bürokrasinin iktidarını, ve Cumhuriyet ideolojisini benimsediklerinden, Cumhuriyet rejiminin önündeki sorunların giderileceği umuduyla yazmışlardı romanlarını. Yakup Kadri, “Ankara”nın ilk iki bölümünde, dönemin muhalif yazarlarının yaptığına benzer biçimde gerici ve vurguncu kesimlerin ortaya çıkışını gösterir ve eleştirir. Son bölüm ise bir çözüm önerisi, bir ütopyadır.
İlk Cumhuriyet ütopyası diyebileceğim Raif Necdet’in “Semavi İhtiras”(1932) ve “Yirminci Yüzyıl”(1933) romanlarına da değilim. Teknolojinin nasıl da fetişleştiğini, Batı’dan çok uzak kalmış olmanın gerilimini yansıtan bu romanlarda uçaklar gelişmişliğin göstergesi olarak öne çıkacaktır. “Vak’a Yirminci asır ortalarında cereyan eder” girizgahı ile başlayan roman Nobel ödüllü yazarları, boş zamanlarında özel uçaklarıyla Avrupa üzerinde seferler yapan modern genç kızlarıyla Cumhuriyet toplumunun geleceğine ilişkin iyimser bir tahayyüldür.
Zaten 1930’lu yıllarda Cumhuriyet ideolojisinin asıl taşıyıcıları -son bölümde inceleme konusu ettiğim- popüler türlerde yazılmış romanlardır. Özellikle de “Aşk Romanları” başlığı altında toplayacağımız romanlar. Tarih bilincini oluşturmak görevini tarihi romanlar, Cumhuriyet’in modern , batılı kimliğini yaymayı ise aşk romanları üstlenmişti. Aşk romanları yazarları Cumhuriyet’in Batılı kimliğini kabul edip, ona uygun karakterler arasında gelişen bir aşkı yücelttiler.
Seçme, ayırma ve dışlama mekanizmaları her kurucu sü_reçte kullanılmıştır. Eskiyle arasına sınır çekerken “yozlaşma”ya vurgu yapan Cumhuriyet, yozlaşmanın simgesi olarak İstanbul’u işaret edip orada sürüpgiden bir hayat tarzını dışarda bırakırken Anadolu’da Batı Medeni Hukukuna dayalı yeni bir ahlakın, yeni bir hayat tarzının temellerini atıyordu. Aynı dönemde tarih de yeniden tanzim edilmiş, benimsenen yeni kimlik tüm zamanlara yayılmış, Türklerin kökenine yapılan Orta Asya yolculuklarında tam da Cumhuriyetin vaaz ettiği ahlakın, kadın tiplerinin ve aile modelinin izleri “keşfedilmişti”. Böyle bir ideolojinin topluma yayılması ve benimsetilmesi görevi, kitle iletişim araçlarının çok cılız kaldığı o yıllarda elbette yine roman sanatına düşecekti. Peki kadın üzerinden tarif edilen meşru cinsellik nasıl tasavvur edilmiş, nasıl bir kadın tipi örneklenmişti? Dönemin popüler aşk romanlarında canlanan “Cumhuriyet ka_dını, fikri mücadelelere, edebiyat hareketle_rine, spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğe ve zevceliğe merbut, mükemmel kadındı”; yani tam bir görev kadınıydı o! Meşru cinselliğin dışındaki her tür cinsel etkinlik, cinsel heyecan, hatta cinselliğin her türden dillendirilişi ise bir kez daha yasak bölgeye itilecekti.
Başta Muazzez Tahsin Berkant ve Kerime Nadir olmak üzere kadınlı erkekli öne çıkan bütün aşk romanları yazarları -Güzide Sabri, Şükufe Nihal Başar, Mebrure Hurşit Koray, Nezihe Muhittin, Mükerrem Kamil Su, Cahit Uçuk, Peride Celal, Pakize Başaran, Suzan Sözen, Burhan Cahit Morkaya, Mahmut Yesari, Selami Izzet Sedes, Refik Halid Karay, Esat Mahmut Karakurt, Ethem Izzet Benice, Suzan Sözen, Oğuz Özdeş, Rakım Çalapala, Ihsan İpekçi- böyle kimlikler ve temalar etrafında kurguladılar kitaplarını.
Aşk Romanları türünün yanı başına aşkı macera ile birleştiren “Seyahat Romanları”nı da eklemek gerekir. Zira Türk insanının modernlik mertebesinin dünya kantarında tartılması –belki de basitlikleri nedeniyle edebi açıdan hiç ciddiye alınmayan, hatta varlıklarından bugün çok az kişinin haberdar olduğu- seyahat romanları sayesinde gerçekleştirilmiştir. Ard arda üretilmelerinde çeviri romanların, siyah beyaz Holywood filmlerindeki egzotik doğu yolculuklarının yarattığı hayranlık ve şaşkınlığın rolü olsa bile, “medeni” sözcüğünün fetişleştiği yıllarda -1930’larda- başlayan Türk seyahat romanı külliyatının ardında “ne kadar ilerledik” fikriyatı, bizim de “Batılı” olduğumuzun vurgulanması ihtiyacı vardı. Cumhuriyet ideolojisinin batılı giysilerine bürünen yazar ve okuyucular için uzak diyarlardaki “vahşiler” kendi modern kimliklerini tarif etmek için uygun bir araçtı. Elbette ne edebi değerlerini ne de tasvir ettikleri uzak diyarların gerçeğe uygunluğunu tartışma konusu olabilir. Ancak Batılı olmak isteyen bir kimliğin hem dünya sistemine katıl(ama)mışlığının travmasını hem de Batılı-olmayan’a Batının merceğinden nasıl baktığını göstermeleri açısından bu külliyat önemlidir. Üstelik Batılı olmayan topraklara –fetihçi bir ruhla- yapılan seyahatleri anlatan romanlar sadece Batının emperyal metinlerden esinlenmişlikle sınırlı değiller, onlar aynı zamanda dönemin toplumsal zihniyetini, karmaşık ideolojilerini, devletin ve modern kimliği benimseyen kesimin ihtiyaçlarını da sergileyen metinlerdir.
Yeni dönemin taraftarlarının ilerleme saydıkları bu hayatın eleştirisini sessizce yapan yazarlar da vardı. Mesela Reşat Nuri gündekin… 1920-1930 yılları arasında yazılan, ya da sonraki bir tarihte aynı dönemi konu edinen romanlarda en çok rastlanılan tema toplumsal yaşama yönelik eleştiridir. Danslar, balolar, eğlence biçimleri, R.N.Güntekin’in yozlaşmayı vurgulamak amacıyla sıklıkla kullandığı simgeler olarak hemen göze çarpar. Cumhuriyet hayatını anlatan belgesellerde büyük bir övgüyle sözü edilen Cumhuriyet balolarının, Cumhuriyet tarihi ile başlamadığını da anlarız bu sayede. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecini yaşayan yazarların romanlarına bakıldığında, Batı tarzı eğlence adabının İstanbul’da giderek yayıldığı ve yazarların bu durumdan yakındıkları hemen belli eder kendisini. Cumhuriyet sayesinde, bu tarzlar Anadolu’ya da yukarıdan aşağı giydirilmiştir. Ancak, “inkilaplarla” nelerin değiştiğine ilgisiz kalan Anadolu insanının, kadınlı erkekli “balo”lara olan tepkisi de Güntekin’in kendi tanıklığı olan “Kavak Yelleri”(1950) romanında çok iyi görülür.
Hüseyin Rahmi’nin 1930 tarihli “Utanmaz Adam” romanında; “açlar ve toklar tezadı, bir tarafta koyu bir sefalet gittikçe derinleşirken, diğer tarafta servetin terakümü, orta sınıfların servetlerinin günden güne erimesi gibi iktisadi siyasi kanunlarının müşeahhıs tezahürlerine canlı ve kuvvetli tablolar halinde rastlanıyor”. Hüseyin Rahmi’nin içinde bulunduğu toplumu değerlendirişindeki kötümserlik, eskinin yerine geçen Avnussallah’ta simgeleşmiştir. Roman, Avnesullah’ın verdiği konferansta bu açlık ve tokluk meselesinin alelade bir hırs meselesi olduğunu ve bunun böyle kalacağını savunmasıyla ve kendisi de aç insanlara eskiden kendisine yapıldığı gibi davranmasıyla sona ererken; bir anlamda, Cumhuriyet’le gelen siyasi değişikliğin ekonomik ve toplumsal değişiklere yol açmayacağı inancını/tanıklığını yansıtır. Avnussullah’ın da, Cumhuriyet dönemi yeni devlet adamı tipini sergilediği söylenebilir.
Bu yıllarda ele alınan bütün temalardan farklı olarak, Mahmut Yesari, Çulluklar (1927) adlı romanında, Cibali tütün fabrikasında işçilik yapan Murat’ın hayat kavgasını anlatır. Çoğu kez “işçi sorunlarına eğilen ilk roman” olarak anılan “Çulluk”taki asıl mesele işçi-işveren çatışması değildir ve Murat da işçi olduğunun bilincini taşımaz elbette. Ama, köye gittiğinde, şehiri, fabrikayı, fabrikadaki işçileri özlemesi, Türk romanına yansıyan bu ilk işçi portresinin giderek bilinçleneceğinin kanıtıdır. “Çulluklar” romanı boyunca, bu romanı yazmak için bir tütün fabrikasında bizzat çalıştığını ve mevcut durumu gözlemlediğini söyleyen Mahmut Yesari’nin hiç bir biçimde tarih vermeyişi ve ne işgalden, ne de Milli Mücadele’den söz etmeyişi dikkat çekicidir.
MEMDUH SEVKET ESENDAL
Türk hikayeciliğinin en önemli isimlerindendir Mahmut Şevket Esendal. Hayatının büyük kısmı siyasi mücadeleler ve bürokratik görevlerle geçmesine rağmen okunurluğunu ve önemini bugün bile yitirmeyen çok sayıda hikaye ve roman yazmış, eserlerin büyük bir bölümü ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Edebiyat dünyasında -M.S. takma adıyla yayımladığı- “Ayaşlı ile Kiracıları”(1934) ile 1946 yılı C.H.P. Roman Armağanı’nı kazandıktan sonra farkedildiğini söyleyebiliriz. “Miras”(1925) romanı gazete tefrikası olarak kalırken, “Vassaf Bey”, ilk olarak 1983 yılında bulunmuş ve kitaplaştırılmıştır. Belki siyasi arenadaki gücünü edebiyat alanında kullanmak istemediğinden, belki İttihat Terakki müfettişliğinden tek parti dönemi genel sekreterliğine kadar hep “gölgedeki adam” kimliğini benimsemesinden, belki de büyükelçilikten gelme terbiyesi nedeniyle, Esendal’ın edebi yaşantısı çok sade, ün kazanma merakından uzak sürmüş, hikayelerini -M.Ş., M.Ş.E., Mustafa Yalınkat, M.Oğulcuk, Mustafa Memduh, İstemenoğlu gibi- takma isimlerle yayınlamış ve kendi dönemine edebi etkisi genç sanatçı çevreleri ile sınırlı kalmıştır. 1940’ların güçlü CHP’sinin genel sekreterliğini dört yıl sürdüren Esendal’ın siyasi görüşlerinin yazılı bir ifadesine rastlamak ise ne yazık ki mümkün değildir. Ancak sürdürülen parti politikalarını göz önüne aldığımızda, biri edebiyatçi, diğeri politikacı olmak üzere, iki farklı Memduh Şevket portresi ile karşılaşacağımız kesindir.
Memduh Sevket Esendal, Rumeli’den göç eden çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 29 Mart 1883’te Çorlu’da doğmuştu. İlkokulu İstanbul’daki Rehberi Maarifet Mektebi’nde, ortaokulu Çorlu Rüstiyesi’nde(1897), liseyi Edirne Idadisi’nde tamamladıktan sonra(1901-1902), o yıllarda tahsilli pek çok genç gibi Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ne girmişti(1906). İlk hikayelerinin dergilerde yayınladığı 1908’de Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin müfettişliğine atandı; Anadolu ve Rumeli’nin birçok kasabasını gezip görmek fırsatı buldu. Bu yıllarda dayısının kızı Faide Hanım ile evlenen Esendal, Çorlu’da çiftçilik yapmayı da sürdürürüyordu.
Balkan Savaşı nedeniyle Çorlu’dan ayrılmak zorunda kalan Esendal ailesi, ardından gelen I.Dünya Savaşı ile topraklarına hükümet tarafından el konulunca İstanbul’a yerleşti. Kısa bir süre sonra Osmanlı devleti savaşı kaybedip yenilginin sorumluluğu Ittihat ve Terakki’ye çıkarılınca, Memduh Şevket’e de bir kez daha gurbet yolu görünmüştü. Bir süre Italya’da kaldı. Milli Mücadele’nin başlaması ile İttihatçı kimliğinden sıyrılan Esendal, Mustafa Kemal’in ekibine katılmak için Anadolu’ya geçti. Sovyetlerin “avamdan” bir adam istemesi üzerine Mustafa Kemal tarafından Ankara hükümetinin Bakü Temsilciliğine seçildi(1920). Bolşevikler’le Bakü’de dört yıl uyum içerisinde çalışmasının yanı sıra İttihatçı geçmişinde Kara Kemal’e yakınlığı ile tanınması, hakkında dedikodular çıkarılıp Ankara’ya geri çağrılmasına neden oldu. İzmir suikastinin ardından eski İttihatçılar’ın tasfiye edildiği günlerde, Memduh Şevket de İstiklal Mahkemesine çıkarılmak isteniyordu. Neyse ki Mustafa Kemal’in sevdiği ve güvendiği bir insandı Esendal; 1925’de Tahran Büyükelçiliği’ne atandığında -bir kez daha- gözler önünden uzaklaştı; yaşamının bundan sonraki bölümünü sadık bir Kemalist olarak tamamlayacaktı.
Bütün bu karmaşık ve hassas siyasi ilişkiler sürerken Esendal bir yandan hikayelerini yayınlatıyor, öte yandan ilk romanı “Miras”ın(1925) Meslek gazetesinde tefrika edilmesi sürüyordu. Sadece siyasi kariyeri değil belki de hayatı bile tehlikede sayılabilecek bir dönemde, Esendal’ın romanının konusu Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerine dairdir. Ne var ki geçmişe yönelik siyasal bir eleştiri ya da güzelleme yapmak yoluna sapmaz. 1900’lerin başlarındaki İstanbul ve yakın çevresindeki hayatı, insan ilişkilerini, değişen ahlak ve değerler sistemini, etnik gurupların ekonomik alanda güç kazanmalarını gerçekçi bir biçimde ve her zamanki sade diliyle anlatır. Milliyetçi ya da ırkçı-şoven bir tarzda olmamakla birlikte, Musevi ve Hristiyan kesimin maddi ve kültürel gelişimleri Trakya’daki müslümanların düştükleri zavallı ve gülünç durumla karşıtlık içerisinde işlenmiştir bu romanda. 1927’de İzmir’de yayınlanan Sadayı Hak gazetesinde tefrika edilen ve Yezidileri konu ettiği söylenen “Melik Tavus” adlı romanı ise ne yazık ki bugüne kadar kitaplaştırılmamıştır.
Tahran’daki görevini 1930’a dek sürdüren Esendal, yurda dönüşünde Elaziğ milletvekili seçildi(1931). Ancak Çankaya çevrelerinin gözünde hala şüpheli bir siyasi kişilikti ve bu kez daha uzak bir diyara, Kabil büyükelçiliğine atanarak uzaklaştırıldı Ankara’dan(1933). Memduh Şevket’in halinden şikayetçi olmadığı, Kabil’deki zamanını yazınsal faaliyetlerler geçirdiği ve yalnızlığını da çok sevdiği köpekleriyle paylaştığı, Kızı Emine’ye yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır. En tanınmış eseri “Ayaşlı ile Kiracıları”nı işte böyle bir hayat içerisinde tamamlayıp yayınlatmanın üstesinden gelebilmiştir.
1941’de Kabil’den döner dönmez Bilecik milletvekili olarak TBMM’ne giren Memduh Şevket Esendal, bir yıl sonra Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterligi’ne getirildi. II.Dünya savaşının bütün hızıyla sürdüğü bir dönemde böylesine önemli bir göreve seçilmesinde hassas dengeleri gözeten sakin, uyumlu ve örgütçü niteliği ya da devlete ve Milli Şefe olan bağlılığı kadar, baştan beri Almanların mağlubiyetine ilişkin sarsılmaz inancı da etkilidir. Savaşa yaklaşımı bir ideolojik bağlanmışlığın izlerini taşımaz; Avrupa’daki yıkımın ardından Türkiye Cumhuriyeti ile Batı medeniyeti arasındaki farkların ortadan kalkacağını dillendiren Esendal, bütünüyle pragmatiktir. Savaş sonrasında Avrupa’da komunizmin gelişmesinden duyduğu rahatsızlığın ardında da komunizme karşı ideolojik bir reddiye değil, Türkiye’nin ulusal ve uluslararsı çıkarlarının tehlikeye düşeceği endişesi vardır sadece. Henüz 1920’lerde -“Miras” romanında- Osmanlının son döneminde Musevi ve Hristiyan cemaatlerin Müslüman’lar aleyhine gelişen ekonomik güçlerini işleyen, 1938’de kızına yazdığı bir mektupta “uğursuz Yahudi mektebi”nden sözeden Esendal, 1942 de Musevi vatandaşları hedef alan Varlık Vergisi’nin mucidi Halk Partisi hükümeti ile elbette ters düşmeyecektir.
Samet Ağaoğlu, o yıllara ilişkin anılarında Memduh Şevket Esendal’ın en çarpıcı özelliğinin hararetli bir sanayileşme düşmanlığı olduğunu söyler. Ona göre Esendal, “büyük fabrikalar kurulmasının fena olduğunu, memleketin yalnız el tezgahlarına ihtiyacı bulunduğunu iddia” etmektedir. Bir toplantıda “Garp medeniyetini müesseseleriyle birlikte tamamen reddetmeliyiz! Sonra medeniyeti biz kendimiz yeniden kurmalıyız. Mikroplara karşı seromlar ve aşılar bulunmadan önce de insanlar yaşıyorlardı. Garp medeniyetinin eseri olan bugünkü seromların, aşıların yerine yenilerini buluncaya kadar bunlardan vazgeçebiliriz”(Ağaoğlu; 1998, 136) ifadesini kullanan Esendal’ın Prof. Şevket Aziz Kansu’nun sert müdahalesi ile karşılaştığı da aynı anılarda mevcuttur.
Halk Partisi’ne kadrolar yetiştirmek ve muhalefetin önünü tıkamak amacıyla amacıyla kendi ekonomik, siyasal ve toplumsal görüşlerine uyumlu kişiler arayan Esendal, 1943 seçimlerinden sonra çevresine topladığı gençlerle birlikte Halkevleri Yüksek Danışma Kurulu’nu kurdu, Halkevleri ile yakından ilgilendi. Ne var ki bu gençlerin büyük bir kısmının ilerleyen tarihlerde Demokrat Parti saflarına geçtiği görülecektir. Eski İttihatçı yöntemlerle yürüttüğü örgütçülük faaliyetleri başarılı olmamış, 1945 yılı sonunda CHP Genel Sekreterligi görevinden kendi isteğiyle ayrılmış, milletvekilliği görevini ise 1950’ye kadar sürdürmüştür.
AYAŞLI VE KİRACILARI
M.Ş.E.’nin en tanınmış eseri “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı romanıdır. 1934 yılında yazılan bu roman, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, başkent Ankara’dan insan manzaralarını sergiler.
Otobiyografik bir yanı da olan romanın aslında bir hikâyeler toplamı olduğu söylenebilir. Apartman katının her dairesinde yaşayan insanların zaman zaman keşişse de ayrı ayrı hikâyeleri vardır. Hikaye yaklaşık bir buçuk yıllık bir zaman dilimine yayılır.
Bir zaman dilimi ya da şehir adı açıkça telaffuz edilmiyor ancak biz romanın 1930’ların başında Ankara’da geçtiğini karakterlerin diyaloglarından çıkarabiliyoruz. Yeni bir apartman, yeni kurulan bir şehir ve yeni bir dönem. Ne var ki bu insanlar fesi çıkarıp şapka giyince yeni olmuyorlar. cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan köklü değişimi ve hızlı modernleşmeyi tam olarak içine sindirememiş bir sınıfın varlığına dikkatleri çekiyor. batının modernliğine yönelirken, başta aile olmak üzere manevi değerlerimizden de vazgeçmememiz gerektiği üzerinde duruyor.
Ayaşlı ibrahim Efendi, bir yolunu bulup 9 odalı bir daireyi uygun bir fiyata kiralar. Dairede kiracılar ayrı odalara sahip olmakla birlikte banyo tuvaleti birlikte kullanmak zo_rundadırlar. Bu yüzden iç içe yaşamaktadırlar. Kiracılar genellikle orta hâili kişilerdir. Hemen hepsi, Turhan Hanım’ın odasında kumar oynamak için bir_leşmeye başlar. Bu arada ilişkiler gitgide çetrefillesir. Halide, hamiledir. İffet Hanım, gittikçe değişmektedir. Önce, saçlarını kestirir, kıyafetlerini modernleştirir. Tamamen bir salon kadını olmuştur. İffet Hanım, Cevat’la yasak bir ilişkiye girer ve zührevi bir hastalığa yakalanır. Turhan Hanım dairenin mer_kezi hâline gelir. Odasında bazı insanlar kumar oynarken, ba_zıları da seyretmektedir. Bazen oyunlar kavga ve tartışmaya dönüşür. Turhan Hanım, İskender Bey, İffet Hanım kumarlar_da başrolü oynamaktadır. Ancak zaman geçtikçe çözülmeler de başlar. Bir süre sonra herkes kendi yoluna gidecektir….
*
“Ayaşlı ile Kiracıları”, 1934 yılında yayımlanır. Coşkuyla söylenen “Onuncu Yıl Marşı” ile neredeyse aynı günlerde, hem de bu süreci birinci elden yaşamış, deneyimlemiş bir yazarın bakış açısıyla yazılmıştır. Cumhuriyet’in ilk on yılında yeni biçimlenmekte olan toplumsal yapıyı sergilemesi nedeniyle de kuşkusuz sosyolojik bir değere sahiptir. Pek çok incelemecinin yazarın amacının toplumu en geniş ölçüde temsil edebilecek bir kesit sunmak olduğunu, bu nedenle romanını bir insan galerisi haline getirdiğini, bunu yapmakla da fert ve ailenin kıymet hükümlerindeki çözülme ve yozlaşma ile güzel ve sağlam olan tarafları sergilemeyi amaçladığı konusunda birleştiğini biliyoruz. Kısacası “Ayaşlı ile Kiracıları”nda Esendal, değişmekte ve yeni boyutlar kazanmakta olan toplumsal düzeni, belirli bir mekânda bir araya gelen, çeşitli sınıflara ve kesimlere mensup kişiler üzerinden yansıtmak istemiştir.
Esendal, o yılların Ankara’sının toplumsal manzaralarını, insan tiplerini anlatmak için en uygun yol olarak bir pansiyonu kurgulamakta son derece başarılıdır. Böylelikle, toplumun birçok kesiminden insanın gelip geçtiği mekan, Anakara’nın bir simgesi olma görevini de yüklenir. Emekli memurlar, eski çiftlik sahipleri, iş adamı ve tüccarlar, bir bar kadını ve şöför kocası, kumar oynatan Turan Hanım ve evin değişen hizmetçileri, eve gelen konuklarla birleşince, -işçi sınıfı dışında- o yılların Ankara’sını oluşturan neredeyse bütün toplumsal yapı, devletle ve birbiri ile ilişkileri içinde anlatılmıştır bu romanda.
Yakup Kadri ile birlikte, Kemalist yapılanma içinde yer alan yazarlar arasında olan M.Ş.Esendal, hiç bir zaman toplumsal düzene köktenci bir eleştiri getirmeyi düşünmemişti. Elbette aksaklılıkları görmüş, ancak yeniye olan inancı ve hayata iyimser bakışı, onun varolan sıkıntıları genellemeye gitmeksizin -olduğu gibi- aktarmasına neden olmuştu. Esendal’ın siyasi görüşünü ise “devlete hizmet” biçiminde özetleyebiliriz. O, ideolojilerden arınmış teknik bir mesele gibi yaklaşmıştır devlet yönetimine. Bu anlamda Kemalizmin ve Halk Partisi’nin “ne nazizim ne komünizm” şiarına; eğitime, yabancı dile, Türkçe’nin gelişmesine ve edebiyata olan inancı ile de aydınlanmacı ideolojisine tamamiyle uyumludur. Kızına yazdığı mektuplardan Robert Kolej tahsilini ve yabancı dil bilgisini önemsediğini görüyoruz. Cumhuriyet’in modern aile ve kadın tasavvuruna denk düşen biçimde kızını yazar ya da siyasetçi yapmak istemiş, yüksek eğitim yapmasını desteklemiş ve eş seçimine hiç bir biçimde müdahil olmamıştır. Bu yönleriyle Batı’nın, Anglo-Sakson dünyanın tarafındadır, ama geleneksel değerlerin büsbütün çiğnenmesine, Batı’lı kurumların yaygınlaşmasına da hoş bakmaz. Mesela, müzik sayılamayacak caz dansının yeryüzünü kaplamasında hem basitliği hem de kadın ile erkeğin birbirlerine sokulmalarını temini etkili olmuştur ona göre. Irkçı değildir, ama Cumhuriyet’in Türk kimliğinden yanadır. Ankara’ya itirazı yoktur, ama Istanbul’un kültür ve tarihine hayrandır… Ilk bakışta çelişik ve eklektik bulunabilecek bu düşünsel vaziyeti ile Kemalizm’in eksiksiz bir taşıyıcı olmuştur.
“Ayaşlı ve Kiracıları romanındaki insan görüntüleri ve olaylar, daha çok uygulamalara, yani bürokrasiye yapılmış eleştiriler biçiminde okunabilir. Romanın asıl önemi, bir dönüşümün, yeni yaşam biçimlerinin çok iyi gözlemlenip aktarılmasından geliyor. Ankara’nın, başı sıkışan herkesin ilk başvuru yeri haline gelişi, mubadillere tanınan hakların çiğnenmesi, kadın ve erkeklerdeki giyim kuşam ve davranış değişiklikleri, iş adamlarının otellerde verdiği ziyafetler, uyuşturucu ticaretinin yavaş yavaş yüksek mevkilerdeki kişilere bulaşması, bürokratların tartışılmaz iktidarı gibi motifler, Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan -ve bugüne dek gelen- bozukluklar olarak yazarın gözünden kaçmamış.
Haki Bey ve Abdülkerim, -aldatılan kocalar olarak- Tanzimat romanından miras kalan Batılılaşma sorununun ve manevi değerlerdeki bozuluşun Cumhuriyet döneminde yeniden ortaya çıkışı olarak değerlendirilebilir. Ancak, olumlu bir yeni insan tipini de ihmal etmez Esendal. Anlatıcı ve Selime’nin düğünü, Cumhuriyetin arzuladığı ailenin kuruluşunun müjdecisidir. Esendal için, bu toplumun sağlıklı yapı taşları sağlıklı ailelerdir!
Esendal’ın Anakara’sı, farklı toplumsal kesimden insanlara göre bölünmüş değil, bir anlamda, sınıfsız ve imtiyazsız tek bir zümrenin mekanıdır. Apartman dairesindeki çeşitlilik, insanların kökenleri ne olursa olsun birarada yaşayabildiği bir toplumu, yani Cumhuriyet ideolojisini eksiksiz yansıtır. Esendal, Ankara’nın bu toplumun kültürel mirasının devamı değil, kuru ve yapay bir taşra kenti olduğu oldüşüncesini, “Vassaf Bey” romanında, İstanbul ve Ankara arasında yaptığı karşılaştırmada geliştirmiştir. İki kent arasındaki farklılık, Cumhuriyet projesinin yetersizliğini de işaret etmektedir.
Esendal’ın uslubu
Tahir Alangu’ya göre; “Onun hikâyeye getirdiği yenilik, “sâdelik” olarak adlandırılmıştır. Edebiyatın sâdeleştirilmesi demek, onu, kendinden öncekilerin yazıya musallat ettikleri “edebiyattan” kurtarmak demekti. Sanat eserinin sâ_deleştirilmesi, hareket ve düşüncenin dolambaçsız bir yoldan söylenişi, memlekette halka doğru yönelen geniş bir yola açılıyordu. Ama onun edebiyatı halka götüren sadelik yolu, sanatın gerek_lerinden, karışık konular, meselelerden, ruh analizlerinden vazgeçmek anla_mına gelmiyor. Esendal, hikâyecilerimiz arasında, en karışık ve dolam_baçlı meseleleri bile sâdelik ilkelerinden vazgeçmeden anlatabilen en başarılı sanatçıdır… Bu ilke onu, bizde o zamanlar moda olan Maupassant yerine, adı yeni yeni duyulmağa başlıyan bir başka hikâyeciye, Çehof a götürdü. Onun hikâyelerindeki tekniğin benzerlerini, hattâ bazı hikâyelerinin ku_ruluş bakımından tıpkılarım Esendal’ın hikâyeleri arasında bulup gös_terebiliriz. Çehof’un bazı hikâyeleri de ona, bizdeki benzerlerini hatır_latarak, hareket noktası vazifesin igörmiiştür. Ama bu etki, daha çok biçim, hikâye yazışı, dil, hikâye kişilerini anlayış yönündedir.”
Ancak söz konusu etki yazım tarzı, dildeki sadelik, kişilerin seçilişi ile sınırlı kalır. Çehov’un karamsar bakışını tekrarlamaz Esendal. Kendi deyişiyle; insanlara yaşamak için ümid, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanır, insanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmaz; “zaten tam bir refah ve huzur içinde yaşamıyan bizler, bir de karanlık, kötü şeylerden bahseden yazılarla karşılaşırsa, bu insanları bir havana koyup ezmeye benzer”.
Çehov gibi, öyküye hayatın rastgele seçilmiş bir anından sözederek başlar, çok canlı insan tiplerini anlatır. Bu tipler, eski edebiyatın yüceltilmiş kahramanları değildir. Öykü boyunca bilgiçlik taslamaz, yazarı işin içine sokup bilgece açıklamalarda bulunmaz. Şimdiki zamanda karşılıklı konuşmalarla ilerleyen öyküleri, okuyucuyu daha etkin kılmaya yöneliktir. Geleceğe olan inancıyla, ideal bir insanı da sokar işin içine.
“Her odasında bizim toplumumuzun çeşitli tabakalarından kopup gelmiş evli, bekâr, kadın, erkek, yaşlı, genç, bir sürü insan oturmakta, toplum kuru_luşumuzun ne kadar insicamsız, kopuk bir manzara arzeltiği hazin bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Bütün romanda, bir koridorun iki yanma sıralanmış odalarda yaşıyan bu kalabalığı, rahat bir anlatışla, duru bir dille, dolambaçlı tahlillere başvurmadan tasvir ediyor. Çök_müş bir imparatorluğun kalıntısı, yerlerinden, işlerinden, geçimlerinden kopmuş bir yığın insan. Sonra kadınlı, içkili, pokerli toplantılara dışar_dan gelip katılanlar. Bu kadar kalabalık kişili bir romanı, açılıp kapa_nan olaylar, konuşmalar, münasebetlerin gelişmeleri içinde, kapı önün_de sohbet edercesine külfetsiz, konuşuyormuşçasına alıp götürüşünde ancak ustalarda görülebilecek bir sadelik ve rahatlık var. Esendal’ın bizim insanlarımızı sathi bir gözlem sonu tanımadığı, onları bugüne ka_dar alıp getiren tarihi-sosyal oluşlariyle izlediğini gösteren bir derinlik bütün bu rahat anlatışın altında kendini duyuruyor. Bir apartman için_de, bir toplum kesitini tasvir ederken ne hicve, ne de mizaha kaçma_dan, bizde toplum meselelerinden söz edilirken çok defa sapılan bu ra_hat iç boşaltma yollarına girmeden, karamsarlıktan uzak, gelecek iyi günlerden umutlu, babacan bir hoşgörürlükle, en mahrem köşelere ka_dar biitün münasebetleri, duygularda, inançlarda bir tepki uyandırma_dan vermesini biliyor.”
“Esendal’ın hikâyelerinde görülen, çürüyen ve dökülenle, fışkıran, gelişen yeni güçleri ve kişileri bir arada veriş, hastalıkla kurtuluşu yan yana tasvir ediş, bu romanda da vardır. Ayaşlının apartmanındaki in_sanlarda bütün kötülüklerine, yuvarlanışlarına rağmen zaman zaman asil duygular ve davranışlar, direnmeler de görülür. Bu romanın kişi_leri kötülükler yaparlar, ama sonuna kadar bunu kabul etmiş, kötülük_lerle anlaşmış değildirler, içlerinde bir yerde, zayıf da olsa kötülüğe karşı bir direniş vardır. Sonra, bunların dışında, çöken bir aile, yıkılan bir toplumdan yakasını sıyırmış, yeni âileler kurarak geleceğin yeni toplumunu savunan kişiler de vardır. Romanda, aksi gibi tam bu geleceği yorumlayan bölümlerinden kesilen formaların bulunarak, yeni baskıla_rında eserin tam metninin basılması çok yerinde bir iş olurdu. Son bö_lümlerinden anlaşıldığına göre Esendal, yeni,.gürbüz bir toplumun çalışkan, yurdsever, saygılı, ölçülü, sevişen gençlerin kuracakları yeni âilelere dayanacağını tasavvur ediyor. Onca toplumun en küçük birimi özgür kişi değil, âiledir. Korkulu bir düş gibi geçmişle kalacak baskı_lardan, alçaltıcı yaşama şartlarından sıyrılmış, güçlü, aydın devrimci, duygu ve düşünceleri sağlam, eşit ve özgür gençlerin kuracakları yeni âilelerde umudu vardır. Hikâyelerinde olduğu gibi romanını da böyle umutlu, aydınlık bir sonuca bağlamaktadır.”
Hikaye ve roman kahramanlarına karşı sevecen, sıradan ve yoksul insanlara karşı duyarlı bu edebiyatçı kişilik ile halktan ve köylüden bütünüyle kopmuş, bürokrat ve seçkinci Halk Partisi Genel Sekreteri arasında bir bağ kurmak elbette mümkün değildir.
“Esendal’ın hikâyelerinde göze çarpan ve hayranlık uyandıran en büyük nitelik, şüphesiz, dilinin özlüğü, duruluğu, halk türkçesine ya_kınlığı olmuştur. Yazdı edebiyata sıkı sıkıya bağlı kalarak ancak üslûp_larındaki tek tük kelimeleri değiştirmek suretiyle, sınırlı bir dil anlı_ğına gitmek istiyen sanatçıların yanında M. Ş. Esendal, daha kökten bir yola sapmış, bugün artık edebiyatımızda yerleşmeğe başlıyan bir dilin, konuşma diline dayanan yeni yazı dilinin öncülüğünü yapmıştır….. Yalnız, Esendal’ın hikâyelerinin kitap biçimindeki son şekillerine bakarak onun dili üzerinde yargıya varanlar yanılmışlar, bu hikâyelerin yazılıp yayınladıkları 1916-1925 yıllarında bile bu derece tam ve ileri dil şuuruna ve seviyesine sahip olduğunu sanmışlardır. Esendal, hikâyeye ilk başladığı yıllarda dil an_layışı bakımından çağdaşlarından, hattâ bu yolun öncüsü Ömer Seyfettin’den biraz daha ileri bir çizgide olmakla beraber, son yıllarında eriştiği ileri dil merhalesinde de değildi, buna ancak devrimlerden sonra, zamanla kavuşabilmişlir. Bundan dolayıdır ki, onun eserlerindeki dil du_ruluğunun dilimizin son çeyrek yüzyıldaki gelişmeleriyle sıkı ilgisi var_dır. Eski dergi ve gazetelerdeki hikâyelerin ilk yayınlanış şekilleriyle bunların kitaplarındaki son şekilleri karşılaştırılırsa, Esendal’ın dil sade_leşmelerini nasıl yakından izlediği anlaşılır. Yeni baskılarında eski keli_meleri, ifâdeleri değiştirmiş, bazılarında geniş ölçüde bir dil tuvaleti yapmak lüzumunu duymuştur.”
Tahir Alangu şunu da eklemiş; “Anlatıştaki ölçü bozukluklarının, yer yer şişkinliklerin, bir sanatçı ruhunun hıızursuzlukları ile birlikte, çalışma noksanlığının bir ifâdesi olduğunu, sırası gelmişken belirtmeliyim.”
Ağır siyasi sorumluluğunun sona ermesinin ardından başladığı romanı “Vassaf Bey”i tamamlamak için 1948’den sonra büyük bir gayret gösteren Esendal, 16 Mayis 1952’de Ankara’da öldüğünde eksik bir metin bırakmıştı geriye. Ancak bu kadarı bile onun derinden derine sürdürdüğü geçmiş özlemini yansıtmaya yeterlidir. Kaderi hep Ankara çevresinde çizilen Esendal, İstanbul tutkusunu gizlememiştir romanında. “Vassaf Bey”de, Ankara’nın köksüz, kültürsüz, bürokratik ve sıkıntı verici taşralı atmosferi ile İstanbul’un insanı çarpan zenginliği arasındaki uçurum, “Kemalizmin reddi miras felsefesi ve Yeni bir Türkiye kurma ideali ile Ankara’nın mütevazi olanakları arasındaki oransızlığın” ifadesi biçiminde okunabilir.
***EK
Nahit Sırrı’nın Ankara’sı
Sevdiğim yazarlar arasında Nahit Sırrı’nın ayrı bir yeri vardır. Yaşadığı dönemde edebiyat kalabalığı içinde bir köşede kalmış, şikayetini duyurmamış, belki de biriktirdiği hırsını roman kişilerinin hazin hayat hikayeleriyle haykırmıştı. Ne yazık ki ne yaşadığı yıllarda ne sonrasında gerçekten hak ettiği takdiri kazanamadı.
Tutunamamış bir adam…
1895 yılında İstanbul‘da varlıklı ve eğitimli bir ailede doğan Nahit Sırrı, küçük yaşlarından itibaren Türk ve “Frenk” öğretmenler tarafından eğitildi. Ne var ki eğitim ve öğretimden pek haz etmemişti. Nitekim “Afitab-ı maarif” rüştiyesinden mezun olduktan sonra bir İngiliz ve Fransız okuluna, ayrıca Galatasaray’a gitmişse de, hiç birini bitiremedi. Babasının ısrarı ve hatırı sayılırlığı sayesinde Berlin büyük elçiliği maiyetîne tayin edilmesi Nahit Sırrı’nın hayatının dönüm noktasıdır. Berlin’de kendisini aile ve çevre baskısından, toplumsal gözaltından uzak, adeta özgür hissedecek, ögürlük hal ve hareketlerine de yansıyacak, Avrupa’nın “özgür” ortamının farklılıklar konusunda Osmanlı’dan pek de farklı olmadığını ağır bir bedel ödeyerek öğrenecekti. Skandal bir opera akşamı patlamıştı. Son halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Faruk’un yanındaydı Nahit Sırrı; ama kadın kılığındaydı. Ertesi gün Alman gazetecilerin alay konusu oldu ve acilen İstanbul’a çağrıldı. Elçilik görevinden ayrıldı, ama çağrıya kulak asmadı. 1915-1928 yılları arasında Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma, Kopenhag gibi kentleri gezen ve Avrupa’da yaşayan Nahid Sırrı, Cumhuriyet’in ilânından ve babasının ölümünden sonra Türkiye’ye dönecekti. Hayatını Marif Vekaletinde ve çeşitli gazetelerde çevirmenlik sonra yazarlık yaparak kazandı.
Edebiyata adanmış ama karşılığını bulamamış bir hayattır Nahir Sırrı’nınki. Fransa’da yayımlanan ilk hikayesi ve ilk romanıyla 1928’de başlayan kariyerini 1960 yılındaki ölümüne kadar romandan hikayeye, tiyatro oyunlarından edebiyat incelemelerine, gezi notları ve anılarından makalelerine, çok geniş bir ilgi alanını sergileyen binlerce sayfayla doldurmasına rağmen ne yaşadığı yıllarda ne sonrasında hak ettiği takdiri kazanabildi. Önce cinsel eğilimleriydi Nahit Sırrı’yı katılmak istediği dünyanın dışına iten. Sonra Osmanlı aristokrasisine uzanan soyağacıydı ve nihayetinde hem eskiye hem yeniye karşı aldığı eleştirel –küçümser- tutumdu.
İki devri de yaşamış birinin sözüne, deneyimine kulak vermektense aşağılamak daha kolay gelmiş olmalı, maddi manevi tacize uğramıştı. “Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir” diyenler, “kız tabiatlı, ecnebi meşrepli, mühtedi, asabi, uyumsuz” sıfatları yakıştıranlar, telif ücretlerini ödemeyenler, kitaplarını basmaktan, hakkında eleştiri yazısı yazmaktan imtina edenler… Kendisini dışlayan bu çevrede arasında barınmaya çalışacak, hayatının son yıllarını -1960 yılındaki ölümüne kadar- düşkün bir halde geçirecekti. M. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle “teneffüs etmek istediği havayı hiçbir yerde bulamayıp, nefesini tutarak yaşamış, hep olmayanı özlemiş, gelmeyeni beklemişti”.
İstanbul’dan Ankara’ya
Cezmi, eski bir Osmanlı paşasının bir baltaya sap olamamış oğludur. Avrupa’da avara kasnak dolaşmış, gününü gün etmiş, babası harçlığı kesince dönüp dolaşıp babasının yalısına yerleşen Cezmi’nin kayda değer yegane özelliği kadınlar kadar erkekleri de etkileyen güzelliğidir (yakışıklı sözüğü yerine bilhassa güzel’i kullanıyor Nahit Sırrı). Bu hikayenin ve Cezmi’nin kötü kaderini çizecek olan da işte o güzellik. Genç, güzel ama yaşlı bir adamla yaptığı evlilik nedeniyle tatminsiz üvey annesi tarafından baştan çıkarılan Cezmi, babası tarafından miras mahkum edilir. Parasız ve mesleksiz genç adam, istemeyerek de olsa, henüz kadrolarını devşirememiş genç Cumhuriyet’in başkentine yollanacak, yanına getirdiği hatır mektubu sayesinde İktisadi Milli Bankası’na yüz otıız lira aylıkla Almanca mütercimi sıfatıyla yerleştirilir.
Nahit Sırrı, İstanbul aristokrasisinin Ankara’ya küçümser bakışını Cezmi üzerinden aktarıyor okuyucuya;
“Banka, on adım ötede, Yenişehir tarafına doğru uzanıp giden cadde üzerinde idi. Modernle Selçuk yapısı arasında bocalayan, iri gövdeli, bazı yerleri pek sade olup bazı kısıınları da Barok tarzına bile çalan, lakin yer yer de çinilerle bezenmiş, iddialı, garip ve melez bir yapı. (… ) Cezmi bir saat kadar Karaoğlan Çarşısı ismini taşıyan ve Zafer Oteli’nin de üzerinde bulunduğıı pek dar, eğri büğrü ve henüz yağmurlar başlamadığından gayet tozlu yolda dolaştı. Ekseriyetini berber ve lokanta teşkil eden dükkânların fakir ve zevksiz camekânlarını tet-kikle vakit geçirdi. Daire ve büro saati olmasına rağmen sokak tenha değildi, fakat hemen hiç kadın görülmüyordu. Elbisesi tarif ve tasavvur edilmez şekilde lime lime ameleden, kendisi gibi pek şık beylere ve belki mösyölere kadar her çeşit ve sınıftan bir erkek kalabalığı, omuz omuza çiğ bir ışık içinde, dün gecenin serinliği ile tezat teşkil eden kuru bir sıcak içinde dolaşıyor, insan bu dar sokağa güç sı-ğan, iri ve ihtişamlı otomobillerden canını kurtardıktan sonra eşeğine müsterih binmiş ilerleyen, kasketi çarpık köylünün hayvanına çarpıp düşecek gibi oluyordu.”
Yerleşiği handan bozma otelde, pastahane olmaya özenen kahvede, işyerinde, sokaklarda karşılaştığı insanları garipseyecektir Cezmi; “Babasının valiliklerine ait uzak hatıralar hafızasından silinmiş bulunan ve ancak İstanbul’un kibar semtleriyle Almanya’nın mahut şehirlerini bilen paşazadeye bunlar garip şiveli Türkçe’leri ve çok esmer çehreleriyle pek uzak ve âdeta bedevi hâlindeki memleketlerin insanları tesirini veriyorlardı”. Ürkmüş ve mutsuz bir haldedir; “Bu çıplak vahşi yüzlü dağlar ortasındaki kerpiç evli, yarısı yanıp yakılınış, henüz toza müstagrak ve kışın çamura gark olacak Anadolu kasabasında ömür sürmek! Önünde ne korkunç aylar, belki yıllar açılıyordu.”
Ancak bocalaması uzun sürmez. Bozkırın ortasında yeni bir başkent yükselirken yeni iktidar sahiplerine seslenen yeni hayat tarzları da filizlenmeye başlamış, kenti erkeklere hizmet veren gece mekanları ve hayat kadınları kaplamıştır. Güzelliği sayesinde kadınların ilgisini çeken Cezmi, kendisini onların arzularına bırakacak ve İstanbul’dan git gide uzaklaşacaktır. Kendi hayatına iradi müdahalede bir türlü bulunamayan Cezmi’nin maddi ve manevi çöküşü başlamıştır…
Cezmi’nin çöküşü ile Ankara’nın ve yeni düzene ayak uyduranların yükselişini bir kum saati gibi işlemiş Nahit Sırrı. Bunu yeniye düşmanlık tazında da ele almıyor. Eskinin artığı Cezmi, asalaklığı ve ataletiyle yaşama şansı zaten olmayan bir karakter. İstanbul’dakilerse kendi hayal dünyalarına takılıp kaldıkça tükenip gitmeye mahkumlar. Bir zamanlar Cezmi’ye aşık amca kızı Hamdune gibi geçmişi silmesini bilenler mutluluğu yakalayabiliyor.
Cezmi’nin Ankara’da kiraladığı evin sahibinin Ayaşlı olması, Memduh Şevket Esendal’ın “Ayaşlı ve Kiracıları” romanına yapılan bir gönderme. Eleştirileri de vardı ama Ayaşlı’nın kiraladığı ev üzerinden yeninin ve yeni insan tipinin doğuşunun –olumlu- hikayesini yazmıştı Esendal. Örik’se bir garsoniyere dönüştürmüş Ayaşlı’nın evini. Esendal’ın Ankara’ya cumhuriyete faydali olmak amacıyla gelen idealist kahramanı yerine kendi başını kurtarmaktan başka bir derdi olmayan Cezmi’yi koymuş. Ama başlangıçtaki bu olumsuz duruş sonlarda Cumhuriyet hakkında Esendal’inkinden daha inandırıcı bir onaya dönüşüyor. Öyle ki, Cezmi artık kendisini İstanbul’a da yabancı hissedecek, Ankara’da bile yer kalmadığını anlayacak ve yolu Anadolu’nun daha da derinlerine uzanacaktır.
Yine 1940’larda tefrika edilip 2000’lerin başında kitap haline gelen “Gece Olmadan”da da “Tersine Giden Yol”daki gibi, yine yaşamlarını İstanbul’da sürdüremeyip şanslarını 1920’lerin Ankarası’nda deneyen kadın ve erkekler üerinden hem dönemin siyasi ve toplumsal panoramasını hem de bireysel dramları çok çarpıcı bir hikaye ile sergilemiştir.
Nahit Sırrı’nın insanları kötü mü?
“Kıskanmak”, “Abdülhamid Düşerken” ve “Yıldız Olmak Kolay mı” romanılarının kahramanları kadınlardı. “Tersine Giden Yol”da ön plana Cezmi çıkıyor. Ancak Cezmi’nin etrafını çevreleyen, kaderini çizenler yine kadın. Üvey annesi Seza, metresi Lili, yaşlı sevgilisi Şayan Hanım, onu Şayan Hanım’ın elinden kapan Mahmure, son kurtuluş umudu zengi kızı Rezzan ve hatta amca kızı Hamdune, hikaye de Cezmi kadar önemli rol oynuyorlar. Bütün karakterlerini yakıcı arzuları ile birlikte ele almış Örik. Aslında engellenmiş arzular diyelim buna. Engellenmişliğin en yırtıcı hali ise sahip olma, yükselme, sahip olarak yükselme isteği. Çirkiniğini aşmaktan yaşlılığını aşmaya, tensel engellenmişliğini aşmaktan yoksulluğunu aşmaya kadar bir dizi yakıcı arzuyla kıvaranan Örik kadınları arasında –tıpkı “Kıskanmak”taki güzel erkek tipi Nüzhet gibi- Cezmi’de çocuksu bir karakter. Oğuz Demiralp’ın deyişiyle “Örik’in bütün kadın kahramanlarını bir araya getirirsek bir “cadılar müzesi oluşturabiliriz.” Ancak Demiralp’in bir çok yorumcunun da katıldığı “bu kadınların kötülüklerinin hedefi hem rakibeleri hem de sevgilileridir. Çoğu, cinsel dürtüleri güçlü olan kadınlardır. Kadının cinselliği ve kösnüllüğü genellikle olumsuz bir öğe olarak işlenir” tespitine bir muhalefet şerhi koymak isterim. Bunun nedeni Nahit Sırrı’nın kötülük-iyilik kavram çifti içinde düşünmemesi. Daha doğru bir deyişle bizim kötülük dediğimizin ona göre tam da bu hayatın bağrından çıkmışlığı, hatta ve “meşru”luğu. Örik’in kendi ifadesiyle devam ediyorum; “Bir romancının kıymeti, fena insanlarda da nüans bırakış ile fena insanları toptan kötü etmemesiyle de ölçülür”..
Bireyi iç ve dış dünyasıyla yakalarken cinsel arzuların belirleyiciliğini –bizim Victorien çağlarımızda alışlagelmedik açıklıkta- ortaya koyan, bireyi çevreleyen toplumsal hayatı da betimlemesini bilen Nahit Sırrı Örik, yeni ile eski, kadınla erkek, iyi ile kötü arasına sıkışmışlığıyla edebiyatımızın hem önemli bir yazarı hem de en trajik kahramanlarından biriydi. Muhafazakardı. Ama eskiden muhafaza edilecek pek az şey kaldığını üzülerek de olsa anlamıştı; muhafaza edeceği yegane varlığı diliydi.
Hikayeleri etkilidir. Ayrıntıları yakalamasını, mekanları sınıfsallaştırmasını da övmeli. Ama romanlarının keyifle okunmasında en büyük rolü diline vermek gerekir. Osmanlıca’ya son derece hakim. Bu hakimiyeti ve dil muhafazakarlığı ile de vaktiyle tepki görmüştü. Oysa çağdaşlarının –hatta sonrakilerin- dili ile karşılaştırılınca, aşırı dil temizliği gayretinin edebiyatımıza neler kaybettirdiğini açığa çıkaran bir dili, kendine özgü değişik bir uslubu var Örik’in. Uzun yıllar üzerinde konuşulmayan, kitapları yeniden baskıya girmeyen bu sessiz, ama usta yazarı elinden çıkan metinleri okuma zevkini sakın kaçırmayın.
İzmir'de gözaltına alınan 6 gazeteci serbest bırakıldı
İzmir'de gözaltına alınan gazeteciler Cihan Başakçıoğlu, Semra Turan, Delal Akyüz, Tolga Güney, Melike Aydın ve Fatma Funda Akbulut çıkarıldıkları hakimlikçe adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
https://www.gazeteduvar.com.tr/izmirde-gozaltina-alinan-6-gazeteci-tutuklandi-haber-1669991
Eleştirel düşüncenin vazgeçilmezliği…
Fikret Başkaya
“Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl mümkün oldu? Her halde ya gerçeği hiç söylemedin ya da adaleti hiç sevmedin!”
Santiago Rámon y Cagal
Eğer düşünce ‘gerçek düşünceyse onu alt-etmek, etkisizleştirmek, engellemek mümkün değildir. Zira, düşünce ifade edilip muhatabına ulaştığında, insanlar tarafından duyulup-içselleştirildiğinde artık ‘gerçekleşmiştir’. Bu yüzden neyin düşünce olduğu, düşüncenin gerçekleşmesinden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek gerekir. İnsanın kafasında bir şeyi tasarlaması, ya da ‘aklından bir şeyler’ geçmesi düşünce değildir. Aynı şekilde akıldan öylesine geçen şeyler de düşünce değildir. Eğer düşünce bir amaç için tasarlanmış ve söylenmişse ve muhatabı olan insanlara-kitleye ulaşmış, onlar tarafından duyulup-içselleştirilmişse, düşünce sayılabilir, ancak bu durumda gerçek anlamada düşünceden ve düşüncenin gerçekleşmesinden söz edilebilir.
Bu yüzden düşünceler, fikirler kitleler tarafından içselleştirildiğinde,” “kitlelere mâl olduğunda maddi birer güç haline gelirler” denmiştir. Bu niteliğinden ötürü de düşünce baştan sona ‘soyut’ bir şey değildir. Düşünce özgürlüğü de doğrudan sınıf mücadelesini angaje eden bir şeydir…
Tarih boyunca egemen olan sınıflar, yeni, orijinal, aykırı düşüncelerin ortaya çıkıp geçerli egemen ideolojiyi aşındırmasını, hakim paradigmada gedik açmasını engellemek istemişlerdir. Yeni ve aykırı düşüncelerin egemen-resmî ideolojide açtığı gediğin büyümesinden korkmuşlardır ve bu yerinde bir korkudur. Bu durum bir başka açıdan da önemlidir. Her türlü sömürü, baskı ve zulüm düzenini ayakta tutan, esas itibariyle kaba kuvvet ya da çıplak şiddet değildir. Egemenliği asıl ayakta tutan ideolojik egemenliktir, ideolojik köleliktir, gönüllü kulluktur… Buna ‘gönüllü kölelik’ veya ‘gönüllü kabullenme’ de diyebilirsiniz. İşte, gönüllü köleliği sağlayan da ‘ideolojik yabancılaşmadır’. Başka türlü ifade etmek istersek ‘yanlış bilinçtir’. Yanlış bilinç , ezilen ve sömürülen kitlelere, geçerli egemenlik ilişkilerini kabullendirmek ve onların kendilerini ezen sömürü, bağımlılık ve hakimiyet ilişikleri bütününü sorgulamasını ve kavramasını engellemek üzere oluşturulmuştur.
Eğer düşünceyi engellemek mümkün değilse, ki değildir, o zaman egemen sınıf için düşüncenin gerçekleşmesini engellemekten başka seçenek yoktur. Buradaki amaç, ‘civcivi yumurtadayken ezmektir’. Nasıl çocuk doğmadan çocuk sayılmazsa, düşünce de ifade edilip hedefine ulaşmadan düşünce sayılamaz. İşte, düşünce yasakları, her türlü baskı ve sansür bu aşamada devreye sokuluyor.
Amaç, düşüncenin, muhatabı olan kitleye ulaşmasını, düşüncenin gerçekleşmesini, realize olmasını engellemektir. Düşüncenin gerçekleşmesinin engellenmesi için de söylenenin duyulmasını, yazılanın okunmasını, resmedilenin görülmesini engellemek esastır. Yasaklar, sansür ve baskı, düşünceyle düşüncenin hedefi olan kitle arasında bağ kurulmasını engellemeyi amaçlar. İşte, gerçek düşünce adamlarının-kadınlarının, sanat adamlarının ve kadınlarının bilim adamlarının ve kadınlarının, duruma göre ‘zındık’, ‘yıkıcı’, ‘bölücü’, ‘vatan haini’, katli vacip terörist, vb. sayılıp suçlanmasının, baskıya maruz kalmasının, cezalandırılmasının nedeni budur.
Her tarihsel dönemde egemen veya resmî ideolojiye karşı görüş ortaya atanlar, egemen düzenin ve onun adamlarının hışmına uğramışlardır. Fakat toplumsal dinamik her zaman egemen ya da resmî ideolojinin oluşturduğu ideolojik-kurumsal çerçeveyi kırma, onu aşma istidadına ve dinamiğine sahiptir. Aksi halde tarih diye bir şey de olmazdı. Aynı şekilde, insanlığın bir geleceğinden söz etmek de mümkün olmazdı. Bilindiği gibi, tarihi yapanlar, direnen, başkaldıran, isyan eden insanlardır. Eğer başkaldırı yoksa, mücadele yoksa, tarih de yoktur.
İşte entellektüelin işlevi ve misyonu bu aşamada ortaya çıkıyor (Bizde diplomalı kesime aydın deniyor, diploma uzmanlığın belgesidir ki, bir diploma sahibi olmakla, ya da mektepli olmakla ‘entellektüel’ olmak arasında bağ kurmak abestir…).
Entellektüel, şeylerin, olguların, toplumsal süreçlerin ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden ve sonuçlarını, bunların kimin için ne anlama geldiğini eleştirel bir yaklaşımla teşhir eden, ortaya koyan, bilince çıkarandır. Entellektüelin misyonu ve varlık nedeni mistifiye edilmiş olanı demistifiye etmektir. Başka türlü söylenirse, yalanın ve tahrifatın üzerine gitmektir. Entellektüel, sorunları bir bütün olarak kavramaya çalışır, [zira gerçek bütündedir, hakikat bütündedir…],eleştireldir ve eleştirip aşmak istediğiyle ‘olması gereken ‘ arasında, başka bir ifadeyle ütopyayla bağ kurandır. Bu yüzden gerçek anlamda entellektüelden yoksun hiçbir toplumsal muhalefetin ya da başkaldırının başarı şansı yoktur. Zira, ütopyayı formüle eden entellektüellerdir. (Burada söylediklerimden entellektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Zaten entellektüelin varlık nedeni de onun bizzat her türlü yüceltmeye karşı olmasıdır.)
Sansür, baskı ve yasaklar sadece aykırı, muhalif, yeni ve orijinal fikirleri ortaya atanlara yönelse de, kapsam ve etkinlik alanı sanıldığından daha geniştir. Birilerine yönelik baskı, egemenler tarafından başkalarını ‘ehlileştirmenin’ bir aracı olarak görülür. Düşüncelerinden dolayı birilerini cezalandırmak, başkalarına göz dağı vermeye yarar. İnsanlar, şunu yazar, bunu söyler veya resmedersem başıma bir iş gelir mi ? sorusunu sormaya başladıklarında artık sansür ‘içselleşmiştir’. Sansürün ‘içselleştiği’ bir toplum, bilimsel, estetik, entellektüel yaratıcılığı ve dinamizmi dumura uğramış bir toplumdur. Böyle bir rejimin sorunları çözme yeteneği de kaçınılmaz olarak zaafa uğramıştır. Bağnaz resmi ideolojinin kıskacındaki bu günkü Türkiye’de olduğu gibi…
Elbette entellektüel işlev sadece bazı fikirler ortaya atmaktan ibaret değildir. Entellektüelin gerçek anlamda entellektüel sıfatını hak edebilmesi için söylediğinin gereği olan bir ‘duruş’ da ortaya koyması gerekir. Velhasıl, ‘sözünün eri’ olmayan birinin entellektüel sayılması mümkün değildir.
Sömürü ve baskı düzeninin hışmına uğrayan entellektüel, ya da aynı anlama gelmek üzere, gerçek fikir adamı-kadını sonuna kadar söylediklerinin arkasında duramıyorsa, asla entellektüel sayılmayacaktır. O, hiçbir düşünce yasağına, hiçbir resmi veya egemen ideoloji kategorisine, hiç bir tabuya itibar etmez. Hiçbir Kiliseye tâbi değildir. Julien Benda’nın zarif bir şekilde ifade ettiği gibi: “Entellektüel, tüm dünya yalan karşısında secde ederken bile insanlık vicdanını savunabilendir“. Eğer baskı ve yasaklar onun bilincini hapsetmeyi amaçlıyorsa ki, öyledir, buna mutlaka itiraz etmelidir. Bilincini hapisten kurtarmak için vücudunun hapsedilmesini göze almalıdır . Elbette gerektiğinde daha fazlasını da…
Baskı ve yasaklara karşı mücadele, diyalektik bir bütünlük oluşturur. Bunun anlamı, daha özgür, daha demokratik, daha eşitlikçi, velhasıl daha insanî bir toplum ve dünya düzeni için mücadelenin kaldığı yerden yoluna devam edeceğidir. Unutulmamalıdır ki, özgürlük mücadelesi söz konusu olduğunda kaybetmek diye bir şey yoktur. İlk adımda özgürleşmeye başlarsın ve öylece sürüp gider… Özgürlük mücadelesi her anı, her aşaması mutlaka kazanılan bir mücadeledir. İnsanlık erdemini sürekli besleyip büyüten bir mücadeledir…
https://ozguruniversite.org/2024/02/13/elestirel-dusuncenin-vazgecilmezligi/
CUMHURİYET ROMANINDA-Tarihi, Siyaseti, Toplumu, İnsanı ile-CUMHURİYET YILLARI
A.Ömer Türkeş
1.Seminer: Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemesinin ilki “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”
Osmanlı-Türk romanı ilk yazıldığı 1872 yılından 1923’e kadar epey bir yol kat etmiş, yazar ve okuyucu kadrosu genişlemişti. Ancak Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında yayımlanan roman sayısı 20’nin üzerinde değildi. Büyük savaşlardan geçmiş, on binlerce gencini yitirmiş, büyük ekonomik sıkıntılar yaşamış, büyük bir değişimin eşiğine gelmiş ve üstelik entelektüel sayısı bir hayli kısıtlı bir toplumda bu mütevazı rakam bile hem önemli, hem vaatkardı. Nitekim roman üretimi giderek artan bir ivme ile günümüzde ciddi rakamlara ulaşırken özellikle 2000’li yıllardan sonra kaydedilen artış 100 yıllık roman üretimini büyük bir hacme ulaştırdı.
Romanın üretim hacmi kadar, kültürel alanda kapladığı yer de genişledi. Romanlar ve yazarları gazetelerde, gazetelerin kitap eklerinde, dergilerde, hatta kimi zaman televizyon kanallarında birbiri ardına verdikleri röportajlar ve katıldıkları söyleşilerle giderek daha geniş bir yer kaplıyorlar. Özetle söylemek gerekirse bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde bir roman patlaması yaşanıyor.
Türkçe yazılan romanları önce –kısaca- sayılarla değerlendireceğim: 1923-2013 yılları arasında yaklaşık 2500 yazarın elinden çıkmış 6200 roman yayımlanmış. Benim kayıtlarımda 1900 erkek yazarın 4800 romanına karşılık 600 kadın yazarın 1400 romanı görünüyor. Romanların yıllara göre dağılımının 2000’e kadar normal bir seyir izlediği söylenebilir. 2000 yılına kadar, Cumhuriyetin ilk 77 yılında roman ortalaması haftada bir olurken, son yıllarda neredeyse her güne iki kitap düşmesi dikkate değer.
Kesin bir sayı vermek zor ama 2013-2023 yılları arasındaki devasa üretimle birlikte toplam hacmin 10000 romanı geçtiğini söylemek abartılı olmaz. Bu devasa hacim Türkiye’de roman yazma ve okuma ihtiyacının sürekli olduğunu kanıtlıyor. Üzerinde durulması gereken, sayılardan ziyade bu ihtiyacın kendisidir. İhtiyacı yaratan, katıksız bir edebiyat tutkusundan çok başkalarına hitap etmek, konuşmak, seslenmek arzusunun yakıcılığı. Kimi zaman da doğrudan bilgilendirme, aydınlatma arzusu tetikliyor roman yazmayı. Okuyucunun da bu arzuları paylaştığını biliyoruz. Türkçe yazılan romanlarda edebi kaygıların bir kenara bırakılarak içeriğin/ hikâyenin öne çıkarılmasının nedeni işte bu ortak arzudur. Böyle bir arzu Cumhuriyet tarihinin ekonomik, politik ve ideolojik değişimleriyle bağlantılıdır. Zira toplumsal tarihin dönüm noktaları yeni yaşam tarzları ve yeni insan tipleri doğurur. Cumhuriyet romanı işte bu sürecin ürünüdür.
Binlerce yazarın elinden çıkmış, farklı dünya görüşleri, farklı biçimler ve farklı türlerde yazılmış on binden fazla romanı tek bir yazıya sığdırmak elbette mümkün değil. Bu nedenle, Cumhuriyet Romanı’nın yüz yılını Cumhuriyet Tarihi’nin dönüm noktaları üzerinden ele almak, daha doğru bir deyişle Cumhuriyet Tarihi’nin hikâyesini romanlardan okumak daha anlamlı ve kapsayıcı olabilir.
Yüksek edebiyatın sıra dışı eserlerini teker teker incelemek yerine edebiyatın bütününe bakmaya ve ‘olgular deryası’na dalmaya çalışan bu çalışma toplumsal zihniyete dair ipuçları elde etmek niyeti taşımakla birlikte, kuşkusuz edebiyatı toplumsal araştırmanın önüne koymuyor. Çünkü edebiyat gerçekliğe dolaysız geçit veren bir kılavuz değildir. Bir edebi metnin barındırdığı tarihsel toplumsal gerçekler ve insan tipleri yazarın dünya görüşüyle, sanata bakışıyla, siyasi eğilimleriyle birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır. Ele alınan mekanların, toplumsal ve bireysel hayatların gerçeklikle ilişkisi, neyin salt düş ürünü, nelerin gerçekçi gözlem, nelerin yalnızca yazarın özlemlerinin dışavurumu olduğunun sağlaması, edebiyatın dışındaki kaynaklarla yapılmalıdır; hele ki, kişiye, zamana ve mekana göre değişken, kaygan kavramlardan söz ederken…
Milli Mücadele romanları
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını incelerken Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a giderek başlattığı Milli Mücadele sürecini de ele almak gerekir. Zira Milli Mücadele ve Cumhuriyet kesintisiz bir süreçtir. Ve Cumhuriyet’e asıl meşruiyetini veren ve kuruluş ilkelerini belirleyen Milli Mücadele’dir.
Her siyasi ve toplumsal alt üst oluşun ardından gelen yapılanma hamlesi, kendisi ile geçmiş arasına bir sınır çizgisi çekmek istemiştir. Bu çizgi en açık biçimde tarih anlatılarında bulur ifadesini. Bağrından kopup geldiği “eski” ile “yeni”nin temsili olan kendisi arasındaki farklılıklara vurgu yapmak için tarihin yeniden tanzimi kaçınılmazdır. Böylelikle o ayrışma sürecinin tanıkları ikna olmasalar bile resmi ideolojinin rahlesinden geçecek ikinci, üçüncü ve daha sonraki kuşaklar için kurucu bir “mit” yaratılmış olur.. Ancak resmi tarihin topluma yukardan aşağıya giydirilmesi kolay değildir; her ulusal kimlik tasarımı, tarih yazımı kadar o tarihi benimsetecek popüler anlatılara da ihtiyaç duyar ve elbette resmi tarihi dikte ettirenlerin edebiyattan da benzer beklentileri; devrimin destanının yazılacağı romanlar üzerinden bir kanon yaratılması talebi vardır. Çünkü, milletin hikayesini anlatan metinlerden oluşan bir toplam olarak edebiyat kanonu, insanların kendilerini birleşmiş bir milletin yurttaşları olarak görmelerini sağlayarak dayanışma deneyimini kolaylaştırır… Kimliklerin çözüldüğü ve toplumsal ilişkilerin farklılaştığı bir dönemde, kanon eski zamanların bereketine bakıp insanlara kültürel olarak yeniden canlanma umutları sunar. Geçmişi yeniden ele geçirmeye çalışır… Kanon, içinde bir milletin, bir sınıfın ya da bireyin farklılaşmamış bir kimlik bulabileceği ütopik bir sürekli metinsellik mekanıdır.
Cumhuriyetin ilanından sonraki yapılanma sürecinde, yukarıda sözü edilen tarzda bir edebiyat hareketi -kurtuluş ve kuruluş miti üzerinden Kemalist bir kanon- yaratılması yönünde pratik, teorik ve manupülatif çabalar gösterilmiştir. Nitekim Yaşar Nabi Nayır, bu manipülasyonlar üzerinde durmuş ve beklentileri; “dün ‘istiklal harbimizi anlatacak eserler nerde?’ diye soranlara bu defa ‘inkılap edebiyatı isteriz’ diye haykıranlar eklendi. Rusyada devlet elinde dirije edilen edebiyatın – mücerret sanat kıymeti ne olursa olsun- Sovyet ideolojisine ve rejimine yaptığı büyük hizmetler de bir örnek olarak gözönünde duruyordu” ifadesiyle özetlemiştir. Gerçekten de, Sovyetler Birliği’ndeki “parti edebiyatı” çağrıları ile aynı zaman dilimine denk düşen “Türk rönesansı” için sosyalist sanat politikalarının iyi bir rehber olduğu söylenebilir. Cumhuriyet ideolojisinin mimarlarından Kadrocuların Yakup Kadri, Burhan Belge gibi yazarları dolayımıyla -kendileri her ne kadar Marksizmden uzak dursalar bile- resmi Marksizmin bakış açısını izledikleri ve Sovyet Birliğinde ortaya atılan Toplumcu Gerçekçilik fikriyatından etkilenerek iki ülke arasında paralellikler kurdukları söylenebilir. Falih Rıfkı Atay ise meseleye Kadrocular gibi teorik bir perspektifle yaklaşmamakla birlikte, sadece edebi değil, bütün entellektüel faaliyetlerin “davaya” bağlanmasının zorunluluğunu vurgularken Çankaya ve çevresinin zihniyetini ve psikolojisini yansıtır. Ve hatta, milliyetçi-liberal ideolojisine rağmen Ahmet Ağaoğlu bile Sovyet aydınlarına imrendiğini ifade etmekten kaçınmaz; “bizim yanıbaşımızda Rusya’da başka ve pek önemli bir devrim yapıldı. Bakınız orada nasıl durmadan çalışıyorlar! Bir insan için Rus aydınlarının çalışma yöntemlerine, oluşturdukları eserlerin bolluğuna ve ciddiyetine hayret etmemek mümkün değildir”.
Bütün bu çabalara rağmen, aradan yıllar geçtikten sonra Cumhuriyet tarihini ve toplumsal hayatını romanlarda arayan incelemecilerin bir çoğu, Cumhuriyet’in ilk yıllarının güçlü bir biçimde yazıya dökülememişliğini vurgularlar; Taner Timur’a göre edebiyat tarihimizde Mustafa Kemal’i ve Kurtuluşçu cepheyi devrimci bir yaklaşımla gerçekçi bir şekilde veren, değeri herkesçe teslim edilmiş bir romanın yokluğu dikkat çekicidir. Tahir Alangu bu yokluğu edebiyatın, henüz halka mal olmamış devrimlerin propogandasını yapmaya memur edilmesinde arar. Alemdar Yalçın ise; “I.Dünya savaşından yüzlerce roman çıkaran Batı, Vietnam savaşından yüzlerce film çıkaran Amerikalı aydın, kendi meselesine sahip olmanın, onlara ciddiyetle yaklaşmanın zevkini, verdiği kaliteli eserlerde tatmaktadır. Bizim, her biri acı-tatlı binlerce olayın destanı olan tarihimiz ise kendi aydını tarafından keşfedilmeyi beklemektedir” sözleriyle yakınır romanlardaki tarihsizlikten…. Yine de, bugünlere bir edebi şahaser bırakmamakla birlikte, özellikle Türk-Yunan harbine ilişkin Cumhuriyetçi cepheden yaklaşan “kurtuluş” ve “kuruluş” romanları bir kanon oluştururlar. Farklı ideolojiler ve söylemlerle yazılsalar da, siyasi bir projenin parçası sayılabilecek bu anlatılarda ulus-devlet projesinin ve yaratılmak istenen milli kimliğin yansımaları vardır.
Doğrudan Milli Mücadele yıllarını konu alan ya da o döneme değinen romanlardaki tarih Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 ile İzmir’in Kurtuluş günü olan 9 Eylül 1923 arasında kalan bir zaman dilimiyle sınırlanabilir belki. Ancak, Milli Mücadele sürecini daha kapsamlı ele almak için söz konusu dilimi biraz daha genişletmek, Milli Mücadele’ye katılan insanların bu savaşa hangi koşullar altında atıldıklarını anlayabilmek amacıyla I.Dünya Savaşı günlerine kadar uzanmak, yüzbinlerce insanın hayatına mal olan savaş meydanlarını da göz önünde bulundurmak daha doğru bir yaklaşımdır. Tarihsel döneme böyle bir genişlik katmak en iyi ifadesini edebiyatta bulan Türk miliyetçiliğinin bakış açısını kavramak açısından da önemlidir. Önemlidir, çünkü milliyetçilik ilk dönem Milli Mücadele anlatılarının tamamına damgasını vurmuş ve ulus kimliğinin yaratılmasında temel bir rol oynamıştır.
Cephelerdeki kanlı sahneleri, mütareke İstanbul’undaki yozlaşmayı, harp zenginleriyle yoksul halk arasındaki uçurumu, örgütlenmeye çalışılan direnişi, Milli Mücadele’nin Anadolu’nun dört bir yanına yayılmasını, çeteleri, Kuva-yı Milli’den düzenli orduya geçişi, velhasıl bu toprakların en uzun on yılını, 1914-1923 yılları arasından yaşananları yansıtan romanları yazılış tarihlerine göre üç döneme ayırabiliriz. I.Dönem(1920-1950) romanları, savaş yıllarına tanıklık eden aydınların kalemlerinden çıkmıştır. II.Dönemde(1950-1980) yazılanlar, Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk kuşak aydınların yakın dönem anlatılarıdır ve yazıldıkları yılların siyasi eğilimlerini barındırırlar. 80’lerden sonra yazılan III.Dönem romanlarında ise bugünün ihtiyaçlarına göre yapılandırılan bir tarih anlayışı vardır.
I.Dönem (1922-1950):
I.Dönem romanlarının önemli bir bölümünde mütareke yılları İstanbul’undaki toplumsal yaşama yönelik ağır bir eleştiri göze çarpar. Yazarların Tanzimat edebiyatından beri aşina oldukları bu tema, Cumhuriyet’e kolaylıkla aktarılmıştır. Sürece tanıklık eden yazarların anlatılarında Batı tarzı eğlence adabının İstanbul’da giderek yayıldığı ve yazarların bu durumdan yakındıkları hemen belli eder kendisini. Bu kuşaktan yazarların en sık yineledikleri konu değişimin getirdiği yozlaşmadır.
İlk dönem Milli Mücadele romanlarında savaşın nedenleri, Osmanlı devletinin yapısal sorunları, o yılların milliyetçi akımları gibi temel meselelerden çok düşmanın kimliği önemlidir ve düşman çoğunlukla Yunan ordusu ve Rum yerli halktır. Doğuya gidildiğinde Ermeni’ye, Güneydoğu’da geçenlerde ise Araplar’a dönüşür. Elbette yerli işbirlikçiler olarak yobazlar ve direnişe katılmayan köylüleri de unutmamak gerekiyor. İlk dönem romanlarında -o yılların egemen ideolojisi gereği- Yunan ordusundan çok yerli işbirlikçiler ve yobazların zulmü vurgulanır. Cumhuriyet kadrolarının benimsediği romanlar -“Vurun Kahpeye”, “Yaban” ve “Yeşil Gece”- mücadelenin asıl hedefinin din adamları ve feodal yapılar olduğu, çatışmanın ilericilerle gericiler, aydınlık ve karanlık arasında sürdüğü konusunda hemfikirdirler.
Eklemek gerekiyor; bu yazıda adı geçen romanlarda Milli Mücadele’nin ele alınışı farklı ağırlıkta, farklı renklerdedir. Kimisi bütünüyle kurtuluş ve kuruluş teması etrafında kurgulanırken kimisinde Milli Mücadele anlatılan hikâyeye bir fon teşkil etmiştir.
I.Dönemde yazılan önemli romanlar -kronolojik olara- şu şekilde sıralanıyorlar: Ercümend Ekrem Talu – “Kan ve İman” (1922); Yakup Kadri – “Kiralık Konak” (1922); Halide Edip – “Ateşten Gömlek”(1922); Peyami Safa – “Mahşer”(1924), M.Ş.Esendal – “Miras” (1925); Halide Edip – “Vurun Kahpeye”(1926); Yakup Kadri – “Sodom ve Gomore” (1928); Reşat Nuri Güntekin – “Yeşil Gece” (1928); Mehmet Rauf – “Halas”(1929); Yakup Kadri – “Yaban”(1932); Ahmet Hamdi Tanpınar, “Sahnenin Dışındakiler”(1950).
II. Dönem (1950-1980):
İlk dönemin karakteristiklerinden olan Mütareke dönemi İstanbul anlatılarının seyrekleştiği II.Dönem romanları, yazarlarının siyasi ve ideolojik bağlanımlarına göre birkaç gurupta incelenebilir. İlk olarak, Milli Mücadele’yi resmi tarihe uygun bir biçimde işleyen ve hareketin dinamikleri yerine destansı boyutunu ve macerayı öne çıkaran çok sayıda romanla karşılaşıyoruz. Bu türden anlatılarda “adsız kahraman” mitosu benimsenirken çetelerin Milli Mücadele’deki rolleri abartılı bir biçimde işlenmiştir.
Dönemin ikinci önemli yeniliği, Milli Mücadele’de dinsel inancın oynadığı role vurgu yapan romanların ortaya çıkmasıdır. Tarık Buğra, “mesele sahibi insanın romanı”nı yazmaya soyunduğu “Küçük Ağa” ve “Firavun İmam”da Cumhuriyet öncesi ve sonrasını resmi tarihin reddiyesi anlamına gelecek bir bakış açısıyla romanlaştırırken din adamlarını ve islamiyeti Milli Mücadele’de merkezi bir konuma yerleştirir. Münevver Ayaşlı’nın “Pertev Bey’in Üç Kızı”ndaki değerlendirme, zaferin “milli olduğu kadar da dini” olduğunu savunur.
Ve son olarak, Milli Mücadele’ye solun farklı renklerine bürünmüş bakış açılarından yaklaşan romanlarda kaydedilen artış bu dönemin en önemli karakteristiğidir. ‘Sol’ ve ‘antiemperyalist’ bir söylemi benimseyen H. İzzetin Dinamo, Samim Kocagöz, Erol Toy, Reşat Enis, İlhan Selçuk, Kemal Tahir gibi yazarlar sorunları topluma mal ederler. Milli Mücadele’nin meseleleri ile Türk solunun bu romanların yazıldıkları tarihlerde takipçisi oldukları meseleler arasındaki benzerlikler açıktır. Aslında öne çıkan temalar ülkenin toprak bütünlüğü, vatanın bugünü ve yarını, bağımsızlığı ve egemenliği, milletin özgürlüğü ve millet olmak için engellerin kalkması gibi Türk solunun siyasi meseleleridir. Milli Mücadele’ye soldan yaklaşan yazarların bir kısmında ise “dillerin, dinlerin, etnik kimliklerin harman olduğu, halkların uyum içerisinde yaşadığı, tarihin en büyük uygarlıklarının beşiği Anadolu” fikriyatına bağlanmış Mavi Anadolucu’ların etkileri görülür. Milli Mücadele’ye soldan yaklaşan romanlarda işgalin ekonomik sömürüyü hedefleyen boyutu da antiemperyalist bir yaklaşım içerisinde işlenmiştir.
1950-1980 yılları arasında yazılan ve 1914-1923 yılları arasında geçen romanlar: Şukufe Nihal – “Çölde Sabah Oluyor”(1951); Kemal Tahir – Esir Şehrin İnsanları(1956), Yorgun Savaşçı(1965); Samim Kocagöz – Kalpaklılar(1962), Doludizgin(1963); Tarık Buğra – Küçük Ağa(1963), Küçük Ağa Ankara’da(1966), Firavun İmam”(1966); H.İ. Dinamo – Kutsal İsyan(1966-1968), Ateş Yılları(1968), Savaş ve Açlar(1968), Kutsal Barış(1972-1976); Ilhan Selçuk – Yüzbaşı Selahattin’in Romanı(1973-1975); Talip Apaydın – Toz Duman İçinde(1974)…
III. Dönem (1980-1923):
80 sonrasında yazılan Milli Mücadele romanları, yukarıda özetlediğim bütün bu eğilimlerin yansıdığı bir alan olarak çok parçalı bir görünüm arzederler. Mesela, ilk iki dönemin kötülük simgeleri –Rumlar, Ermeniler, vb.- bu dönemde bazen Anadolu’nun kültür mozağinin bir parçası olarak insani yaklaşımlarla halkların kardeşliği teması etrafında ele alınırken bazen de düşmanlığı ezeli ve ebedi sayan ilk iki dönem romanlarından daha kindar yaklaşımlara maruz kalmışlardır. Bir başka yenilik, Milli Mücadele’yi yadsımaksızın savaşın her iki taraf halklarında açtığı yaraları işleyen anlatılardaki artıştır.
1914-1923 yılları arası dönemden manzaralar sunarken siyasi ve ideolojik farklılıkların dışında, post modern akımla karşılaşmanın, Batı ve Doğu edebiyatlarıyla daha yakından ilişkilenmenin getirdiği biçimsel arayışlarla da çeşitlenen 80 sonrası Milli Mücadele konulu romanları için bir liste denemesi şöyle yapılabilir:
Burhan Günel – “Acının Askerleri”(1981), Attila İlhan – Dersadet’te Sabah Ezanları(1981), O Karanlıkta Biz(1998), Allahın Askerleri(2002); H.İ. Dinamo -Anadolu’da Bir Yunan Askeri (1988); Yılmaz Karakoyunlu – Çiçekli Mumlar Sokağı(2000), Uç Aliler Divanı (1991); Celal Hafifbilek – Ankara 1920(1998); Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye(2001), Çamlıca’nın Üç Gülü(2002); Buket Uzuner – Gelibolu(2001); Turgut Özakman – 19 Mayis 1919(2 cilt, 2002-2003); Yaşar Kemal – Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana(2000), Tanyeri Horozları(2002), Karıncanın Su İçtiği(2002); Kemal Anadol – Büyük Ayrılık(2003), Orhan Pamuk – Veba Geceleri (2021)…
Kısa Bir Değerlendirme
Ürünlerin edebi niteliklerindense yazarların Milli Mücadele’ye ilişkin siyasi ve ideolojik yaklaşımlarını sergilemeyi önüne koyan bu yazı, bir edebi metni değerlendirirken ortaya konan argümantasyonun edebiyat dışı bir alandan taşınmasının meşruiyetini sorgulatabilir. Daha açık bir deyişle, bir romanı konu edindiği dönem ve olayların gerçeğe uygunluğu açısından yargılamak okuyucuyu edebiyatın dışına savurma tehlikesine açıktır. Bliyoruz ki, edebi metnin kayıtsız şartsız özgürlüğü savunanlar için, roman okumalarında tarihsel gerçeklerin ardına düşülmesi bir estetik bakış eksikliğidir ve edebiyat adına yapılan bir çalışma tarih ölçütleriyle değil edebiyat ölçütleriyle değerlendirilmelidir. Ne var ki romanın içeriği ve ideolojisi de estetik ölçütler olarak benimsenebilir. Yani, ortak ve yakın bir tarihsel döneme ait bir hikayenin ideoloji merceğinde kırılarak ters yüz olmuş olaylarla aktarılırken yazarların “tarihi gerçeklere bağlı kaldıkları”na ilişkin iddiaları da roman estetiğini zedeleyecektir. Çünkü tarihsel romanın, ele aldığı tarihsel dönemle birlikte dış dünyadan gelen bir modeli, böyle temel bir dış gerçekliği; bu dış gerçekliği okuma eylemi içinde hep karşımızda tutma gibi bir özelliği vardır. Bu dış gerçekliği sezinlememek -ne kadar boş ve belirsiz biçimde olursa olsun- gerçek bir nesne tasarlamamak mümkün değildir; tarihsel romanı okurken kurduğumuz yapı, karşılaştırmayı içerir, varlıkla ilgili bir tür yargıyı içerir. Işte böyle bir okuma pratiğinde, ideolojik bağlanım tarihte olup bitenlerin farklı algılanmasına neden olur; aynı belge ve olgularla çok farklı tarihler yazılabilir.
Geçmişte olup bitmiş vakaların apaçık delliler ileri sürülse bile şüpheye yer bırakmayacak bir ispatı, hatasız bir tasavvur ya da tahayyülü söz konusu değildir. Tersine, varsa eğer, o apaçık deliller yapıları gereği şüpheye de açıktırlar. Çünkü tarihe yaptığımız yolculuk biçimsel olarak tarihi, öz itibarı ile günceldir. Tarihte olup bitenlerin imgesini beynimizde netleştirirken, belki de hiç olmamış bir çok görüntüyü, bugünkü siyasi ve ideolojik tercihlerimiz uyan bir tarih anlayışı ile canlandırırız. Bu canlandırma, gündelik hayat hakkında, onu anlamlandırmak adına kurguladığımız -gerçeğe hiç de uygun düşmediğini daha sonra kendi kendimize itiraf edeceğimiz- anlatılardan farklı değildir. Bireysel düzeyde olanı genişlettiğimizde, ulusların da tarihi kendine mal etmek, geçmişi tarihleştirmek ve sonuçta bir toplumu icat etmek amaçlı birer anlatı olduğunu farkederiz. Aslında tarih, felsefe, sosyoloji ve özellikle edebiyatı kapsıyacak şekilde, bütün toplumbilimler büyük anlatı metinleridir. Öyleyse biz dünyayı kurmaca olmadıklarını iddia eden, tamamiyle gerçeği yansıttığını kanıtlamaya çalışan bir takım anlatılar aracılığıyla anlamaya çalışıyor, ama çıkarları çatışan iki insanın, iki ulusun, iki dinin, iki vs.nin aynı tarihi farklı farklı anlattıklarını da biliyoruz.
Anlatılar savaşı genelde romana, konumuz özelinde ard alanını Milli Mücadele dönemine ayıran romanlara eksiksiz yansımıştır. Bu derleme içinde bahsi geçen romanlar yazarlarının siyasi eğilimlerine göre belli başlıklar altında toplanabilirler. Bir karşılaştırma yapıldığında aynı başlıkların Milli Mücadele hakkında yazılmış tarih anlatıları için de kullanılabilineceği farkedilecektir. Ayrıntısal farklılıklarından yapısal zıtlıklara kadar değişen bakış açılarını içeren Milli Mücadele anlatıları üzerinde düşünmek kuşkusuz tarihin “hakikat”lerine ulaşmak anlamına gelmez. Üstelik edebiyatın içerdiği bilgilerden tarihi olgulara dolaysız bir geçiş yapmak doğru da değildir, ama tarihi anlatıları -hayatı tam da bizim kendimize anlattığımız o akıp giden haliyle çağrıştıran- romanlar üzerinden düşünmek, zamanın anlatılar sayesinde nasıl kurulduğunu anlamaya ve anlatıların ikna gücünü kavramaya yardımcı olabileceği gibi, “okur ile tarih, kurmaca ile gerçeklik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi” anlamına da gelebilir. Gerçeğin bize nasıl göründüğünü ya da nasıl görünebileceğini inceleyeceğimiz en elverişli yer olarak roman, anlatının ardındaki ideolojik, pikolojik, siyasal, vb. dinamikleri test edebileceğimiz bir “laboratuvardır”. Ulusal kimliğin kurulduğu dönem olma özelliğiyle, meşruiyetini tarihte arayan ya da bugünün sorunlarını geçmişte çözmek isteyen her kesimin -icat etmeye değilse bile- yeniden yapılandırmaya çalıştığı Milli Mücadele döneminin 80 sonrası romanlarında birbirini dıştalayan olaylar ve kahramanlarla kurgulanması, geçmişi yeniden yapılandırmaya en uygun anlatının roman sanatı olduğu iddiasını doğrulamaktadır.
Cumhuriyet tarihinin ve ulusal kimliğin yapı taşı sayılan Milli Mücadele döneminin edebiyatımız içerisinde ağırlıklı bir yer kaplaması beklenebilir bir durumdur. Ancak, bu yazı içerisinde üç dönem halinde listelenen romanların gerek nicelik gerek nitelik açısından böyle bir yer kapladığını söylemek hiç de kolay değil. Bu yetersizliğin nedenleri, yani Milli Mücadele’nin “değeri herkesçe teslim edilmiş bir romanının yokluğu” hakkında pek çok tez ileri sürülebilir. Benim üzerinde durduğum, Milli Mücadele sürecinin hikayeleştirilme nedenlerinin edebiyattan çok siyasi ve ideolojik ilgilerle açıklanabilirliğidir.
Romancılığımızın 100 yıllık tarihinde Cumhuriyet dönemini öncesi ve sonrası ile edebiyata taşıyan yüzlerce roman arasında tartışma yaratan pek çok örnek olmasına rağmen 100 yıllık tarihin en iyi romanları arasında sayabileceğim yegâne örnek Yaşar Kemal’in “Bir Ada hikâyesi” dörtlemesidir. 2015 yılında edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük yazarı olarak sonsuzluğa uğurladığımız Yaşar Kemal, dört ciltlik dev romanıyla Cumhuriyetin kuruluş mücadelesini sıradan insanların hayat mücadelesini anlatan epik bir destana dönüştürmüştür.
BİR ADA HİKAYESİ
Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemesinin ilki “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, 1998 yılında yayımlanmıştı.
“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, Poyraz Musa’nın – Rumların Mirmingi dediği- Karınca Adasına gelişiyle başlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındayız. Asıl adı Abbas olan Poyraz Musa, Allahüekber dağlarında, Doğu cephesinde savaşmış, asker kaçakları ile birlikte yağmacılık yapmış, çok can akmış bir asker… Savaş sırasında kardeşlerini öldürdüğü Bedevilerden saklanmak, kendisine yeni bir yaşam kurmak için seçer bu ıssız adayı. Dağlarda, çöllerde yitirdiği masumiyetini her tarafı denizle çevrili bir kara parçasında onarmaktır niyeti. Ada yaşayan Rumlar, mübadele ile göçetmek zorunda kaldılarından bomboştur evler. Yine de yalnız değildir Musa; “mübadeleyle giden Rumlara katılmamak için orada saklanan, adaya gelen ilk kişiyi öldürmek için yemin etmiş Vasili” de oradadır.
Poyraz Musa, adaya yerleşmek için gerekli işlemleri -bir savaş kahramanı olduğu için- kolaylıkla alır. Şimdi mesele, iç hesaplaşması hiç bitmeyen Vasili ile anlaşmaktır. Gerginlik çok sürmez; henüz ateşi sönmemiş bir felaketin yarattığı dehşet ve şaşkınlıktan kurtulamamış bu iki insan dost olmayı başarırlar. Romanın sonlarına doğru, Yunanistan’dan kaçan Lena’nın da adasına, evine dönmesi, bir fırtına esnasında Vasili’nin Poyraz Musa’yı boğulmaktan kurtarması, adada yeni bir duygusal iklimin müjdecisidir. Bir süre sonra kocasını Çanakkale’de yitiren Melek Hatun ve oğlu Kadir de katılacaktır bu küçük “ülkeye”…
Çelişkileri, zıtlıkları çok iyi kullanıyor Yaşar Kemal. Doğa tasvirleri savaş kareleri ile birleşirken, adadaki huzurun hala bozulmaması bir gerilim hissi yaratıyor. “Şimdiye kadar varlığından bile haberdar olmadığımız renkleri, kokuları, böcekleri, binbir türlü güzelliği farkettirmeden tattıran Yaşar Kemal, şimdi de farkettirmeden, yalnızca saadeti muhafaza eden bir hafızanın problemlerini gösteriyor bize. Romanın sonundaki abartılı mutluluk ve geleceğe yönelik dayanıksız iyimserlik de belki bu yüzden inandırıcı olmuyor: Poyraz, Lena, Vasili ve Kadri Kaptanla annesi çok da inanmadıkları bir mutluluğu yaşarken, çölden yola çıkan bir bedevi kurşununun ya da hançerinin ne zaman gelip Poyraz’ı bulacağını kaygıyla beklemeye başlıyor” okuyucu…
“Karıncanın Su İçtiği Yer”
Zaman zaman karıncaların su içebileceği kadar kıpırtısız ve dingin duran bir denizin ortasındaki adaya bilinmeyen bir ziyaretçinin ayak basması ile başlıyor “Karıncanın Su İçtiği Yer”. Bu bir hatırlatmadır aslında; ilk romanın sonundaki huzurun kalıcı olmadığını sezdiriyor Yaşar Kemal. Ne var ki Poyraz Musa, takipçisini öldürme fırsatı da olsa bu yola başvurmayacaktır artık. Onun şimdiki meselesi -dili, dini, cinsiyeti ne olursa olsun- savaş mağduru insanlarla birlikte bu adada yeni bir hayat yeşertmektir.
“Bir Ada Hikayesi”nin ilk cildi çok az karakterle başlamıştı. Bu kez yeni insanlarla tanışıyoruz. Anadolunun dört bir yanından ya da suyun öte yakasından oradan oraya dolaşarak kendilerine sığınacak bir yer arayanlara ön ayak olan Poyraz Musa, aldığı canların bedelini başkalarına hayat vererek ödemek ister gibidir. Pek çok kişi katılır aralarına. Baytar Cemil, Nişancı Veli, Giritli Musa Kazım Ağaefendi ve kızları, Kaçak Hasan, doktor Salman Sami Bey, doktor Halil bey ve Dengbej Uso içlerinde en renkli karakterler olarak öne çıkar.
Poyraz Musa, adaya yalnızca Sarıkamış, Allahuekber Dağı, Ağrı Dağı, Van ve Bağdat çarpışmalarından geçmiş yorgun bir bedeni değil, aynı zamanda bu kadar vahşetten “ürkmüş bir ruhun çığrışlarını” da getirmişti. Yeni gelenlerin ruh halleri de hiç farklı değil; herkes bir diğeri tarafından büyülenecek kadar zayıf, savaşın orasından burasından biçtiği, yaraladığı ruhlar henüz kendilerini onaracak vakti bulamamış… Çünkü bütün hikâyeleri bastıran bir hikâye, bütün güçlerden daha büyük bir güç, bütün geçmişi, dostlukları silen, belirsizleştiren ve kendine hoyratlıktan, acımasızlıktan bir geçmiş edinen savaş var yaşanılmış. Ancak bu zayıflık hali, insanların dayanışmacı yanını çıkarıyor ortaya ve roman hayatın yeniden kuruluşuna dair bir epiğe dönüşüyor.
Bu dostluk, kardeşlik ve dayanışma atmosferi sizi yanıltmasın; Yaşar Kemal, hamasi bir “halkların kardeşliği” temasına takılıp kalmayacak kadar iyi tanıyor bu coğrafyanın insanlarını ve onlara dayatılan tarihi. Kardeşlik, hiç gerçekleşmeyecek bir düş değil, ama olasılıklardan yalnızca biri; belki de en zayıf olanı..! Romanı, farklı kültürlerin “alışıldık kardeşlik bildirilerinden biri olmaktan kurtaran, bir tür “iki yakanın insanları” anlatısı olmaktan çıkaran şey, Yaşar Kemal’in öykünün arka planına yerleştirdiği tarih”; “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” adını I. Dünya Savaşı sonrasında kıyıma uğrayan Yezidilerin ölü bedenlerinin atıldığı Fırat Nehrindeki görüntüden alıyor. Mazlumun zalim, zalimin mazlum olabildiğine tanık olmanın sağladığı, biraz mistik de sayılabilecek bir yer değiştirmeyle karşılaşıyoruz… Yezidileri kıran Türkleri, Arapları, Kürtleri bu yüzden unutmuyor Yaşar Kemal; mesela, her bir karakter aracılığı ile Anadolunun farklı bir yöresinden savaş manzaralarını yansıtırken, Dengbej Uso’nun ağzından doğuyu şu sözlerle dillendiriyor; “Beyler gene dini bir uğruna Yezidileri kırıyor, kalanlar gene dağlara sığınıyorlardı… Onların tükendiğini sanan Türk Beyleri, Kürt mirleri bu işe şaşırıp kalıyorlar, şaşkınlıkları geçmeden hemen Yezidileri çocuk çoluk, kadın erkek kırmaya başlıyorlardı…. Yezidiler Kürttü. Çok zengin bir Kürtçe konuşuyor, kırımları üstüne çıkarılmış destanlar, bütün Mezapotamyada dilden dile dolaşıyor, bu destanları duyanlar kulaklarına inanamıyor, acılar içinde kıvranıyorlardı. ışin tuhafı Yezidileri en çok da Kürt emirleri kırıyordu.”
Biçimsel olarak, bireyin oluşum sürecini, yaşadığı çatışmalar ve yenilgiler sonucunda olgunlaşmasını, içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesini, ona uyum sağlamasını anlatan oluşum romanlanına benziyor “Bir Ada Hikayesi”. Ancak daha da fazlası var; kişilerin gelişimi ile zamanın, mekanın ve olayların eş zamanlığını olağanüstü bir dille bütünleştiryor Yaşar Kemal. İyilik ve kötülüğün, zalim ve mazlumluğun, ötekine duyulan düşmanlığın tarihsel kökenleri, siyasi ve toplumsal nedenleri üzerlerini örten sis perdesinden sıyrılırken, karşımıza çıkan her bir karakter de pek çok insani özellikleri ile canlanıyorlar. Üstelik bu karakterler hiçbir zaman yüksek mevkilerde bulunmamış ve yönetmemiş ama hep yönetilmiş, hikayeleri resmi dosyalara girme şerefine erişememiş, büyük tarihi anlatılarda figüran yerine bile sayılmamış insanlar…
Göçler, göçtürülenler
19.yüzyıl boyunca topraklarının çoğunu yitirip hızla küçülen Osmanlı devletinin mahçup bir mirasçısı olan bu coğrafyada, her nedense mübadele ile ilgili yapılmış çalışma pek az. Resmi tarihin yalnızca Lozan’da bir madde olarak sıraladığı mübadelenin o talihsiz öznelerinden; muhacirlerden bahis açılması son yıllara kadar gizli bir emirle sağlanmıştı sanki. Sanki Balkanlarda, Ege adalarında emaneten yaşamış da tanrının bir lutfü olarak çıkan savaşla Anadolu’ya dönme fırsatını bulmuşlardı. Gidenlerin Anadoluya duydukları hasretten söz edilse bile, gelenlerin geldikleri yerlerde bir tarihleri, bir kültürleri, o topraklara duyabilecekleri sevgileri olduğu yok farzedildi. Tarihsel ve toplumbilimsel araştırmalara konu edinilmedikleri gibi yerlerini yurtlarını terketmişlik hallerinin yarattığı acılar edebiyatta da bulamadı karşılığını. Belki de ilk kez bir müslüman Türkün çığlığını seslendiriyor Yaşar Kemal; “”Bu çok büyük bir haksızlık. Bu, insanlığa yakışmaz. Buna, düpedüz sürgünlük derler. Buna işkence, buna zulüm derler. Biz yakında Giritimize döneceğiz. Kızlar daha sandıklarını açmadılar. Ben de onlara sandığınızı açın demiyeceğim. Girite dönünce açacaklar. Ben onlara Giritre dönmeyeceğiz, sandığınızı açın nasıl derim. Desem bile açmazlar. Son umutları da tükenince belki açarlar. Blki de ölünceye kadar hiç açmazlar. Allah kimseyi yurdundan yuvasından etmesin. Bir insanı yurdundan koparmak, o insanın yüreğini koparmaktan daha çok acı veriyor”
“Mübadeleye ait anılar, genelde çocukluğumuzda duyduğumuz şeylerdir. Masallarla iç içe geçer bu anılar; daha önce hiç görülmemiş bir yere gitmek için Selanik’ten binilen vapurla Kaf Dağı’nın ardında yaşayan devler aynı bohçadan çıkarlar sanki. Bozgun öyküleri de öyledir; 1912’de, Yunan ordusunun önünden kaçarken Manastır’a sığınmak isteyen muhacirlerin kente alınmamaları, dağlarda saklanmak zorunda kalmaları bir masalın içinden çıkıp gelen bir imge gibidir. Tarih dediğimiz şeye layık görülen ciddiyet, ağırlık verilmez bu öykülere…. Balkan Savaşı, Sarıkamış, bu ülkede yaşayan insanların başlarına gelen şeyler olmaktan ziyade, batan bir imparatorluğun serüven tutkusuyla, beceriksizce yapmış olduğu şeyler gibi görülür. Bütün başarısızlıklar, ölümler, tarihe ya da ortak bir bilince malolmak yerine, tarihin büyük anlatısı tarafından dışlanan, edebiyata da tam olarak geçirilemeyen, giderek silinen sözlerde tutunmaya çalışan şeyler olmuştur… Çevremiz, yası tutulmamış yenilgilerle, onların yerine ikâme edilen boş kahramanlık anlatılarıyla dolu. Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” dörtlemesinin belki de asıl amacı, mübadele sonrasının kıpırtısızlığından, şaşkın sessizliğinden yararlanarak, bu topraklarda yaşanan savaşlara, çoktan unutulmuş olan, kimsenin sözünü bile etmediği, etmek istemediği savaşlara dair bir şeyler anlatmak…
Doğrusunu söylemek gerekirse anlatmak istediğini olağanüstü bir güzellikte, etkisinden kolay kolay sıyrılamayacağınız görüntülerle dillendiriyor seksen yaşının arifesindeki bu büyük yazar. Yaşar Kemal’in yazdığı bir dilde “Roman var mı?” tarışması yapmak, ne kadar da anlamsız kaçıyor…
Onun şiirsel anlatısından yaptığım bir alıntı ile bitiriyorum; “İçinde bir sevinç koptu, hafifledi, tüy gibi oldu. Düşler, renkler, çocukluğu, görmediği Kafkas dağları, Binboğalar, Binboğaların ak mermeler gibi, kar gibi turuncu çizgili kayalıklarının altında çıkan, su yerine ışık kaynayan pınarları, kayalıkların üstünde dönen, kiminde de kanatlarını hiç kıpırdatmadan, göğsünü esen yele veren kırmızı kartalları. Onlar ne öyle zır kızıl, ne öyle mor kızıldı! Parlatılmış bakır kırmızısından daha koyu, kırmızıyla mor arası bir kırmızıydı. “ diye düşünürken hemen tam bir zıtlık kuruyor savaşla; “Sarı çiçeklerin yöresinde düşü katmerledi, zenginleşti. ak bir bulu indi üstüne, bir gün vurdu karıı dağın yamacına. Ölüm korkunçtu, ormanlar top gülleri düştükçe yanıyor, esen sert yelin önüne düşmüş, bütün orman yangının önüne düşmüş inliyor, çığlık çığlığa, binlerce bebek ağlar gibi. Gülleler akıyor gökyüzünden turuncu… Arka arkaya. Yarası kanıyor, barut kokuyor bütün yöre.”
YAŞAR KEMAL
Cumhuriyet tarihinin en büyük yazarlarından Yaşar Kemal, 1923 yılında Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite köyünde doğdu. Asıl adı Kemal Sadık Göğceli’dir. Edebiyatla ilgisi ortaokul yıllarında folklor ve şiirle başladı. Ne var ki yoksulluk vardı memlekette. Ortaokulu son sınıfta terketti; ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı, ama yazmaya hiç ara vermedi.
1951 yılında geldiği İstanbul’da gazeteciliğe başladı. Şiirden hikayeye de geçmişti bu yıllarda. “Sarı Sıcak” adlı öykü kitabı 1952 yılında yayımlandı. İlk romanı “İnce Memed” ise 1955 yılı tarihini taşır. Bu romanı ile “1955 Varlık Roman Armağanı”nı kazanınca ünü hızla yayıldı. Romanlar romanları, ödüller ödülleri izleyecek, Yaşar Kemal adı bütün dünyada saygı ile anılacaktı artık. “Yer Demir Gök Bakır” Fransa’da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. “Binboğalar Efsanesi” 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı. 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü’ ne değer görülen Yaşar Kemal, 1984 yılında Fransa’ nın Légion D’Honneur nişanını aldı. 29 dilde yayımlanan kitaplarının yanı sıra, “İnce Memed” romanı 1983 yılında Peter Ustinov tarafından filme de çekildi.
Ölümünden sonraki resmi açıklamaları dinlediğinizde, devlet sanatçısı katına çıkarılan Yaşar Kemal’in hayatının her döneminde, aynı devletin farklı hükümetlerince -ama kesintisiz biçimde- sakıncalı olarak damgalandığına inanmayabilirsiniz. Oysa daha ilk romanıyla başladı Yaşar Kemal’in çilesi. 1949 yılı boyunca, her gün emek verdiği ilk romanına Jandarmalar tarafından el konmuş, roman devletçe gasp –muhtemelen imha- edilmişti. Tek Parti döneminin muhaliflerine, haktan hukuktan söz edilmesine izin vermediği zor yıllarda, Kadirli’de büyük göz altında sürdürdü hayatını. Burada daha fazla dayanması zordu. İstanbul’a gitti, düşük ücretli işlerde çalıştı ve “İnce Memed”i tamamladı.
Hikayeler tehlikelidir
Türk romanında Yaşar Kemal efsanesi, hikayesi yayımlanan ilk romanı “İnce Memed”in 1953 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmesiyle başlar. Zengin sözcük dağarcığıyla görselleşen doğa, mekan ve insan tasvirleri, geleneksel anlatı dilini kullanışı, geçimini yüzyıllardır doğaya ve torağa bağlı sürdüren insanlardaki dış gerçeklik algısının hurafelerle, dogmalarla bezenmiş akıl dışılığını hiç aksamayan diyaloglarla yansıtması, feodalitenin mülkiyet anlamındaki tasfiyesiyle köylülük ideolojisi arasındaki uyumsuzluğu açığa çıkaran kurgusu ve tek tek her roman kişisinin psikolojik derinliğine nüfuz edebilmesi, Yaşar Kemal’e kariyerinin daha ilk basamaklarında ülke çapında ün kazandırmıştı. Ne yazık ki ünle birlikte devlet baskısı da artacaktı. Kendi başına gelenlerin bir roman konusu olduğunu söyler anılarında; “Gelecek kuşaklara ne güzel bir konu. Biliyorum bu devir için bir roman yazılacak, bir film çevrilecek. Komik operalar, operetler bile sahnelenecek. Ve bunları da demokratik hükümetler destekleyecek. Başımıza gelenlerden dolayı bizden sonraki gelen kuşaklar utanacak ya elimizden ne gelir ki. “İnce Memed” yüzünden başıma gelenleri saymakla başa çıkamam.”
Son yıllarda yitirdiğimiz her yazar, sanatçı ya da aydının biyografisinde baskı, takip, dışlama hatta sürgünlük bulunması elbette tesadüf değil devlet aklının zorunlu bir sonucudur. Yaşar Kemal ve çağdaşı yazarların/sanatçıların eserleri nedeniyle maruz kaldıkları muamele gerçekten de sonraki kuşakları utandırabilirdi. Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti’nde bir haksızlığı dile getiren her yeni kuşak hala benzer muamelelerle, hapisle ya da sansürle karşılaşıyor. Utanç büyüyerek sürüyor.
Geçmişte Nazım Hikmet’e, Sabahattin Ali’ye, Yılmaz Güney’e, Ahmet Kaya’ya hatta Deniz Gezmiş’e yapılan “arındırma” işlemi bugün Yaşar Kemal’e uygulanıyor. Ona ve romanlarına karakteristiğini veren dünya görüşü ve edebiyat anlayışına değinilmemesinin nedeni Yaşar Kemal’in de yoldaşları gibi tarihsel bağlamından, fikirlerinden, ideolojisinden, mücadelesinden koparılıp zararsız bir kültür ikonuna dönüştürülmek istenmesidir. Ama Yaşar Kemal demek eserleri demektir ve eserlerinden yansıyan dünya görüşünü de değiştirmek, dönüştürmek kimsenin haddi değildir.
Yaşar Kemal’i resmi ve sivil kesimlerin saldırılarına rağmen edebiyatın ve politikanın içinde tutan güç ideoloisiydi. “Ben sosyalist militanım ve marksistim” diyecekti söyleşisinde. “Marksizmin insan özgürlüğüne, birey ve düşünce özgürlüğüne bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum. Tam aksine Marksizme bireyin kurtuluşu, insanlığın özgürleşmesi diye bakıyorum (…)Yoksulluk, dünya çok zengin olduğu halde, insanlığın yüz karası değil mi? Bir insanın başka bir insanı aşağılaması, bir ülkenin, bir toplumun başka bir toplumu aşağılaması bütün insanlığın aşağılanması değil de nedir? Bunun için benim edebiyatım bir angaje edebiyattır. Bunun için ben bir angaje insanım. İnanmış bir marksist olmama karşın elimden geldiğince özgür düşünmeye çalışıyorum…”
Böyle bir fikriyattan hareketle eserleriyle resmi tarihe şerh düşmüştü Yaşar Kemal. Ancak poltikayı edebiyata, edebiyatı politikaya indirgeme hatasına hiçbir zaman düşmedi. Tektipleştrilmek istenen topluma başka gerçeklerin ve kimliklerin, başka yaşantı ve değerlerin bulunduğunu onlara onların hikayelerini anlatarak hatırlatacaktı. Yaşar Kemal’in hikayeleri bizim hikayelerimizdi ve bizdeki başkayı anlatıyordu. Gözaltılarla, tutuklamalarla, işten atılmalarla, baskılarla ödetilen bedel edebyat yoluyla gerçekleri aydınlatmasındandı.
Sözle dünyalar kurmak
Yerelden hareketle evrenseli kucaklayan romanları sadece Çukurova’nın -ya da biraz daha genişleterek söyleyelim üzerinde yaşadığımız coğrafyanın- bahtsız insanlarının kaderlerini yansıtmakla kalmaz. Tümüyle farklı koşullara sahip olsalar bile, ortak insanlık durumunu, mazlumların ortak dramını ve umudunu anımsatır. Bir “katharsis” durumuna sokar okuyucusunu. “Katharsisin kendisi, estetik biçimin yazgıyı adıyla çağırma, onun gücünü gizemsizleştirme, sözü kurbanlara verme gücünde temellenir; bireye özgürsüzlük alanında bir özgürlük kırıntısı ve gerçekleşme veren kavrama gücünde”!..
Hem yazgıdan hem bir özgürlük umudundan söz etmek çelişkili değil mi? Var olanın hem doğrulanması hem suçlanması anlamına gelmiyor mu? Homeros destanlarından bu yana, edebiyat tarihinin bütün büyük anlatıları gibi, Yaşar Kemal’in romanlarında da bu çelişik durum çözülmüştür. Roman kahramanlarının yazgısı suçlamayı ortadan kaldırmamakla kalmaz; siyasal, toplumsal ve ekonomik veçheleriyle sergilenen o kara yazgılar okuyucunun kendi soğuk varlığını ısıtma, kendi hayatında o yazgıyı değiştirme umudunu taşır. “Bu sanatın Eros’a, Yaşam İçgüdülerinin içgüdüsel ve toplumsal baskıya karşı kavgalarındaki derin olumlamalarına gösterdiği bağlılıktandır.”
Özgürlüğe, barışa, kardeşliğe, insanca bir hayata bağlanmışlıkla Yaşar Kemal ,neredeyse bir asırdır dilsizleşirilmiş insanların hikayelerini anlatırken yepyeni bir gerçeklik koymaz ortaya. Varolan gerçekliği umutlar ve düşlerle zenginleştirir, başka herhangi bir dilde iletilemeyecek gerçekleri iletirken insandan insana giden yolları açar. Mazlumlarla özdeşleşir. Dünyanın durumunu gören gözleri, her zaman her şeyi duymaya açık bir kulağı, duyup gördüklerini ifade edecek bir dili ve cesareti vardır. Başka bir şey yapmak ister; bir düş dünyası, bir anlatma dünyası kurmaktır yaptığı, bu dünyayı sözle gerçekleştirmek.
Bir yazarın düşleri, gerçekleri, umutları anlattığı için övülmesi doğruysa bile eksiklidir. Çünkü sözle dünyalar kurmak malzemeye bağlı; kelimelere, cümlelere, benzetme ve eğretilemelere, ses tekrarlarına, kısacası dilin zenginliğine. Yazar bu malzemeyi anlatısı tam yerini bulacak şekilde biçimlendirendir. Yaşar Kemal, malzemesini içeriğiyle harmanlayan bir yazar, hemen herkesin hakkını teslim ettiği bir epik anlatı ustası. Karacaoğlan kadar Homeros’un da mirasçısı. Ama devir aldığı mirası korumakla kalmayıp çoğaltan, modern zamanlara taşıyan bir yazar. Yitirilmiş bir dünyanın ölü ruhunu değil, yaşadığı çağın insanının dramını yakalayan, dış dünyaya ve insan yaşantısına bir anlam veren, yaşam-doğa-insan arasındaki uyumu/uzlaşmayı arayan romanları, “Tanrının terk ettiği bir dünyanın epiğidir”.
Epiğin sesi dinlenir romanlarında. Yaşar Kemal, nesnelerin şiirini, ritmini, senfonisini sözlü anlatı geleneğinin araçlarıyla seslendirir. Seslendirmek zorundadır; çünkü romanlarında nesnelerle insan hayatları, doğayla insan kaynaşmıştır. Cümleleri tükenmek bilmez bir kaynaktan fışkırırcasına coşkun, görkemli ve hayat doludur. Çiçeklerin, böceklerin, kurtların, kuşların, dağların, ovaların sesini, rengini, kokusunu, nefesini taşırlar. Ama bunlar hünerbazlığını göstermek için yağmaz. Güzellikten başka amacı olmayan güzel anlatımın hiç de “güzel” olmadığının farkındalığıyla güzel anlatım ile yeterli anlatım arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Tasvir eder; ama tasvir etmeyi amaçlamamıştır. Mesele basitçe biçim sorunu değildir; Yaşar Kemal de tasvir hikayenin kendisidir. “
İnsana, doğaya, söze duyduğu sevgiyle yazdı romanlarını Yaşar Kemal. Okuyanlarbaşkalarınıaşağılamasınlar, sömürmesinler, insanların onuruyla oynayamasınlar, insanlara zulüm edemesinler, sevgiyle dolup taşsınlar, insanlar açken onlar tok yaşayamasınlar umuduyla yazdı.
Edebiyatla hayat ilişkisinin canlı tutulduğu, yazının dünyayı değiştireceğine inanıldığı bir çağın son büyük yazarıydı Yaşar Kemal.Romanları, hikayeleri, oyunları, ağıtları ve destanlarıyla hak arayışlarına, sınıf müdelelerine, barış kültürüne romanlarıyla destek verdi. Unutulmaz eşkıyası İnce Memed devletin sokak eşkiyası saydığı, çapulcu diye aşağıladığı gençlerin akrabasıydı. Yaşar Kemal’i ve eserlerini yaşatacak olan da haksızlığa, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşaklar olacaktır.
1911, Peri Ermeni nüfusun yogun yasadıgı Dersîm’ in Mazgirt ilçesine baglı bir bucak ,1895 Katliamları sonrasında Müslümanlasan Ermeniler
Bu kader yıllarında Anadolu Ermenilerinin ihtidası (din degistirme) bütnüyle bir sag kalma taktigiydi; nitekim tehlike geçer geçmez çogunun eski inancına geri dönmesi de buna işaret ediyor . Ne varki bazıları sofuluga bile varan birer Müslüman olmayı sürdürdü.Ermeni Arastırmaları Merkezi'nde korunan sözlü tarih mülakatlarından birinde Garabed Bandazian sunları söylüyordu:
-1915'den önce Peri'deki Ermenilerden Türklesen varmıydı?
-Hatırladıgım kadarıyla üç aile katliamlar sırasında Türklesmisti,Uraçianlar, Mazmanyanlar ve Bulutyanlar...
-Bunlara Ermeniler nasıl baktılar? Onlardan nefret ettiler mi?
-Ermeniler onlara kötü gözle bakmadılar .Türklesmis olmalarına ragmen Ermenilerle halen birlikteydiler... Halen Ermeni ruhunu tasıyorlardı.Sakin zamanlarda her gün camiye gitme ve bes kez abdest alma adetlerini yerine getirmiyorlardı .Ancak korku basladıgı zaman gösterisli biiçmde dereye gidip abdest alır ve camiye giderlerdi.Böylelikle Ermeni olduklarını saklarlardı.
-Bunlara 1915'de ne oldu?
-Onlara hiçbir sey olmadı .
-Türk oldukları için mi?
-Evet, zira fanatik bir sekilde Ermenilerden nefret eder olmuslardı.Ve duyduk ki Mazmanyan erkeklerinden biri ve Uraçiyan erkeklerinden biri Peri'de birçok Ermeni katletmisti.Postlarını kurtarmak için ne kadar saf Türk olduklarını göstermek ugruna Ermenileri öldürmüslerdi. Iste bu tür Türklesen Ermeniler Müslüman kaldılar .
Deringil , 19. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde Ihtida ve Irtidad.
Fotoğraf : Puçigyan ailesi, Peri, Mazgirt /Dersim - 1895
Kaynak; Minnie Puçigyan Caton koleksiyonu
https://www.instagram.com/p/C3VRZ3eNE1ht81VjVsTGwKQ6VKY2IQsAe8HfpI0/
Türkçe konuşan Kızılbaşlar Kürtçeyi unutmuş Kürtlerdir: “ Harput’un ovalarında ve Arapgir ile Sivas bölgelerinde yaşayan Kızılbaşların Kürtçe değilde Türkçe konuşuyor olmaları aslında o kadar da tuhaf değil .Onlar (Türkçe konuşan Kızılbaşlar ) uzun zaman önce göçebe hayatı bırakıp köylere yerleşen ve tarımla uğraşmaya başlayan , böylelikle Türklerle sürekli temas halinde olup dağ Kürt’leriyle hemen hemen tüm ilişkilerini kesmiş ve bu yüzdende zamanla Kürtçeyi unutmuş Kürtlerin soyundan geliyorlar .”
Amerikalı misyoner Mr.Dunmore , 4 Temmuz 1857 - Kharpoot ( Harput )
https://www.instagram.com/p/C24cWLWrrFzKqIskWOWWFJA-C1JBkzhl0TF14Y0/
"Ben bir Çingeneyim!
Bizanslılar 1000 yıl önce benim insanlarıma Athininganoi adını verdiler. Bu dokunulmaz demekti. Bundan sonra her gittiğimiz ülkede insanlar bizi böyle çağırdı. Zigeuner, cigani veya çingene... Bizlere dokunulmaz dediler. Korktular bizden... Farklıydık... Daha yoksulduk... Daha özgürdük... Ama insandık... Tıpkı onlar gibi... Onlar bunun farkında değildi. Bizimle çalışmak, bizimle yaşamak, bizimle konuşmak istemediler...
Atalarım, bu haksızlıklardan kurtulmak için her yolu denediler... Haykırarak baktılar insanların gözlerine;
“biz çingene değiliz insanız." Çingenelerin konuştuğu dillerden birinde insan Rom demekti... Onlarda insanlara biz romanız dediler yani sizden bir farkımız yok...
Bugüne kadar kimse onları dinlemedi... Ben atalarım gibi umutsuzca yalvarmayacağım... Biliyorum ki gerçekten de biz farklıyız!!!
Özgür, hırçın, dayanıklı, güçlü, insancıl, ve yaratıcıyız...
Tarihin en barışçı insanlarıyız... Bu yüzden utanmam gerekmiyor... Ben olduğum şeyle gurur duyuyorum... Herkes bilsin!!!
Ben bir çingeneyim."
Bernarda Alba
"Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsizm yatar.
İnanç insanın varoluşunun bir koşuludur. Sevgiyle olan ilişkisi açısından bunun anlamı kişinin kendi sevgisine olan inancı, başkalarında sevgi yaratabilme ve bu sevginin geçerliliğidir.
Sevgi bir etkinliktir.
Edilgen bir olay değildir.
Bir şeyin içinde olmaktır.
Bir şeye kapılmak değildir.
Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir: Sevgi; kendinden bir şeyler vermektir, karşındakinden almak değil.
Gerçek sevgi, sonunda ayrılık var gibi görünse bile, insanın sevdiği kişiyi mutlu olacağı yere doğru uğurlamaktan çekinmemesidir.Eğer kişi sevdiğini uğurlamaktan çekinir ve sahiplenmeye kalkarsa, kendine hizmet etmiş olur.
Güç, insanların çoğuna tüm şeylerin en gerçeği olarak göründüğü halde, insanlık tarihi onun tüm insani başarılar içinde en geçici olduğunu kanıtlamıştır.
Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz.
Psikiyatri bazı kimselerin akıllarını kaçırma nedenleriyle ilgilenir ama asıl sorun, insanların çoğunluğunun neden akıllarını kaçırmadığıdır.
Ancak kendinden bir şey verebilen kişi zengindir
İnsanın yaşamdaki ana görevi kendisini doğurmak, olma potansiyeline sahip olduğu şeyi olmaktır.
Çabasının en önemli ürünü, kendi öz kişiliğidir..
Modern insanın mutluluğu,
vitrinlere bakarak kendinden geçmek ve parasının yettiği her şeyi peşin ödeyerek ya da taksitle satın almaktır.
Derin ve ihtiraslı sev! Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.
Tüm uygarlığımız, karşılıklı kar sağlayan bir alışveriş düşüncesi, satın alma açlığı üzerinde yükseliyor.
Direnme gücü, dünya evet sözcüğünü duymak istediğinde hayır diyebilme yetisidir.
İnsanın hayattaki temel görevi kendisini doğurmaktır.
İyileşmenin ilk şartlarından birisi de; kişinin şaşırarak kendi bilmediği yönlerini tanımasıdır.
Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.
İnsanın insana kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur. İnsan başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır.
Topluma lüzumsuz bilgiler verirseniz, gereksiz bir kalabalık oluşur…
Düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez."
Erich Fromm
"İnsan bir sandalyeyi fırlatıp atabilir ve bir camı yok edebilir; ama devleti böyle bir şey ya da onu yok etmek için parçalayabileceği bir fetiş olarak görenler beyhude konuşanlar ve sözlerin safdil putperestleridir. Devlet bir koşuldur/durumdur, insanlar arasındaki belirli bir ilişkidir, bir davranış biçimidir; başka ilişkilere girerek, birbirimize karşı farklı davranarak onu yok ederiz. Bir gün sosyalizmin yeni bir şey icat etmek olmayıp aslında var olan, büyümüş olan bir şeyi keşfetmek olduğu anlaşılacaktır. Devlet bizleriz ve gerçek bir insan topluluğu ve toplumunu oluşturan kurumları yaratana kadar da devlet olmaya devam edeceğiz."
Gustav Landauer
DOSTLUK, ERMİŞ
Ve bir genç, şöyle dedi:
"Bize dostluktan bahset."
Ve o cevap verdi:
"Dostunuz cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir
ve onda huzuru ararsınız.
Dostunuz sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda
ne 'hayır' demek zor gelir,
ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
Ve o sessiz kaldığında kalbiniz
onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü dostlukta kelimeler susunca
tüm düşünceler, tüm arzular ve beklentiler,
gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
Dostunuzdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız; Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda daha bir berraklık kazanır,
tıpkı bir dağın, dağcıya ovadan daha net görünmesi gibi...
Ve dostluğunuzda ruhsal derinlik kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.
Zira yalnızca kendi gizemini açığa vurmak peşinde olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan ona yakalanır.
Ve dostluğunuzda kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse meddini de bilmesine izin verin.
Çünkü sadece zaman öldürmek için bir dost
aramanızın anlamı olabilir mi!?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.
Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.
Ve arkadaşlığın hoşluğunda kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü yürek küçük şeylerin şebneminde sabahını bulur ve tazelenir."
Halil Cibran
(1883 - 1931)
( Lübnan - Amerika Birleşik Devletleri )
Çeviri: Mesut Küçükoğlu
ALINTI
TİP Tarsus İlçe Örgütü, Gökhan Zan'ın adaylığı üzerine istifa etti
"Parti günlük popülist yaklaşımlarla aday tanıtmaktadır. 'Düzen siyaseti'nden farkımız kalmayacak" https://evrn.sl/BDTdpk