Geçen gün bu gönderimi hatırladım ve bu uğurda hiçbir şey yapmadığımı fark ettim. Bu akşam bir müsaitlik yarattım. Beyazıt'taki DeFacto'dan cumartesi günü siparişini verdiğim hırkaları teslim aldıktan sonra en uzun gecenin bir kısmını geçirmek için yola koyuldum.
Aylık akbilim bittiği için işyerinden ayrılmadan talimat vermiştim. Kartımı Kabataş tramvayının turnikesine okutarak bu ayki abonmanımı etkinleştirdim. Tramvay, Eminönü'ne kadar gidiyordu. Son durağa girişte biraz zorlandık. Devamında Kadıköy'e giden Şehir Hatları vapuruna dahil oldum. Denizel bir yolculuktan sonra Kadıköy'den pembe hatla Kozyatağı yönünde devam ettim.
Kozyatağı'nda aktarma yapmak için dışarı çıkmanız gerekiyor. Bu kötü olmuş. Keşke planlamada içeriden aktarmayı düşünselermiş. İki yürüyen merdivenle perona inmek ise güzel tarafı. Peron gayet geniş ve ada platformlu.
Araçlar, diğer sürücüsüz metrolardaki gibi. Önce duraktaki kapılar açılıyor, sonra trenin kapıları. Ben Kayışdağı istasyonuna kadar kullandım ve çok beğendim. Pik saatte binmeme rağmen kalabalık değildi.
İstanbul'un toplu ulaşımında raylı sistemlerin oranı 2018'de %35 iken 2023'te %42'dir. Bu değişimde Kadıköy metrosu (M4), Üsküdar metrosu (M5) ve Marmaray'ı birbirine bağlayan bu hattın katkısı olduğu yadsınamaz.
İşe biraz ağırlık verdim ama çalışmayı sevmiyorum yine. Deniz kenarında dolaşmak, müze-galeri gezmek, alışveriş yapmak, dizi izlemek, müzik dinlemek, bir şeyler araştırmak ve öğrenmek, kitap okumak, tiyatro veya sinemaya gitmek, konferansa katılmak varken kim Vezneciler'deki 107 odalı bir zincir otelin satışıyla uğraşmak ister ki?
Fatih'in Draman semti sırtlarındaki Kefeli Camii, aslında dokuzuncu yüzyılda inşa edilmiş bir Bizans kilisesidir. O dönem Ermeni asıllı general Manuil'e adandığı söyleniyor. İstanbul'un fethinden sonra kilise Katoliklerin kullanımına verilmiş ve Aziz Nikolaos yani Noel Baba'nın adını almıştır. IV. Murat döneminde ise camiye çevrilmiştir. Kefe, Kırım'da bugün Feodosia olarak bilinen kentin Kırım Tatarcasıdır. Bu isim de Cenevizlilerin Kaffa kolonisinden gelir. Birçok ilginç ayrıntıyı bir araya getiren bir yapı.
Bizans İmparatoru II. Basileios, 29 Temmuz 1014'teki Belasitsa Muharebesi'nde Bulgarları bozguna uğratıp Bulgar Çarı Samuil'in kalp krizinden ölümüne ve daha sonrasında Bulgar İmparatorluğu'nun yıkılmasına neden olunca Boulgaroktonos yani Bulgarkıran lakabıyla anılır oldu. YouTube'da Farya Faraji'nin aynı isimdeki parçasını bir haftadır döngü halinde dinliyorum. Tınıları çok hoş. Sanki bizden gibi.
@melcebi NATO, bunu vesile kılarak sınırlarını genişletti ve Rusya yalnızlaştırıldı ama benim söylemek istediğim farklı. Ukrayna, Rusça konuşan vatandaşlarına karşı yanlış politikaları sürdürmekte ısrar etti. 2014'te Rusya, o zamanki karışıklıktan da yararlanarak Donbas'ı ve Kırım'ı işgal etti. Batı buna çok da ses çıkarmadı. İşgal burada kalsaydı sadece Ukrayna'nın meselesi olacaktı. Fakat bu ülkeye karşı yok etme amacıyla girişilen bir operasyon tüm dünyanın tepkisini çekti. Ukrayna, yok olmamak için savaşmak zorundaydı. AB-D ya da NATO'nun da işine geldi. Sonuçta onlar sadece çıkarına bakar.
Savaşın bir gün daha uzaması halkın refah seviyesinin biraz daha düşmesi anlamına gelir. Çünkü devletler altyapı ve üretim yerine silaha yatırım yapma yolunu seçiyor. Silah için harcanan her bir kuruş aslında boğazınızdan kesiliyor. Ukrayna'daki çatışmalar için de geçerli bu. Ukrayna, işgale direnmiş ve ne kadar onurlu olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. 2024'te bu kombatın sonunun nasıl olacağı konuşulmalı. Barış öyle veya böyle tesis edilmeli. Ne kadar acı olsa da ortada parıldayan kristal küre gibi duran gerçek bu.
@safruhani gönderinin Şeyh Sait ile bir ilgisi yoktu. Gündemde olan bir WhatsApp iletisini baz alarak yazdım.
İşyerinde birlikte çalıştığım insanların tavırları beni rahatsız etmeye başladı. Dengesizlikleri bir kenara bırakıyorum. Bir şey rica edince üfleyip püflüyorlar. Sanki o onun işi değilmiş, bir lütufmuş gibi davranıyorlar. Mesela meydancıya ofisteki çöpleri almasını söylediğimde bu garip davranışlarla karşılaşıyorum.
Bir de, herkes her şeyi şahsi algılıyor. Onun kara kaşına, kara gözüne, yüzü suyu hürmetine ondan böyle bir şey istediğimi düşünüyorlar sanırım. Bunu düzelteyim: seninle sen olduğun için değil, burada belli bir görev tanımın olduğu için ilişki kuruyorum. Kilimcinin kör oğlu olman beni ilgilendirmez. Buradaki görevine bakarım. Muhasebe, satınalma veya komi, her neyse. Bundan gocunmak çok yersiz. Çünkü kimse nazımızı çekmek, şımarıklığımıza katlanmak zorunda değil. Bu işi başkaları da yapabilir.
Galatasaray Üniversitesi Felsefe Kulübü tarafından düzenlenen Cengiz Çevik'in Roma'nın Dünya Egemenliği Miti: Umut ve Umutsuzluk başlıklı sempozyumuna katıldım. Konferans salonunun adı Aydın Doğan Oditoryumu.
Cengiz Çevik'i uzun zamandır takip ediyordum. Üniversitedeyken bizzat görmek nasip olmadı. Konu Roma olunca, benim de programıma uyunca mükemmel bir etkinlik oldu.
Bir şeyleri netleştirme gereği duyuyorum. AKP'nin bir ajandaya bağlı kalarak ülkeye soktuğu milyonlar göçmen olamaz. Afganistan ve Pakistan'da halihazırda savaş yok. Olsa bile Türkiye, bu ülkelerin komşusu değil. Suriye'deki savaş da büyük oranda sona ermiştir. Bu garibanlar için ülkelerine dönme vakti gelmiş gibi görünüyor.
Ülkenin demografik yapısını bozan, yıllar önce yok ettiğimiz hastalıkların yeniden yayılmasına neden olan bu politikayı savunmak sizi solcu yapmaz. Tampon ülke olma politikasının fonlayıcısı da AB'dir. Bizim önceliğimiz bu biçimsiz siyasanın ve başka denemelerin, başka uygulamaların mağduru olan insanlarla dayanışma içinde olmaktır.
Malum güruh neden Balkan ve Kafkas göçmenlerinden nefret ediyor? Atatürk'ün Selanikli olması bir nedeni olabilir. Göçmenlerin cumhuriyet düşüncesini ortalama bir Anadolulu veya Kürte göre içselleştirmesi de makul bir neden olarak görünüyor.
Bazıları da bu insanları AKP'nin ülkeyi mezbeleleştirmek için ülkeye sınırdan geçmesine izin verdiği kaçaklarla kıyaslıyor. Ben İstanbulluyum ama benden iki kuşak öncesi Kafkasya'da yaşadığı için Kafkas göçmeni bir aileden olduğum söylenebilir. Bu karşılaştırmalara şöyle bir yanıt verebilirim: Biz Türküz ve dedelerim adı Türkiye olan bir ülkeye gelmiş. Bugün yaşadığım ülkeyi tanıyamama nedenim de belki budur.
"Biz bir aileyiz." gibi ifadeleri özellikle çalıştığımız yerlerde sık sık duyuyoruzdur. Ben buna aile metaforu diyorum. Bunun gibi önermeler aile metaforunu yeniden üretiyor. Halbuki aynı işyerinde çalışanlar gibi aynı metroyu bekleyenler, aynı gazeteyi okuyanlar veya aynı parkta oturanlar bir aile değildir. İnsanların ilişki kurmasının birden çok yolu vardır. Birbirimizin sahte kardeşleri, anne-babaları veya çocukları olmak zorunda değiliz. Hatta çoğu zaman olmasak daha iyi olur.
🇸🇪 Mereyusblogg
Romersk medborgare från Miklagård.
På Mastodon sedan 23.X.2021
Bara postar oviktiga tankar.
Allmän egendom (PD). Inga begränsningar.
Jag tjänar ingen inkomst av det jag lägger upp här.
🇬🇧 Mereyü's blog
Roman citizen from İstanbul.
On Mastodon since 23.X.2021.
Just posting unimportant things.
Everything I publish is Public Domain (PD).
I don't earn any income here.
🇹🇷 Mereyü'nün blogu
Civis romanus sum.
23.X.2021'den beri Mastodon'da.
Önemsiz şeyler üzerine.
Paylaştığım her şey kamu malıdır (PD).
Buradan herhangi bir gelir elde etmemekteyim.