Eline hiç kötülük yapma imkanı geçmemiş bir insana iyi denebilir mi? İyi biri olmak bu kadar kolay olabilir mi? Eylemlerin çıktısına baktığımızda bu örnekteki kişi doğru işler yapmıştır. Ancak bu kadar otomatik bir eylem akışı iyilik olarak adlandırılabilir mi?
Peki ya kötülükle hiç karşılaşmamış, kötülüğe maruz kalsa bile bunu anlayamamış bir insana ne denir? Kötü üzerine kafa yormayan bir insan da belli olguların ayırdına varamaz. Olsa olsa kendine öğretilen ezberi tekrar eder. Hayatımıza başkalarının belirlediği doğrularla yön verebilir miyiz? Böylesi bir hayat yaşamaya değer mi?
Bazen dünyanın en mutlu insanı gibi hissediyorum kendimi. Bazense dünyanın en yalnız insanı oluveriyorum. Böyle zamanlarda kimsenin beni duymayacağını, durup dinlemeyeceğini biliyorum. O zaman da bu blogu neden açtığımı hatırlıyorum.
Atatürk, sadece 10 Kasımlarda veya ulusal bayramlarda düşmüyor aklıma. Bu nedenle 10 Kasım paylaşımı benim için büyük bir mesele değil. Zaten bu konu hakkında konuşurken doğru kelimeleri seçmek zor.
Sadece şunu belirtmem gerekir ki her 10 Kasım günü yağmur yağarken bu yıl hava günlük güneşlik. Daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştım.
Bazı durumlar için bir adlandırmaya gitme gereği duyuyorum. Elbette uzun bir açıklamayla bu durumları anlatabiliyoruz ancak tek bir sözcükle ifade etmek çok daha iyi olurdu.
Mesela bir takımın lige ambargo koyması veya bir partinin seçimleri domine etmesine ne denmeli? Buna Bayern Münih nam zat takımdan esinlenerek Bayernizm denebilir.
Bir kişinin çalışma hiyerarşisinde kendinden aşağı konumda (kısaca ast) olan birini insani nitelikler bakımından da aşağı görmesi nasıl adlandırılabilir?
Veya patronarşinin farklı bir boyutuna değineyim. Birinin sırf çok parası var diye kendini her konuda yorum yapabilecek seviyede görmesi, uzmanları küçümsemesi ve bunu yaparken motivasyonunun para olmasına ne ad verilebilir?
Bir olay sonrasında doğru bilip sarıldığım ve savunduğum bir görüşü değiştirmek veya en azından gözden geçirmek zorunda kalmak o kadar zor ki... Çeyrek asra dayanan ömrümde hiçbir zaman en kötüsünü gördüğümü iddia etmedim ancak böylesi durumlarda yaşadığım his çok berbat. Kendimi ne kadar kötü hissettiğimin tarifi yok. Belki de egomu, daha doğrusu ilkel benliğimi o kadar da dizginleyememişimdir.
@limonlucay sosyal inşa olan bir şeyi terk etmemiz gerektiğini söylemiyorum. Bu biraz abes kaçar. On iki bin yıldır bu şekilde yaşıyoruz sonuçta. Sadece belirli düzenlemelere gidilebilir. O bile çok zor.
@miv403 iki vakadaki kadın da dünyalar tatlısı; içinin güzelliği dışına vurmuş kişiler. Her zaman böyle iyi insanlara rast gelmeyebilir. Bunun feci sonuçları olacaktır.
@melcebi haklısınız. Unvan daha oturaklı bir sözcük. Bundan sonra dikkat edeceğim.
Nispeten huzursuz bir uyku uyudum bu gece. 05.00 sularında uyanıp telefonuma baktığımda bu TikTok videosundan kesitlerle karşılaştım. Sinirden kan beynime sıçradı. Videonun tamamını bularak yazılı analiz ettim ve kritik hazırladım.
Geçen yorumladığım hippi kadın videosu ile arasında bir örüntü fark ettim ve haklı çıktım. Röportajı yapan aynı kişiydi. TikTok hesabından (xbelkifurkanx) bu videoyla beraber önceki videoyu buldum.
Kadın, aile baskısından dolayı üzülüyor. Buna tam olarak şikayet denemez. Diğer kadınların güzel giyindiğini söylüyor ancak kendini bir yerde konumlandırmıyor. Bu konuda oldukça mütevazı.
Röportajı yapan kişiye bir parantez açmak istiyorum bu noktada. Kendisi tam bir dalyanak. Kadını açık bir biçimde övüyor. İnsan tanımadığı birine nasıl kompliman veya iltifat edebilir?
Kadın biraz utanıyor. Üzülerek söylüyorum ki adamın bu yaptığı tacizdir. Ancak "Geldiğinden beri kaç kişi yazdı sana?" diye soruyor. Yani başkaları tarafından da bir taciz söz konusu. Kadın bunun ayrımına varamıyor olabilir.
"Hiç erkek arkadaşım olmadı." diyince Furkan kadını av olarak görüyor. Belli ki kişisel gelişimini tamamlamamış biri. Kendisinde bir flört çabası sezdim ama tavrı biraz kaba.
Muhabbeti takip etmekte güçlük çekiyorum. Konudan konuya atladıkları için kafam bulandı. Adam, kadının adının Göksu olduğunu öğrendikten sonra tavsiye vermeye başlıyor. Onda bile üslubu sıkıntılı.
The Office dizisi sadece bir güldürü olarak ele alınmamalı. ABD'deki çalışma düzeni üzerine eleştirisini de satır aralarına yerleştirmiş. Bob Odenkirk'in (1962-şimdi) konuk olduğu Moving On adlı dokuzuncu sezon on altıncı bölümden bu altı dakikalık kesit üzerine yorum yapmak istiyorum.
Pam, Jim ile beraber yaşamak için Philadelphia'da bir işe başvuruyor. Buradaki patronun adı Mark. Makamında gitar çalarken Pam, olaya dahil oluyor. Mark'ın tavırları biraz garip. Alışık olmayan biri ürküp kaçabilir.
Pam daha önce kendini tanıtmış olmasına rağmen Mark ile tekrar bir tanışma faslına ihtiyaç duyuyor. Burada işe alınacak adayın küçümsenmesi söz konusu olabilir.
Mark, ortamdaki ruhsuzluğu görüp "Herkes mi geçici işçi burada?" diye serzenişte bulunuyor. Daha sonra Kore kökenli bir çalışana karşı yaptığı patavatsızlığı düzeltmeye çalışıyor. Bu çaba takdire şayan ama patavatsız olmasa daha iyi sanki.
Pam de patronun Michael Scott'a benzediğini fark ediyor. İlginç olan ayrıntı şu ki Bob Odenkirk, Michael Scott rolü için seçmelere girmiş fakat başarılı olamamıştır. Steve Carell, bu role uygun bulunmuş ve yedi sezon boyunca karaktere hayat vermiştir.
Halasına nepotizm uygulamadığının altını çiziyor hatta biraz abartıyor; ona kötü davranıyor. Bence burada mesele halasını değil kendisini kurtarmak ve erdemli biri gibi göstermek.
Roger ile olan monoloğu da garip. Çalışanın neden patrona yanıt vermediğini merak ettim. "Beni duymamış olmalı" diyor Mark sonunda.
İspanyol engizisyonu esprisini araştırmam gerekti. Kids in the Hall, çizim yapılan bir komedi programıymış ama burada yanlış bir atıf var.
Bu kadar gırgır şamatadan sonra iş görüşmesine geçiliyor. Mark, Pam'in CV'sini kısa buluyor. CV'nin uzun olması önemli midir? Bu durumu ele alırsak yanıt net bir "Hayır" olabilir. Çünkü Pam, on yılın üzerinde aynı yerde (Dunder-Mifflin) çalıştı. Sadece bir ara Michael Scott'ın şirketinde satışçı olarak çalıştı. Sonrasında aynı titrle Dunder-Mifflin'e geri döndü. Devemlılık önemli değil mi?
Mark, "Bu Svahili mi?" diye kasıtlı bir espri yapıyor. Pam, on yıl sonra iş görüşmesine gittiği için gergin olmalı. Buradaki zoraki gülüşünden de belli. Mark, gerginleşen ortamı yumuşatmak için muzipliğe girişiyor. Alttan alta Pam'i de alaya alıyor. Bu Pam'i daha da geriyor.
"Hamile kadın istemiyoruz." diye açık açık söylüyor. Normalde sorması yasak olmasına rağmen Maraş dondurmacısı misali "Acaba?" diyerek sorunun başını söyleyip geri çekiliyor. Pam de hamile olmadığını itiraf ediyor. Aslına bakarsanız buna mecbur değildi. Mark, işi katakulliye getirdi.
Burada çalışan son üç kadının hamile kaldığı bilgisini aktardıktan sonra sandalyenin farklı olduğu yönünde bir espri de patlatıyor. Hem kadınlar bu işi daha iyi yaptığı için hem de Mark, ofisinden baktığında sürekli orayı gördüğü için bu pozisyonda bir erkek istemiyor.
Pam bu noktada araya girerek ofis müdürü pozisyonu için başvurduğunu hatırlatıyor. Mark da dalga geçer gibi "Evet. Ofisi idare edeceksin. Telefonları yanıtlamak, çağrıları iletmek ve ne bileyim, kahve içmeye gitmek falan senin görevin" diye karşılık veriyor. Pam, bunun bir çeşit resepsiyonistlik olduğunu söylediğinde Mark, kabul ediyor fakat adının ofis müdürü olduğunu söylüyor.
Bu durum Türkiye'de de çok farklı değil. Aynı işi yapmak için çok farklı titrler belirleniyor. Bu titrler ezici çoğunlukla uydurmadır. Üretilme nedenini büyük oranda kariyer ile gözü boyanan işçilerin emek süreçlerine yabancılaşması diye açıklayabilirim. Bu heybetli titrler sayesinde kendini bir beden işçisinden üstün görebilecektir. Aynı maaşı almasına rağmen bir de.
Pam, işi reddediyor çünkü bu işi on yıl kadar yaptığını ancak artık iki çocuğunun olduğunu söylüyor. Ona göre çocuklu biri resepsiyonist olamaz. Bu da bu mesleği geçici olarak yaptığını gösteriyor. Tabii, tavrının bir miktar küçümseme barındırdığını da es geçmeyelim.
Türkçe konuşan Fediverse kullanıcıları olarak birbirimizi önceden tanıyor değildik. Şahsen ben bu platform aracılığıyla yeni insanlarla tanıştım. Her şeyin en iyisini bilme iddiam yoktu ama canım istedikçe yazdım. Buradaki insanlarla kurduğum bağ çok özel ve anlamlı. Bir yandan "Dixi et salvavi animam meam" yani "Söyledim ve ruhumu kurtardım" şiarıyla hareket ederken diğer yandan insanların ruhuna değmek muhteşem.
Bu platforma yeni katılanlara açık mektup
Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz. Buranın diğer sosyal medya platformlarına benzemediğini fark etmişsinizdir. Kendi beğenilerimi, fikirlerimi, görüşlerimi, sıkıntılarımı, esprilerimi ve deneyimlerimi bu blog aracılığıyla paylaşıyorum.
Doğduğumdan beri ilkem hep sevgi olmuştur. Tüm dünyanın bana karşıymış gibi geldiği zamanlarda negatif gönderilerde bulunabiliyorum. Ancak nefret kesinlikle bana yakın bir duygu değil.
Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bu yolculuğunuzun da hayırlara vesile olmasını diliyorum. (Mereyü)
Haber okurken dikkatimi çeken bir yanlış var. Sürekli 'Rus işgali' veya 'Rus tehdidi' gibi ifadeler kullanılıyor. Halbuki doğrusu 'Rusya işgali' ve 'Rusya tehdidi' olmalı. Putin'i alaşağı etmediği için Ruslara kırgın olsam da bir tiranı devirmek o kadar da kolay değildir. Tüm bu alçaklıklara başvuran Rus halkı değil Rusya Federasyonu'dur. Elbette destekçileri var fakat bir halkın tamamını böyle suçlayamazsınız.
Josef Bieder'in Yıldızının Parladığı An (Aksesuvarcı) adlı oyunu Üsküdar Tekel Sahnesi'nde izledim. Sahneyi uzun zamandır görmek arzusundaydım. İnternetteki fotoğrafları çok farklı olsa da salon fena değildi.
Üsküdar'a giderken Marmaray kullanmak gibi bir hataya düştüm. Şunu tüm samimiyetimle ve gerçekten üzülerek söylüyorum ki Marmaray, oturmamış bir sistem. Kimseyi suçlamak istemiyorum ama aptal gibi genel yorum yapmak da pek bana göre değil. Dört buçuk yılda bir sistem nasıl oturamaz? Gerçekten hayret ediyorum.
Üsküdar'ı özlemişim. Üç gün üst üste gelip bir umre sevabı kazanmak isterdim fakat hem iş güç elimi kolumu bağlıyor hem de param bitti; maaş gününü bekliyorum. Bugün genel müdürüm bana artık 08.00'de değil de 08.30'da mesaiye başlayacağımı bildirdi. Bu da beni karamsar düşüncelere saldı ama akşamleyin bu kenti dolanmak terapi gibi geldi. Biraz rahatladım.
Normalde Devlet Tiyatroları'nda oturma düzeni olmaz. Buna güvenerek rastgele bir koltuk aldım. O da şansıma en arkadaymış. Oyun ile beraber bir sürü kafa izlemek zorunda kaldım. Oyun başlamadan önce ve perde arasında yanımdaki çiftle sohbet etme imkanı buldum.
Oyunun organizasyonunda biraz eksiklik vardı. Kimse oyuncu sahneye çıktıktan sonra salona gelmemeli. Oyun sırasında telefonuyla oynayanlar sinirimi zıplatmaya yetti.
Seyirciyle etkileşime geçen, ona sorular soran bir oyun kurgulanmış. Aksesuvarcılık görevini yürüten Josef Bieder, bu akşam temsil olmadığını bildirerek başlıyor. Bundan sonra bizi iki perde lafa tutuyor.
Murat Karasu'nun enerjisi yüksekti. Oyunculuk güzeldi ama oyun çok monotondu. Ne olduğunu tam olarak çözemesem de bir şeyler kesinlikle eksikti. Aksesuvar başta olmak üzere tiyatrodaki emek görünümlerinden bahsediyordu.
İkinci perde çok daha iyiydi. Para üzerine bir monolog aldı yürüdü. Ben hep yıldızının parlamasını bekledim. Finalde Josef Bieder, idare müdürü tarafından kovuldu. Bekar olması kararın alınmasında etkili olmuş. Bu acı son salondaki izlenimlerimle birleştiğinde şu kanaate vardım: Tiyatro izleyen son nesil olabiliriz.
🇸🇪 Mereyusblogg
Romersk medborgare från Miklagård.
På Mastodon sedan 23.X.2021
Bara postar oviktiga tankar.
Allmän egendom (PD). Inga begränsningar.
Jag tjänar ingen inkomst av det jag lägger upp här.
🇬🇧 Mereyü's blog
Roman citizen from İstanbul.
On Mastodon since 23.X.2021.
Just posting unimportant things.
Everything I publish is Public Domain (PD).
I don't earn any income here.
🇹🇷 Mereyü'nün blogu
Civis romanus sum.
23.X.2021'den beri Mastodon'da.
Önemsiz şeyler üzerine.
Paylaştığım her şey kamu malıdır (PD).
Buradan herhangi bir gelir elde etmemekteyim.