Ημέρα αντιπαράθεσης, όχι αργία η 29η Οκτωβρίου στην Τουρκία
Έλληνες, Λαζοί, Αρμένιοι, Άραβες, Κούρδοι, Αλεβίτες, Λαζοί και μετανάστες δεν έχουν θέση σε αυτή τη «γιορτή».
https://geopolitico.gr/2025/10/imera-antiparathesis-ochi-argia-i-29i-oktovriou-stin-tourkia/
29 Ekim: Bayram değil, yüzleşme günü olmalı
Tamer Çilingir
Cumhuriyet Bayramı, eğer gerçekten herkesin bayramı olsaydı “Trabzon’dan Diyarbakır’a, Edirne'den Kars'a” kadar herkes aynı sevinci hissederdi. Oysa durum böyle mi? Rumların, Lazların, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Alevilerin, Lazların, göçmenlerin bu “bayramda” yeri yok.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları 102 yıl önce ilan edilen cumhuriyetin gerici feodal bir iktidarın, yani padişahlığın yıkılmasıyla gerçekleştiğini söylüyordu. Anadolu'nun cahillik ve yoksulluğun pençesinde olduğunu dile getirdiler sık sık. Ve tabi en önemlisi, cumhuriyete giden yolda yapılan en önemli iş ise, ''işgal altındaki memleketi yedi düvele karşı savaşarak'' kurtarmaktı. Bu hikaye 1933 yılında 'Nutuk' adı verilen Mustafa Kemal'in onuncu yıl konuşması ile yazılmıştı. Sonra bu hikayede bir sürü değişiklikler oldu ve hikaye, yeniden yeniden güncellendi. Bu hikaye aileden başlamak üzere okul, askerlik ve daha sonra iş hayatımız boyunca bize ezberletildi. Her yıl 29 Ekim yaklaştığında, meydanlar kırmızı beyaza boyandı. Bayraklar sallandı marşlar söylendi, "şanlı geçmişimiz" nutuklarla yüceltildi.
Cumhuriyet padişahlığın yıkılmasıyla mı gerçekleşti?
Osmanlı'da modernleşme girişimleri 19. yüzyılın ortalarından beri oluyordu ancak bu girişimler demokratikleşmeden daha çok karşı devrimci özellikler taşıyordu. Gelişen kapitalizme ayak uydurmak için gerekli olan burjuva sınıflar, Müslüman olmayan uluslardan kesimlerce şekilleniyordu yavaş yavaş. Dolayısıyla hak ve özgürlük talepleri bu kesimlerce dile getirildiğinden Osmanlı’nın cevabı şiddet oluyordu; hak arayışları ve özgürlük talepleri her fırsatta şiddetle bastırılıyordu. Dönem dönem yapılan darbelerle (sultanın indirilip tahta yenisinin getirilmesi) demokratikleşme görünümü verilmeye çalışılıyordu sadece. 1876'da Abdülhamit’in tahta çıkarılıp Meşrutiyetin ilan edilmesi ve böylece ilk parlamentonun açılması, bu anlamdaki en çarpıcı örneklerden biridir. Bu süreç aynı zamanda Ermenilere yönelik ileride soykırıma varacak katliamların başlangıcı ve tarihte 'istibdat dönemi' olarak anılacak bir baskı ve şiddet süreci idi.
33 yıl sonra bu kez tahttan indirilen Abdülhamit sonrası ikinci kez meşrutiyet ilan edilecek; “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganlarıyla yenilikçi, devrimci bir hava estirilmeye çalışılacaktı. Bu aslında Fransız Devrimi’nin “Liberté, Égalité, Fraternité” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganının Osmanlıca uyarlaması idi. Bunun da bir karşı devrimci darbe olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bu süreç aynı zamanda tarihin en kanlı soykırımlarına tanıklık edecekti. Ermeni ve Süryani ulusları, bu soykırım silsilesinin ilk kurbanları oldular. Birinci Dünya Savaşı'nın tarafı olarak mağlupların safında yer alan Osmanlı'nın yönetici kadroları (İttihat ve Terakki Partisi) da savaşın sonunda tarihi görevlerini cumhuriyeti kuracak olan kadrolara devrettiler.
Dolayısıyla, iki meşrutiyet ilanında da özgürlükten, adaletten, hak ve özgürlüklerden, modernleşmeden söz edenlerin, aslında tüm bunlara karşı olduğu gerçeği ortaya çıktı.
Cumhuriyet kadroları köy enstitüleri, millet mektepleri, üniversite reformu, halk evleri gibi projeleri hayata geçirirken Anadolu'nun cahil ve yoksul olduğuna vurgu yapıyordu. Yani Anadolu’yu aydınlatan projeler ürettiklerini söylüyorlardı.
İşgal altındaki memleket yedi düvele karşı savaşarak mı kurtuldu?
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda mağlup olan Osmanlı'nın cumhuriyeti kuracak olan kadroları, bir yandan galip devletlerin gözetiminde iktidar kavgası verirken bir yandan da İstanbul'da bir meclis var olmasına karşın Ankara'da yeni bir meclis kurarak yeni bir darbe gerçekleştirdiler. Bu kez hedefte, başta Pontos olmak üzere Rumlar vardı. Tarihin karanlık sayfalarına yeni bir soykırıma imza atarak girdiler. Bu kez özgürlük, eşitlik propagandaları yapmadılar. Padişahın yanında olduklarını söylediler, İslam’ın selameti için bu darbeyi gerçekleştirdiklerini söylediler. Tarihin yeniden yazılmasıyla birlikte (1933, Nutuk) aslında o zaman nasıl da anti emperyalist bir kurtuluş savaşı verdiklerini, tıpkı diğer darbelerde olduğu gibi öyle olmadığı halde modernizm adına, hak ve özgürlükler adına aydınlanma mücadelesi verdiklerini anlattılar. 10 yılda bütün yaşananları alt üst eden bir tarih anlatımı ortaya koydular.
Nutuk'taki o çarpıcı cümle: Anadolu yoksul ve cahildi.
Önemli bir yanı sermayeyi Müslümanlaştırmak olan soykırımlar süreci sonrasında, yaşam ve üretim alanlarındaki zenginlik, daha doğrusu aydınlık yok edilmiş ve bir bakıma Anadolu cahil bırakılmıştı.
Anadolu cahil miydi?
Cumhuriyet kadroları köy enstitüleri, millet mektepleri, üniversite reformu, halk evleri
gibi projeleri hayata geçirirken Anadolu'nun cahil ve yoksul olduğuna vurgu yapıyordu. Yani Anadolu’yu aydınlatan projeler ürettiklerini söylüyorlardı. Oysa Anadolu’yu karanlığa gömenler çok iyi biliyordu, 1900’lerin başında, Anadolu’daki şehir ve kır yaşamını kapsayan bütün üretim alanlarında Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusun çok önemli roller üstlendiğini:
Zanaatkârlar: Kuyumculuk, marangozluk, taş işçiliği, tekstil gibi alanlar büyük oranda Ermeni ve Rum ustaların elindeydi.
Ticaret: İzmir, Trabzon, İstanbul gibi liman kentlerinde ticaret burjuvazisinin önemli kısmını Rumlar oluşturuyordu.
Eğitim ve tıp: İlk modern okullar ve matbaalar Ermeni ve Rumlara aitti. Yine ilk doktorlar arasında çok sayıda Ermeni ve Rum vardı.
Sanat ve spor: 19. yüzyıl sonu Osmanlı sahne sanatları, basın ve futbolun öncüleri de çoğunlukla Ermeni ve Rumlardı.
Köy enstitüleri, halk evi gibi kurumlar, -bir eğitim seferberliği halinde tarımda modernleşmenin hedeflendiği söylense de- aslında yeni sürecin kadrolarının yetiştirildiği alanlar oldu. Ve tabi özellikle asimilasyon politikalarıyla paralel faaliyet gösterdiler.
Ve şimdi Bahçeli’nin ağzından dökülen sözlerle, işgalin adı “82. il” yapılmak isteniyor. Bu, yalnızca Kıbrıslıların değil, Türkiye’deki halkların da aşağılanmasıdır —çünkü bir halkın özgürlüğü, diğer halkların köleliği üzerine kurulamaz.
Peki ya yoksulluk?
Cumhuriyet boyunca üretimin yükünü emekçiler ve köylüler taşıdı ama kazancın en küçük kısmını aldı. 1923’ten bugüne “yoksulluk biçimi” değişti ama sınıfsal eşitsizlik kalıcılaştı. Köylü artık “kent yoksulu” oldu, ama ekonomik güç dağılımı neredeyse hiç değişmedi.
İşgalci Cumhuriyet
Pontos, Lazistan, Ermenistan ve Kürdistan toprakları üzerinde işgalci olarak kurulan Cumhuriyet, tarih boyunca bu tavrından da vaz geçmedi.
“Yavru vatan” değil, işgal altındaki ada
Bugün Devlet Bahçeli kürsüye çıkıp, Kıbrıs’ın “Türk toprağı” olduğunu haykırıyor, Erdoğan sessizce onaylıyor. Oysa 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’ın sokaklarında dolaşan tankların gölgesi, adanın yarısına “özgürlük” değil, askeri vesayet getirdi. Bir zamanlar komşu olan halklar, bugün dikenli tellerle ayrılmış durumda. Ve şimdi Bahçeli’nin ağzından dökülen sözlerle, işgalin adı “82. il” yapılmak isteniyor. Bu, yalnızca Kıbrıslıların değil, Türkiye’deki halkların da aşağılanmasıdır —çünkü bir halkın özgürlüğü, diğer halkların köleliği üzerine kurulamaz.
Suriye: Emperyal çıkarların ön cephesi
Cumhuriyetin sınırları, artık Misak-ı Milli’nin çok ötesinde bir emperyal hevesle genişletilmeye çalışılıyor. Suriye’nin kuzeyinde kurulan askeri üsler, “güvenli bölge” yalanıyla meşrulaştırılıyor.
Oysa her “güvenli bölge”, bir yeni işgal alanıdır. Ankara’nın politikası ne halkların kardeşliğini getiriyor ne barışı —sadece yeni düşmanlıklar, yeni ölümler, yeni nefretler yaratıyor. Bu, Cumhuriyetin yüz yıllık geleneğidir: kendi yurttaşına “birlik” diyerek itaat ettirmek, komşularına “tehdit” diyerek savaş açmak.
Cumhuriyet Bayramı
Tüm bu gerçeklerin ışığında Cumhuriyet Bayramı ne ifade ediyor? Cumhuriyet Bayramı, eğer gerçekten herkesin bayramı olsaydı “Trabzon’dan Diyarbakır’a, Edirne'den Kars'a” kadar herkes aynı sevinci hissederdi.
Oysa durum böyle mi? Rumların, Lazların, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Alevilerin, Lazların, göçmenlerin bu “bayramda” yeri yok. Devlet “tek dil, tek bayrak, tek millet” sloganını birleştirici değil, susturucu bir silah olarak kullanıyor. Gerçek cumhuriyet, halkların eşitliğiyle mümkün değil midir? Gerçek bağımsızlık, başka halkların topraklarını ilhak etmekle değil, kendi halkına özgürlük, adalet sunmakla olmaz mı? Bugün 29 Ekim’de kutlanan şey, bir halklar cumhuriyeti değil, bir devlet cumhuriyetidir. Ve o devletin tarihi, soykırımların, yıkılmış köylerin, susturulmuş dillerin, silinmiş kimliklerin üzerine yazıldı.
https://politikart.net/yazi/29-ekim-bayram-degil-yuzlesme-gunu-olmal
Türkiye solu bu adamı neden hiç görmedi?
Belki de görmek işlerine gelmedi. Çünkü karşımızda yalnızca çelişkilerle dolu bir şahsiyet değil, aynı zamanda Türkiye’nin karanlık siyasal sürekliliğinin bir aynası duruyor.
İncesu, Develi, Alaşehir kaymakamlığı yapmış…
Der Zor’da valilik yapmış…
Ermeni katliamındaki ağır sorumluluğu nedeniyle Divan-ı Harp’te idama mahküm edilmiş bir firari…
Sonra Rusya’ya kaçıp Bolşevik oluyor; Doğu Halkları Kurultayı’nda delege, TKP’nin kurucularından biri, Mustafa Suphi ile Mustafa Kemal arasında kurye…
Kazım Karabekir’le dost…
Türk milliyetçisi, komünist, devrimci, katliamcı…
Hepsini aynı bedende toplayan bir figür.
Bir gün Halep Posta Telgraf Müdürü Agah Bey ona soruyor:
“On binlerce Ermeniyi öldürdüğün doğru mu?”
Salih Zeki’nin cevabı ise hem tarihe hem insanlığa saplanmış zehirli bir hançer gibi:
“On binlerce ne ki, biraz çık!”
İşte Türkiye solu, bu çıplak gerçeği bir asırdır görmekten kaçınmıştır.
Devlet şiddetiyle yüzleşmeyen, soykırım hafızasını inkar eden, tarihsel suçlarla arasına mesafe koyamayan bir solun faşizme karşı verdiği mücadelenin neden hep eksik kaldığı da buradan anlaşılır.
Bugün ülkede faşizan adımlar her gün artarken hala utanmadan “özgürlükler ülkesi” masalının anlatılabilmesi bu yüzleşemeyişin devamıdır.
Kendini kandıran bir sol, toplumu da kandırmayı görev edinmiş gibi davranıyor.
Oysa ülke, tehlikenin kıyısında.
Memnun görünenlerin çoğu yaklaşan karanlığın farkında değil; celladına aşık olanların torunlarından da bir beklentim yok. Yarın bir ırkçı mitingin coşkuyla alkışlayan kalabalıkları arasında görünürlerse şaşırmam.
Faşizm tarih boyunca insanlığa karşı suç işlemiştir.
Ve bundan böyle işlenecek her suçta sessiz kalan, göz yuman, mazlumun adını ağzına almaktan bile korkan herkes suç ortağı olacaktır.
Soykırımlarla varlığını sürdüren bir devlet aklına ortak olanlar, bilin ki yarın ilk harcanacak olanlar yine sizler olacaksınız.
Bunu kayda geçsin diye söylüyorum:
Hak, hukuk, adalet er ya da geç gelir.
Ama bu ihanetinizi asla unutmayacağız.
Mahmut Uzun
İsrail tarafından yasaklanan Türk örgütü “İHH” “insani” bir çalışma için Gazze’ye giriyor
Örgütün kendisi tarafından sosyal medyada paylaşılan videolarda, üyelerinin Kuzey Gazze’de yolları temizleyip molozları kaldırdıkları görülüyor.
2008 yılından beri terör örgütleriyle bağlantıları nedeniyle İsrail’de yasaklı olan bir Türk insani yardım kuruluşu, Gazze’ye girerek insani yardım çalışmaları ve enkaz kaldırma faaliyetleri yürütmeye başladı. Her ne kadar kendisini bir yardım kuruluşu olarak tanıtsa da, İsrail bu örgütü Müslüman Kardeşler, Hamas ve El Kaide ile bağlantılı “önceden belirlenmiş bir terör örgütü” olarak görüyor.
Bahsi geçen kuruluşun adı İnsani Yardım Vakfı (İHH İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı) olup, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki iktidar partisiyle yakın ilişkili bir Hükümet Destekli Sivil Toplum Kuruluşu (GONGO) olarak faaliyet gösteriyor.
Örgütün kendi sosyal medya hesaplarında paylaştığı videolarda, üyelerinin Kuzey Gazze’de faaliyet gösterdiği, yolları temizlediği ve molozları kaldırdığı görülüyor.
İsrail’e göre İHH’nin “çifte rolü”
İHH uzun süredir terör örgütleriyle ilişkilendiriliyor ve 2008 yılında dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın emriyle ülkede yasaklandı.
İsrail’in **“Meir Amit İstihbarat ve Terörizm Bilgi Merkezi”**ne göre İHH “çifte şapkalı” bir örgüt olarak faaliyet gösteriyor: Bir yandan dünyanın çeşitli yerlerinde yasal insani yardım faaliyetleri yürüten bir kuruluş, diğer yandan da “radikal, cihatçı ve Hamas yanlısı” bir örgüt olarak terör faaliyetlerine karışıyor.
İHH, 1992 yılında Bosna Savaşı sırasında Almanya’da, Boşnak Müslümanlara yardım sağlamak amacıyla kuruldu.
Ancak Meir Amit Merkezi, kuruluşun başından beri “açıkça İslamcı, aşırılıkçı ve cihatçı bir örgüt” olduğunu, özellikle Bosna ve Çeçenistan’daki küresel cihat unsurlarıyla temas içinde bulunduğunu iddia ediyor.
Örgütün, özellikle lideri Fehmi Bülent Yıldırım aracılığıyla El Kaide ile doğrudan temas kurduğu, Yıldırım’ın Çeçen lider Şamil Basayev’le yakın arkadaş olduğu belirtiliyor.
İddialara göre İHH, Çeçen savaşçılara Suudi Arabistan’daki El Kaide’ye para transferinde yardımcı oldu ve 1990’lar boyunca Özbek ve Boşnak cihatçı gruplara lojistik destek sağladı.
Bu dönemdeki İHH faaliyetleriyle ilgili birçok bilgi, 2006 tarihli bir Danimarka araştırmasından gelmektedir; araştırma, örgütün geçmişte El Kaide ve uluslararası cihat ajanlarıyla bağlantıları olduğunu ortaya koymuştur.
1994 yılında Türk yetkililer, İHH’nin İslamcı örgütlerle bağlantılarını araştırmak üzere İstanbul’daki ofislerine baskın düzenledi. Danimarka araştırmasına göre yetkililer burada silahlar, patlayıcılar ve el yapımı bombalar (EYP) üretim talimatları buldu. Ayrıca, örgüt yöneticilerinin Afganistan, Bosna ve Çeçenistan’daki cihatçı gruplara katılma niyetinde olduklarını gösteren belgeler ele geçirildi.
Mavi Marmara olayı ve uluslararası tepkiler
2000 yılında “Milenyum saldırı planı” olarak bilinen başarısız terör eylemiyle ilgili olarak El Kaide üyesi Ahmed Ressam’ın davasında, Fransız yargıç Jean-Louis Bruguière, İHH’nin El Kaide için sahte belgeler sağlayan, ajan toplayan ve silah nakleden bir “örtü örgütü” olarak çalıştığını ifade etti. Bruguière, “İHH, Usame Bin Ladin’in ABD topraklarını hedef almaya başladığı dönemde El Kaide’ye yardım ediyordu” dedi.
2010 yılında İHH, Mavi Marmara adlı gemiyi içeren Gazze Özgürlük Filosunu düzenledi. Bu filo, İsrail’in Gazze ablukasını kırmak ve insani yardım ulaştırmak amacıyla yola çıkmıştı.
31 Mayıs 2010’da İsrail güçleri gemilere operasyon düzenledi. Operasyonda dokuz aktivist –bunlardan sekizi İHH üyesiydi– İsrail askerleri tarafından öldürüldü. Bu olay uluslararası tepkiye yol açtı.
Toplam 561 yolcudan 91’i İHH üyesiydi. Sonradan yapılan röportajlarda bazı yolcuların İsrail askerleriyle şiddetli çatışmaya girmeye hazır oldukları belirtildi.
Gemilerde metal çubuklar, bıçaklar, baltalar, molotof kokteylleri, sapanlar ve gaz maskeleri gibi yüzlerce nesne “silah” olarak değerlendirildi.
Olay sonrasında uluslararası tepkiler nedeniyle İsrail, Gazze ablukasının bazı kısıtlamalarını gevşetmek zorunda kaldı.
İHH ve Hamas: Süregelen mali destek
Meir Amit Merkezi’ne göre, İHH 2009’da temsilcisi İzzet Şahin’i Batı Şeria’ya göndererek Hamas’ın siyasi altyapısına destek sağladı. Şahin tutuklanıp sınır dışı edildi, yerine geçen Mehmet Kaya ise Gazze Şeridi’nde Hamas’a destek faaliyetleri yürütürken 2017’de İsrail tarafından tutuklandı.
Merkezin iddiasına göre İHH, Hamas’a sürekli mali destek sağladı.
2008–2009’daki Dökme Kurşun Operasyonunun ardından İHH, Gazze’ye 50 milyon euro yardım sözü verdi; bu paranın büyük kısmı “şehit ailelerine” ve Hamas’ın yönettiği eğitim sistemine aktarıldı.
İHH ayrıca “İyilik Birliği” (Union of Good) adlı, 50’den fazla İslami örgütü bir çatı altında toplayan bir kuruluşun üyesidir. ABD hükümeti bu birliği, “Hamas liderliği tarafından terör örgütlerine fon aktarmak amacıyla oluşturulmuş bir yapı” olarak tanımlamaktadır.
Bu birlik hem İsrail’de yasaklanmış hem de ABD Hazine Bakanlığı tarafından Kasım 2008’de Yürütme Emri 13224 uyarınca “terörizmi destekleyen bir kuruluş” olarak ilan edilmiştir.
İHH’nin Almanya kolu olan IHH Germany, 2010 yılında Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından Hamas’a 6,6 milyon euro aktardığı gerekçesiyle yasaklandı.
Dönemin Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maizière, “İHH, insani yardım kisvesi altında uzun süredir Hamas’la bağlantılı gruplara ciddi mali destek sağlıyor” açıklamasında bulundu.
İsrail’de tepkiler
Ohad Merlin, Mind Israel merkezinin Orta Doğu programında araştırmacı olarak çalışan bir uzman, The Jerusalem Post gazetesine yaptığı açıklamada, “Bu çok endişe verici bir gelişme; İHH’nin girişine izin verilmesi kararıyla ilgili olarak yetkililer İsrail halkına tatmin edici bir açıklama yapmadı” dedi.
Merlin’e göre, “İHH’nin Gazze’ye girişi, İsrail’in ABD hükümetiyle, Erdoğan’la ve Katar Emiri’yle olan güçlü bağlarının bir sonucu olarak ödemek zorunda kaldığı bedelin yalnızca bir örneği.”
Ayrıca, “Bu durum Ankara ve Doha’nın Gazze’nin geleceği konusundaki düzenlemelerde belirleyici hale geldiğini kanıtlıyor” ifadelerini kullandı.
Merlin, “Ne yazık ki İsrail, kendi çıkarlarına aykırı olan bu dayatmaları —en iyi ihtimalle kendi başının üzerinden, en kötü ihtimalle de Kudüs’ün onayıyla— kabul etmek zorunda kalıyor” diyerek sözlerini tamamladı.
“Ve böylece, onlarca yıldır Müslüman Kardeşler ekseninin İsrail’e verdiği zararın ardından, Kudüs şimdi Erdoğan’ı Gazze’deki kilit aktör olarak kabul etmiş durumda.”
https://pontosgercek.com/israil-tarafindan-yasaklanan-turk-orgutu-ihh-insani-bir-calisma-icin-gazzeye-giriyor/
Dün işgal altındaki bölgede (Kıbrıs) Britanya-Türkiye ortak darbesi (colpo grosso) zafer kazandı!
Thanos Choupis
Saf ya da görevlendirilmiş bir seferberlik sonucu, azımsanmayacak sayıda Yunanca konuşan politikacı — hâlâ “özgür” olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde ve Yunanistan’da — bir kez daha yüzeysel bir tutumun elle tutulur bir örneğini verdi. Başrolde, Birleşik Krallık’a ve onun “müttefiki ve ortağı” olan Türkiye’ye kulak veren, bu siyasî olarak kazançlı faaliyeti yürütenler vardı.
Dün kendilerine, (“Erschiyuman’ın seçilmesinin” ardından), siyasi eşitlikle “iki bölgeli, iki toplumlu federasyon” adı verilen bu ucube düzene — yani dünyada hiçbir yerde uygulanmamış, ırkçı içeriğiyle Kıbrıs’ın aşamalı ve kesin bir biçimde Türkleşmesini garanti eden bir sisteme — giden yolu döşemeleri gerektiği işaret edildi. Ve onlar da bu gelişmeden memnun, sevinçle şapkalarını havaya fırlattılar…
Fark etmediler ki panik içinde, Kıbrıs’ın stratejik ortakları ve zalimleri — Birleşik Krallık ve Türkiye — aceleyle hareket ediyor; tıpkı Filistin için kabul edilip uygulamaya konulan önlemler gibi, Kıbrıs için de benzer düzenlemeler getirilmesinden korkuyorlar! Beyaz Saray’da ve Şarm El-Şeyh’teki ifadesiz “zafer kazanmış” Erdoğan’ı da görmediler; şimdi savaş uçaklarını kiralamak için çabalıyor. “Bilgilerini” yalnızca Anadolu Ajansı’nın gönderilerinden ve — ne yazık ki — Türk büyüklüğünün aslında var olmadığına dair “yatıştırıcı psikolojik masaj” yapan Yunan televizyon kanallarından mı alıyorlar?
İşte bu yüzden, “Londra senaryosuna göre” hareket eden “yararlı aptallar” ve siyasi çıkarcılar, yeniden coşkuya kapıldılar. Görünen o ki, bazıları bölgede yaşanan gelişmelerin, Ankara ve Londra üzerinde tıpkı Netanyahu’nun maruz kaldığı Amerikan baskılarına benzer baskılara yol açmasından endişe ediyorlar.
Peki neyi açıkça ortaya koyuyorlar (bizim “Muhtarı”mızın, yani Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle)? “Erschiyuman’ın seçimi”nin, güya “Ankara’nın emirlerine rağmen” gerçekleştiği masalını ve Lefkoşa’daki “Evetçi”lerin, Birleşik Krallık ile Türkiye’nin emir ve desteğiyle, neredeyse bayılana kadar sevinç çığlıkları atmalarını hangi hedefle yayıyorlar?
Kimse fark etmedi mi ki Britanya-Türkiye “B Planı” artık kapıda? “Ilımlı” olarak lanse edilen Erschiyuman’ın sözde seçimlerle sözde devletin başına getirilmesi, Lefkoşa’yı ve dolayısıyla Atina’yı, “iki bölgeli, iki toplumlu federasyon” adını taşıyan bu yasal ve anayasal ucubeye dair tartışmaların ve anlaşmaların içine çekebilir.
Üstelik, “Erschiyuman’ın dostları” olarak ondan medet umanlar aptal değil. Onlar da biliyorlar ki bu seçim Erdoğan’a atılmış bir tokat değil; bilakis, Erdoğan’ın bilgisi ve onayıyla gerçekleşmiştir. Çünkü sahada “taksim” (bölünme) nasıl adım adım sağlandı, çok iyi biliyorlar.
O hâlde soru şu: Neden “yeniden birleşme” masallarını satıyorlar, oysa gerçekte apartheid tipi bir çözümü onaylıyorlar? 1974 işgalinin 200.000 mültecisini neden kandırıyorlar — onların köylerine dönme hakkını ortadan kaldıracak bir “çözümü” kabul etmeye hazırken? Bu, Nihat Erim’in kehanetlerinin gerçekleşmesi yolunda bir başka adımdır.
Ayrıca, Atina’da başlayan ve “Kıbrıs sorunu açısından kayıtsız” görünen çevrelerde “Tatar seçimi kaybetti — İki devletli çözümü reddeden Erschiyuman kazandı” gibi başlıklarla yürütülen bu kirli algı oyunları artık son bulmalı.
Artık yeter! Ankara’nın niyetlerini aklamaya çalışan bu “niyet çamaşırhanelerine” dur denmeli! Akıl sahibi hiç kimse, Erschiyuman’ın seçiminin Erdoğan ve Türkiye’nin Millî Güvenlik Konseyi’nin onayından geçmediğine inanmaz.
Soru şu: Lefkoşa’daki bu coşkulu kutlamalar, Atina’nın bilgisi ve onayıyla mı yapıldı? “Yeni cumhurbaşkana” gönderilen kutlama mesajları, işgal altındaki sözde devleti fiilen tanımak anlamına gelmiyor mu? Hükümetin onayı ya da hoşgörüsü var mıydı?
Tüm bunlar, Kıbrıs’ta dün yaşananların ilk okuması niteliğinde. “Sarhoşlar” topluluğunun, başlarında kendi cumhurbaşkanlarıyla birlikte, nasıl davranıp düşündüklerini gördük. Yakında yeniden döneceğim — çünkü bu “Evetçiler”in tavırları, Helenizmin mirasına sahip çıkan herkesin içinde yalnızca öfke ve acıma duygusu uyandırıyor.
Kıbrıs’taki “şahinler” (Türkçe “şahin” veya “akbaba” kelimesinden) ve onların çoğu, fikirlerini Londra’nın ve dolaylı olarak Ankara’nın onayından geçirmeden kamuya açıklamayan kişiler, şunu bilsinler:
Yunanistan’dan ve Kıbrıs’tan gelen Yunan halkının büyük çoğunluğunu yeniden karşılarında bulacaklar! Kıbrıs’ın bu acılı köşesinde, mevcut ve eski devlet yetkilileri, “iki bölgeli, iki toplumlu federasyon” adı verilen bu yasal ve siyasal ucubeyi kabul etme yoluna girmeyi akıllarından çıkarsınlar!
Bazıları “düşüncelerini”, politik söylemlerini ve kamu yazılarını kiralayarak kariyer yaptılar — Kıbrıs Cumhuriyeti’nin teslimiyetçi bir çizgide ilerlemesinden kazanç sağladılar. Aynısını geçmişte Yunanistan’daki birçok politikacı da yaptı. Ancak onlar bugünkü kadar vahim bir dönem yaşamıyorlardı; bugün ise Yunanizm hem Kıbrıs’ta hem Yunanistan’da varoluşsal bir tehlike içinde.
Sözde sandıktan çıkan sonuçla “Kıbrıs’ın efendilerinin” işaretini gördüğünü sananlar ve “mutluluk denizinde yüzenler”, hatırlasınlar ki — 42 yıldır — bu bölge yalnızca yasadışı bir sözde devlettir: işgal altındaki, yerleşimcilerle dolu, yalnızca Türkiye tarafından tanınan bir oluşum. 1974’ten bu yana ülkenin %36,2’si işgal altındadır. O topraklar esirdir — ve görevimiz o bölgeyi kurtarmaktır, kalan özgür kısmı da işgalciye teslim etmek değil!
Sonuç olarak, Lefkoşa ve Atina’daki sahte elitlere uyarı açıktır:
Kıbrıs’ın eksik “bağımsızlık” anlaşmasının imzalandığı ihanetten bugüne, siz küçük bir çıkarcı grup olarak Kıbrıs sorununu kârlı bir meslek ve nepotizmin temeli hâline getirdiniz. “Synarpatzia” (çıkarcı klik) kavramının vücut bulmuş hâlis örneklerisiniz; bugün Foreign Office’in talimatlarını Kıbrıs ve Yunan toplumuna aktaran birer “taşıyıcı bant” gibi işliyorsunuz.
Ama yalanlar artık bitti! Bu yüzden Kıbrıs ve Yunan demokrasilerinde “yerli Britanyalı-Türkler” gibi siyaset yapmayı bırakın.
Dün işgal altındaki bölgede Britanya-Türkiye ortak darbesi (colpo grosso) zafer kazandı!
Yarın, Kıbrıs’ın tam Türkleşmesine götürecek tuzak plan devreye girecek.
Ve bu kez, suçunuzu Kissinger’a atabileceğiniz bir bahane olmayacak!
Çünkü siz zaten, İngiliz “penholder”lerle ve Ankara ile birlikte “Atina Bildirgesi”ne imza atarak Türkiye’nin Kıbrıs ve Ege’deki suçlarını aklayan bir “çamaşır makinesi” yarattınız. Bu bildiri, Türkiye’nin Ege adalarının silahsızlandırılmasını istemesini, Doğu Ege’de tehditler savurmasını, Trakya’da hayalî hak iddialarını ve Makedonya ile Arnavutluk liderlerinin düşmanca tutumlarını koordine etmesini bile görmezden geldi.
Dolayısıyla Kıbrıs ve Yunanistan liderleri önlemlerini hemen almalı; çünkü dün itibarıyla, Atina ile Ankara arasında tüm cephelerde gerilimi yeniden alevlendirecek bir sahnenin önündeyiz.
Her türlü yanılsama ve yatıştırıcı politika, bizi yalnızca yeni ve acı sürprizlere daha da yaklaştırır.
Yoksa bir kez daha “…ve son yanılgı, ilkinden daha beter oldu” (Matta 27:64) demek zorunda kalırız — yani “aynı hatayı ikinci kez yapmak, ilkinden daha yıkıcı sonuçlar doğurur.”
https://pontosgercek.com/dun-isgal-altindaki-bolgede-kibris-britanya-turkiye-ortak-darbesi-colpo-grosso-zafer-kazandi/
Kıbrıs’ta 19 Ekim’de ne oldu?
Γιώργος Γεωργιάδης / Yorgo Yorgiadis
“Kurt tüyünü değiştirmez.”
Gerçekte ne oldu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin işgal altındaki topraklarında, Pazar günü, 19 Ekim’de?
Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez “örfi idareler” memleketi kasıp kavurmaktadır ve her bir “örfi idare” yıllarca sürmektedir; meclis, CHP’nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal’in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.
İbrahim Kaypakkaya
Bir kez daha, devam etmeden önce Bakışlarımı ileriye doğru yönlendiriyorum Yalnızlık içinde ellerimi kaldırıyorum Kaçtığım Sana kalmış, Kime, en derin dibinden kalbim Altarları ciddi bir şekilde kutsa Böylece, her zaman, Sesi beni tekrar çağırsın. Bunun üzerine, derinlere kazınmış, kelime Ateş gibi parlıyor: Bilinmeyene. Tanrı: Ben onunum, kafir sürüsü içinde kalsam bile. Bu saate kadar: Ben onunum - ve bağlarımı hissediyorum. Bu beni savaşta yere serer. Ve kaçsam bile, Beni yine de hizmetine zorlar. Seni tanımak istiyorum, Bilinmeyen. Sen, ruhumun derinliklerine ulaşan, hayatımda bir fırtına gibi esen, Sen, bana benzeyen, anlaşılmaz olan! Sen! Seni tanımak ve sana hizmet etmek istiyorum.
Bilinmeyen Tanrı'ya Friedrich Nietzsche
Kemalizm İslamın bir mezhebidir.
https://youtu.be/esQL4cHR6kg?si=7ZSaD9C8R5DAEpEe
❝Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de, bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar. Serüvenlerin öyle iyi betimlenmiş ki, en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacaktır. Sen istediğin kadar sokağa çıkıp insanların şapkalarını başlarından uçur, başına iğrenç şeyler tak, çıplak ayakla yürü, bildiriler yayınla, önüne çıkan bir kapkaççıyı geçerken kurşunla, boşuna, bir işe yaramayacak,düşkünler yurdunun yatakhanesinde yatağın çoktan yapılmış, lanetli şairler sofrasında yerin ayrılmış. Her şey öngörüldü, her şey en ufak ayrıntısına kadar hazırlandı, büyük aşklar, soğuk alaycılık, ıstırap ,bolluk, egzotizm, büyük serüven, umutsuzluk. Sen ruhunu şeytana satmayacak, ayaklarında sandaletlerle gidip kendini etna’ya atmayacak, dünyanın yedinci harikasını yıkmayacaksın. Ölümün için her şey çoktan hazır. Seni öldürecek top güllesi çok uzun zaman önceden eritilip döküldü, tabutunun peşinden ağlayacak olan kadınlar çoktan tutuldu.❞
[Georges Perec, Uyuyan Adam]
Dersim hakkında ‘kuyruklu’ yalanlar - Ayşe Hür
Dersimliler eğitime karşı mıydı, askerlik yapmaz mıydı, vergi vermez miydi, siyaset yapmaz mıydı?… Harekat 1926’dan beri planlanıyordu, uygulama 1934’te başlandı…
Olayların kronolojisi “20/21 Mart 1937’de 33 askerimiz şehit edilince Dersim’e harekat yapıldı” yalanını açığa çıkarıyor.
Dersim’in önemli kanaat önderi Seyit Rıza ve altı arkadaşının idamının 77. yıldönümünün yaklaştığı bu günlerde, bazısı samimi, bazısı suret-i haktan görünmek için, bazısı da siyasi saiklerle Dersim tartışmaları yapılıyor.
Bunlardan birinde, 12 Kasım 2014 gecesi, CnnTürk’te Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında, konuklardan MHP Milletvekili Yusuf Halaçoğlu Dersim katliamlarının ne kadar haklı olduğunu anlatmak için “1937’de durup dururken başlamayan, 33 askeri katlederken Singeç köprüsünün korumasındakileri katlederek başlayan, tıpkı Eruh gibi, ses çıkarmayacak mısınız devlet olarak? Yani 9. seyyar jandarma taburuna yapılan saldırılarda kaç askerin öldürüldüğünü, bu olay başlamadan söylemeyecek misiniz, bu katliam değil mi?”
Diğer konuklar bu sözlere itiraz etmeyince, Ahmet Hakan bir kaç kez bu ifadeleri tekrarlayarak tartışmayı ateşlemeyi denedi: “Evet, 33 erimizi öldürmüşler, müdahale etmesin mi devlet?” Programı kaç kişi izliyordu bilmiyorum ama dinleyenlerin büyük bir bölümünün “tabii ya, devletimiz Dersimlileri tepelemekte haklıymış…” dediğini tahmin ediyorum. Ne de olsa araya bir de Eruh lafı sıkıştırılmıştı.
Bunları dinlerken internette yaptığım kısa bir taramadan sonra, ulusalcı çevrelerin idolü Yılmaz Özdil’in şu ifadelerine rastladım: “Sene 1937… Mustafa Kemal, başbakan Celal Bayar’la birlikte Tunceli’ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü’nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucunda karakol vardı. Basıldı. 33 asker şehit edildi. Peşinden…Telefon hatları kesildi, pusular kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburu vuruldu, 56 asker daha şehit oldu. Film koptu.” (Hürriyet, 24 Kasım 2011)
Gördüğünüz gibi, neredeyse Yusuf Halaçoğlu ile aynı şeyleri söylüyordu Yılmaz Özdil. Yusuf Halaçoğlu gibi kelli felli bir tarih profesörünün kaynağı tarihle hiç ilgisi olmayan bir gazeteci olamayacağına göre ikisinin de yararlandığı bir başka kaynak olmalıydı değil mi? Aklıma o dönemin Malatya Emniyet Müdürü, ileriki yılların Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in anıları geldi. Baktım şöyle yazıyordu: “Yıl 1937. Şükrü Sökmensüer, Atatürk döneminin ünlü Emniyet Genel Müdürlerinden. Bir gün beni çağırdı. ‘Atatürk, Diyarbakır’da Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek’ dedi. O tarihte Seyit Rıza, Dersim’in lideri. Aynı zamanda kendisi Peygamber sülalesinden geliyor. Seyit Rıza’nın bir de dini kimliği var. Fırat, Şeytan Köprüsü başında bir karakol var. Bu köprüye Seyit Rıza ve birkaç destekçi ağalardan oluşan tayfaları köprüye bir baskın düzenliyorlar. Baskında karakol yakılıyor ve 33 asker şehit ediliyor. İşte bu olay Dersim İsyanı’nın başlamasıdır.”
Gerçi Yılmaz Özdil’in, Çağlayangil’in kitabını okumadığı, ondan yapılan alıntıları okuduğu anlaşılıyor çünkü Fırat, Murat olmuş, Şeytan Köprüsü, Singeç Köprüsü olmuş. İfadeler de aynen değil. Ama sabit olan bir şey var 33 askerin şehit edilmesi. Zaten esas mesele de bu sayı.
Çağlayangil’in anılarını Tanju Cılızoğlu 1980’lerde kaleme almış, kitabın ilk baskısı 1990 yılında yapılmış. Anılar değerlidir, nitekim Dersim’de mağaralara doldurulan Dersimlilerin “fareler gibi” (deyim Çağlayangil’in) gazlarla boğularak öldürüldüğünü Çağlayangil’in bir röportajından öğrendik. Seyit Rıza’nın ve arkadaşlarının nasıl hukuk dışı yollarda idama mahkum edildiğini ondan öğrendik. Seyit Rıza’nın son sözlerini o anlattı bize. (“1937-1938’de Dersim’de neler oldu?” yazıyı okumak için tıklayın)
Ama Çağlayangil bu hatırasında yanılıyor. Ya da Seyit Rıza’nın asılmasındaki dramatik rolü yüzünden, Dersim harekatını meşrulaştırma ihtiyacı içinde yalan söylüyor. Bir kere Çağlayangil-Özdil-Halaçoğlu üçlüsünün sözünü ettiği Singeç Köprüsü, Diyarbakır’da değil, Pertek ile Hozat arasında. Çağlayangil’in dediği gibi Fırat nehri üzerinde değil, Özdil’in dediği gibi Murat Nehri üzerinde değil, Murat suyuna bağlanan Hozat çayı üzerinde. Ama daha da önemlisi, köprü Dersim’deki I. Harekat bittikten ve Seyit Rıza idam edildikten iki gün sonra 17 Kasım 1937’de Atatürk tarafından açılmış beton bir köprü. İnanmazsanız dönemin Tan gazetesinden aldığım şu anlatıları okuyun:
“Dersim Şakilerinin Akıbeti: Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)”
“Cumhurreisi Dün Elaziz’de Karşılandı: Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (…)
Mustafa Kemal Atatürk ve Sabiha Gökçen (17 Kasım 1937, Pertek Halkevi’nin önünde)
Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.
Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular….” (Tan, 18 Kasım 1937)
GENELKURMAY’A GÖRE 21 MART’TA NE OLDU?
Gördüğünüz gibi köprüyle ilgili anlatılar birbirine girmiş. Ama esas, 33 askerin öldürülmesi hikayesi tamamen uydurma. Çünkü Dersim harekâtlarını en ince ayrıntısıyla anlatan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar adlı kitapta buna dair tek bilgi yok. Genelkurmay yayını olan kitapta Dersim harekâtının başlangıcını şu cümlelerle anlatıyor: “İlk Olay: Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbiren bağlayan Harçik (Darboğaz) deresi üzerindeki tahta köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi saat 23 00 sıralarında Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattının tahrip edilmesiyle başladı.” (s.171) “26/27 Mart 1937 gecesi: Sin karakolu ile bucak arasındaki telefon irtibatının kesilmesi ve aynı gece aat 21.00 sıralarında bucak merkezine kimlikleri bilinmeyen şahısların ateş baskını yapması olayı üzerine 4 üncü Genel Müfettişlik durumu bir raporla üst makamlara bildirmekle beraber yapılması kararlaştırılan Tunceli harekatı üzerindeki görüşünü de açıklamıştı. 4 üncü Genel Müfettişliğe göre hükümet 500 jandarma ile bir uçak bölüğünü bu işe ayırmalı, 17. tümeni kuvvetlendirmeliydi.” (s. 172)
Dikkat ettiyseniz Genelkurmay’ın anlatısında köprü ve telgraf direği yakma var, ‘ateş baskını’ var ama tek bir ölümden bile söz edilmiyor. Öte yandan, Genelkurmay belgesinde adı verilen Pah köprüsü devletin değil, Dersimlilerin kendi ulaşımları için Harçik üzerinde yaptırdıkları ahşap bir köprü. Dolayısıyla Dersimliler devletin köprüsünü değil kendilerinin yaptığı tahta köprüyü yıkmışlar. Nedeni de devlet güçlerinin kendilerine yanaşmasını engellemek.
Hadi işi gücü sansasyonel yazılar yazmak olan Yılmaz Özdil’i bir yana bırakalım, Yusuf Halaçoğlu gibi bir zamanlar Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını yapmış bir akademisyenin, birincil kaynak olan Genelkurmay kitabına değil de, olaydan 40 sene sonra yazılan ve bilimsel kriterlere uygunluğu açısından sorunlu bir anı kitabına veya daha kötüsü bu kitaptan üretildiği sanılan, suyunun suyu anlatılara dayanarak milyonlarca kişiyi yanıltması normal mi sizce? Bu sıradan bir yanılma-yanıltma olayı sayılabilir mi?
İşin bir diğer vahim yanı, Ahmet Hakan’ın programındaki diğer konukların Yusuf Halaçoğlu’nun yanlış ifadelerini (ki buraya kadar anlattıklarım dışında, iki kere de 1926-1930’da yaşanan Van İsyanı’ndan söz etti. Böyle bir isyan yok, herhalde Ağrı İsyanı demek istiyordu) fark etmemeleri. Bu küçük olay bile Dersim konusunun nasıl ciddiyetsiz biçimde daha doğrusu bilimsel ve etik kriterlere uyulmadan tartışıldığını anlatmaya yeter.
Bu örnek aslında tek değil. Örneğin Dersimlilerin, eşkıyalıkla geçinen, yarı vahşi insanlar olduklarına, Dersimlilerin medeniyete karşı çıktıklarına, Dersimlilerin Cumhuriyetin modernleşme projelerine direndiklerine, Dersimlilerin vergi ve asker vermediklerine, eğitime karşı olduklarına dair anlatıları ele alalım. Her biri hakkında yüzlerce sayfa yazılır ama örnek olsun diye bir kaç paragrafla bunları sırasıyla irdeleyelim.
DERSİMLİLER EŞKIYALIKLA MI GEÇİNİRLER?
Osmanlı dönemindeki belgelerde Dersimdeki 50 kadar aşiretten özellikle altı aşiret için (Hasenan, Abasan, Kureyşan, Hayderan, Demenan, Yusufan aşiretleri) için eşkiya, şaki, sergerde, cahil dağlı, asi gibi ifadeler kullanılmış. Ancak şunu belirtelim ki, Osmanlı belgelerinde Çukurova, Antakya, Maraş, Sivas bölgelerindeki pek çok Türkmen aşiretinden de ‘ekşıya’, ‘şaki’, ‘asi’ diye bahsedilir. Hatta, 1864 yılında Ahmet Cevdet Paşa’nın yönetimindeki Fırka-i İslahiye, sırf bu aşiretleri terbiye etmek, olmazlarsa dağıtmak için kurulmuştu. Ama bugün çoğu kişinin kafasında Türkmenlerle ilgili olumsuz bir imge yoktur değil mi?
Cumhuriyet dönemi belge ve raporlarında ise sanki tüm Dersim aşiretleri eşkıyalıkla iştigal edermiş gibi bir algı oluşturulmuş. Bir an için bu toptancılığı görmezden gelelim ve tüm Dersim halkının çocuklar, kadınlar, yaşlılar da dahil eşkiya, şaki, sergerde, asi olduğunu kabul edelim. Bir düşünün bakalım, niye eşkiyalık yapıyorlardı? İlk olarak Dersim yüzde 80’i tarıma uygun olmayan meşe türü ağaçlarla kaplı dağlık alanlardan oluşur, yılın sekiz ayı kıştır.
Dersim’in dış çeperlerindeki bazı madenler ise hem devletin ilgisizliği hem de eşkıyalıkla iştigal eden aşiretlerin madenlerde çalışanlar rahat vermemesi yüzünden zamanla kapanmış. Ama açık olsalarda bölgeyi doyuracağı şüpheli. Sonuç ağır bir yoksulluk olmuş.
“Eşkıyalığın nedeni fakirlik ve ihtiyaçlardır. (…) Evvela, genel ihtiyaçların giderilmesi lazımdır.” Bu sözler, 1899 yılında Müşir Şakir Paşa tarafından sarfedilmiş. 1903 yılında, Dersim Mutasarrıfı Arif Mardinî Bey de “Dersimlilerin saldırma alışkanlıkları hayat kaygusundan doğmuştur” diye yazmış. 1906 yılında Arif Bey’in halefi Celal Bey de “birkaçı hariç Dersim’deki aşiret ağaları Anadolu’nun diğer bölgelerindeki derebeyleri gibi zengin olmayıp, bu ağaların dahi halk gibi fakirlik ve yokluk içinde (…) Aşiretler, biri hariç yaptıkları tecavüzler dolayısı ile yekdiğerine karşı uyanan emniyetsizlik ve geçimlerini sağlamaya esas olan hayvanlarının muhafaza kaygusu ile silahlanmışlardır. Mal ve can kaygusu devam ettiği müddetçe bu silahlanma devam edecektir” demiş.
Kâzım Karabekir 1908’de bir asker olarak konuyu bir asayiş meselesi gibi görse de raporun bir kısmında “Ekilebilir arazinin yetersizliğinden ötürü ahali diğer yerlerde olduğu gibi kendi ekip biçtikleriyle geçinemediğinden zanaat ve ticarette olmadığından tabiatın bu noksanını hırsızlık ve haydutlukla telafi yoluna gitmiştir. Ürün devşirme eksikliği yüzünden önce hükümete olan vergi borçlarını verememişler ve buna karşı Jandarma takibatında dağlara sığınmışlardır” demiş.
I. Dünya Savaşı yıllarındaki kıtlık, açlık, sefaletin bölgede diğer yerlerden daha şiddetli hissedildiğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Nitekim 18 Kasım 1920 tarihinde TBMM kürsüsünde Dersim Milletvekili Hasan Hayri Bey benzer şeyleri söyler: “Malûm-ı âliniz Dersimliler öteden beri aç bir millettir. Çünkü seneyi sekiz ay hariçten mütemadiyen satın almak vesaire suretiyle idare ediyorlar ki maateessüf hırsızlığın ve eşkıyalığın sebebi bu yüzden hâsıl olur. (…) Meselâ bugün Dersim’i ne kadar cezalandırsanız, ne kadar öldürmüş olsanız yine açtır ve idaresizdir. Yine o hırsızlığı yapacaktır. Bunun bütün bütün kökünü mü kesmek lâzım, mektep mi lâzım, idare mi lâzım, ne lâzım? Hükümet vazifesini ifa etsin. Ondan sonra cezaya çarpsın.”
1926 yılında Vali Cemal Bey (Bardakçı) raporunda aynı şeylerden bahseder: “Üç beş kişi hariç, ağalar ve reisler de dahil tüm Dersimliler müthiş bir fakirlik içinde çırpınmaktadır. Gasp ve yağmaların sebebi yaşamak hissi ve endişesidir. (…) Dört yüz seneden beri Dersim’e hükümet nüfuzu girmemiştir. (…) Her Dersimli hayatını, malını muhafaza kaygısı ile silahlanmak mecburiyetinde kalmıştır. (…) Dersimlilere geçinmeleri için iş bulmak lazımdır…”
DERSİM’E DEVLET GİREMEMİŞ MİDİR?
Cemal Bardakçı gibi pek çok kişinin diline pelesenk olmuş “devlet dört yüz sene Dersim’e girememiştir” yargısı da yanlıştır. Dersim’in dağlık coğrafyası bölgeye devletin girişini zorlaştırmıştır ama bu devletin Dersim’e girmediği anlamına gelmez.
1879 yılında oluşturulan ve Osmanlı döneminin sonuna kadar Mamurat’ül-Aziz Vilayeti’ne bağlı olan Dersim Sancağı’nın merkezi Hozat’tır. Kazaları Çemişgezek, Ovacık, Pertek, Sağman, Çarsancak, Kalan, Kuzican (Pülümür), Kızılkilise (Nazmiye), Mazgirt, (1888’den sonra) Pah’tır. Merkezde ve kazalarda diğer vilayetlerdeki her türlü idari mekanizma kurulmuştur.
Peki devlet Dersim’e giremese, devlet şu bilgileri nasıl elde edebilirdi: 1897’de Dersim’in nüfusu 98.712 Müslüman, 210 Rum, 14.757 Ortodoks, 314 Protestan ve 1 Yahudi olmak üzere 113.994 kişidir. (1914’te daha ayrıntılı nüfus bilgileri var ama aktarması zor olduğu için söylemekle yetiniyorum.) Cumhuriyet dönemine geçelim. 1927 Nüfus Sayımı’na göre, Dersim’de 76.290 kişi yaşamaktadır. Bu nüfus ilçe ilçe, cinsiyete ve yaş gruplarına, medeni duruma, inanca, konuşulan dillere, eğitime göre ayrıntılı biçimde tablolanmış. Daha ilginci, 1927’de Dersim’in tüm ilçelerindeki sakatlar (çolak, topal, kör, sağır-dilsiz, kambur ve diğer başlıklarıyla) ayrıntılı biçimde dökülmüş. (Bilgiler Savaş Sertel’in makalesinden.) Veya JUK Dersim’deki gibi her aşiretin kaç kadını, kaç çocuğu, kaç koyunu, kaç keçisi, kaç katırı, kaç merkebi, kaç tavuğu var, her köyde kaç silah, ne kadar cephane var bunları adet adet sayabilir miydi? (s. 83-125)
DERSİMLİLER ASKERLİK YAPMAZLAR MIYDI?
Bakaya ve yoklama kaçağının geçen yıl 650 bine ulaştığı (1 milyona kadar çıktığı oldu geçmiş yıllarda) ülkemizde 80 yıl önce Dersimlilerin askerden kaçması nedense çok garipsenir. Üstelik diğer bölgelerde askerlik yapma oranları hakkında herhangi bir bilgi sahibi olunmadığı halde…. Klasik dönemde devlet genel olarak Kürtleri, özel olarak da Alevi/Kızılbaşları düzenli olarak askere almamış ama Dersim özelinde Çemişkezek ve Hozat beylerinin kumandasındaki birliklere gerektiğinde başvurmuş. Öyle ki 19. yüzyılda 5 bin kişilik bir ordu, sürekli silah altında olmuş. II. Abdülhamit döneminde kurulan Hamidiye Alayları’na Dersimliler Alevi/Kızılbaş diye alınmadılar ancak aşiretlerin ısrarı üzerine Karabalı, Ferhatan, Sarı Saltık, Abasanlı aşiretlerinden dokuz çocuk Hamidiye Aşiret Mektebi’ne kabul edildi. Az da olsa Harbiye ve Mülkiye’de okuyan Dersimli çocuk vardı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Seyit Rıza’nın birlikleri Ruslara karşı Dersim’i savundu diyen anlatılar da var, Ruslarla işbirliği yaptı diyen de var. Bu yüzden bu konuyu geçiyorum. Cumhuriyet dönemine gelince, Jandarma Umum Kumandanlığı’nın 1932 yılında 100 adet basılan ve sadece ilgilelere dağıtılına gizli raporuna göre (bundan böyle JUK Dersim diyeceğim), 1931’de Ovacık ve Hozat’da askere gitme oranı % 10, Nazımiye’de %25 gibi çok düşük ama Mazkirt’te %60, Pertek ve Çemişkezek’te % 80’ler civarında. (s. 6)
DERSİMLİLER SİYASETE KATILMAZLAR MIYDI?
Dersim’in 1908’de ikinci kez açılan Osmanlı Meclis-i Mebusanındaki temsilcisi Dersimli Lütfi Fikri Bey’di. 1920’de Ankara’da açılan (T)BMM’ye Dersim’i temsilen altı kişi (Abdulhak Tevfik Bey, Diyab Ağa, Hasan Hayri Bey, Mustafa Ağa, Mustafa Zeki Bey, Ramiz Bey) katıldı. Bunlardan Diyap Ağa dışındakiler eğitimli kişilerdi. Hasan Hayri Bey, 1920 yılında, meclis kürsüsünde Dersim halkının Cumhuriyet’i nasıl benimsediğini sadeleştirilmiş dille şöyle anlatıyordu: “Dersim şimdiye kadar Hükümetin idaresine karşı sürekli çekingen duruyordu. Bu son mütareke neticesi (…) en kuvvetli oldukları dönemlerde bile hiç bir hükümete boyun eğmeyen Dersim, kongrenin teşekkülü üzerine, kongreyi meşru sayarak doğrudan doğruya himayesine kendisini attı.” (TBMM Zabıtları, Cilt 5, s. 128)
Ancak 1923’teki İkinci Meclis’te ise Dersim’i iki milletvekili temsil eder. Bunun muhtemel nedeni 1921’deki Koçgiri Ayaklanması idi. (“Sene 1921, Koçgiri İsyanı, Alişer ve Zarife”, yazıyı okumak için tıklayın)
Merkez Dersim’le arasına mesafe koyuyordu ama, 1925’te Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu çıktığında, devlete muhalif olduğu söylenen Seyit Rıza başına fötr şapkayı geçirmekte tereddüt etmemişti. 1925’te Şeyh Said’in ayaklanmasına Dersimliler destek vermemişti. 1926’da Koçuşağı Tedip Harekatı sırasında, Seyit Rıza’nın birlikleri bir süre de olsa, devletin yardımcısı olarak katılmıştı. Seyit Rıza’nın devletin şüpheli bakışlarından kurtulmak için Elazığ’da yerleşik hayata geçme önerisi, 1926 yılında Elazığ Valisi Cemal (Bardakçı) döneminde uygun görülmüş, başta Seyit Rıza olmak üzere ağa ve seyitlere arazi ve ev vererek aileleri ile beraber Elazığ’da iskânları sağlanmıştı. Ama 1929’da Cemal Bey, I. Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey ile anlaşamayarak Çorum’a tayin edildiğinde, yerini alan Nizamettin Bey’in ilk işi Cemal Bardakçı’nın başlattığı iskân işlemlerini iptal etmek olmuştu. Bunun üzerine, arazi ve evleri geri alınan Seyit Rıza ve diğer ağa ve seyitler Dersim’deki köylerine geri dönmek zorunda kalmışlardı. Muhtemelen gururları çok kırılmış biçimde… (Seyit Rıza’nın hükümetle uzlaşmaya çalışmasının öyküsünü şu yazımda anlatmıştım: “Seyit Rıza’nın TBMM’ye ve BM’ye mektupları.” (yazıyı okumak için tıklayın)
DERSİMLİLER VERGİ VERMEZLER MİYDİ?
Bugün her 100 liralık gelirin 82,5 lirasının beyan edilmediği güzel ülkemizde, “ama Dersimliler vergi ödemiyorlardı, bu yüzden harekat haklıydı” denmesi gerçekten garip bir durum. Ama işin daha ilginç yanı şu ki, Dersimlilerin devlete vergi vermediği doğru değil! Osmanlı dönemindeki sayılarla kafanızı şişirmek istemiyorum sadece şunu söyleyeceğim: Sadece Dersim değil, zengin Seyhan (Adana) Vilayeti de merkeze vergilerini tam olarak vermezdi.
Cumhuriyet dönemine ilişkin olarak bulduğum sayılar ise, 1939-1946 arasında CHP’nin Bingöl ve Tunceli Milletvekili, 1950-1954 arasında DP’nin Doğu Vilayetlerinden sorumlu parti müfettişi olan Necmettin Sahir Sılan’ın 1943 yılında Doğu Vilayetleri hakkındaki son derece ayrıntılı raporundan. Sılan’a göre 1936 yılında Tunceli iline 148.721 lira vergi tahakkuk ettirilmiş, bunun 138.540 lirası tahsil edilmişti. Tahsil oranı % 93,15’ti. 1937’de bu rakamlar sırasıyla 205.232 lira, 197.048 lira, % 96,01, 1938’de 262.473 lira, 250.425 lira ve % 95.40 oldu. (s. 298). Yani devletin Tunceli’den almayı planladığı verginin neredeyse tamamı tahsil edilmişti. Ama devletin Tunceli’ye yaptığı yatırımların yanında bu verginin düşük olduğunu söylerseniz, onda haklı olabilirsiniz. Ama neylersiniz ki, yukarıda uzun uzun anlatıldığı gibi Tunceli çok fakir bir vilayetti, daha fazlasını almak mümkün değildi.
Öte yandan Türkiye’nin zengin sayılacak bölgelerindeki vilayetlerin durumları daha parlak değildi. Hatta daha kötüydü. Örneğin İsmet İnönü’nün Şark Raporu’ndaki Ordu vilayeti ile ilgili şu ifadelere bakın: “Geçen sene vilayet hususi idaresi yüzde kırkbeş (vergi) tahsil etmiş, belediye de böyle. Dört beş sene evvelki ilbay (vali) köprüleri borçlanmış, ondan sonra gelenler hep bu borcu ileri sürerek vazifeyi bırakmışlar. Yüzde kırkbeş tahsilat ile bütün mekteplerin kapanması lazım gelirdi. Aciz ve fena idare amirlerinin faydasız değil, çok zararlı olduğunu bir daha görmüş oldum.” (s. 52) Bugün kimsenin çıkıp da “Ordu vilayeti vergi vermezdi” şeklinde bir ifade okumuş olduğunuzu sanmıyorum…
DERSİMLİLER EĞİTİME KARŞI MIYDI?
“Halk cahil olduğu için telkine çok müsaittir…” (Tan, 17 Haziran 1937) ,“Domatesi bilmiyorlar, gösteriyorsun ‘ne güzel çiçekmiş’ diyorlar.” (Tan, 3 Temmuz 1937) “Ahali çok cahil olduğu için bu yobaz eşkiya reislerin adeta kölesi gibi yaşamaktadırlar.” (Yeni Köroğlu, 23 Haziran 1937) “Tabii ormanlar, şelaleler, büyük nehir ırmak ve derelerle tezyin edilmiş olan bu muhitin tek günahı, cahil ve cehalet neticesi günahkar insanlarla meskun olmasıdır.” (Cumhuriyet, 27 Haziran 1937)
O günlerin gazetelerinde geçen bu ifadelerde ‘Dersimlilerin cahilliği’ iddia edilmekle kalsa iyi, yazarlar Dersimlilerin adeta cahilliğe müptela olduğunu, hem Osmanlı döneminde, hem de Cumhuriyetin döneminde eğitim almaya direndiklerini iddia ediyorlar. Halbuki İzzettin Çalışlar, Dersim Raporu’nda “Osmanlı döneminde 1891’de 170 talebeli altı medrese, 750 talebeli 9 ilk mektep vardı. 1935’te Tunceli ili kurulduğu zaman il genelinde 18 ilk mektep vardı, talebe sayısı 1412’dir. 1936 yılından itibaren köylerde bile okullar vardır” diyor ilkokulu olan sekiz yerleşim sayıyor.
Evet, bu sayılar çok yetersizdir. Nitekim 1927 Nüfus Sayımı sonuçlarına göre Dersim’de okur yazarlık oranı % 2.89 civarındaydı. Türkiye ortalaması olan % 8,16’nın çok altında bu oran. 1935’te General Alpdoğan’ın idaresi altındaki Tunceli, Elazığ ve Bingöl’de okul çağındaki çocukların okula gitme oranı ise % 12,5’dur. Diğer bölgelere ait rakamları bulamadım. Diyelim ki en düşük oran Tunceli’de olsun. Ama bunun temel nedeni, Dersimlilerin okula karşı oluşları değil devletin ihmalleriydi. İzzettin Çalışlar sekiz okul saymış, bunlara Cumhuriyet döneminde kaç tane eklendiğini bulamadım ama bazı yerlerde ilkokul olduğu ama tek sınıflı olduğu, çok az yerde ortaokul ve lise olduğu, öğretmen açının büyük olduğuna dair bolca anlatı var. Tunceli’nin merkezini oluşturan Mameki’ye bile okul 1940’ta yapılmış. Alpdoğan Paşa’nın Umum Müfettişliğe yazdığı mektuplarda bu sorunu aşmak için merkezden tahsisat istediğini görüyoruz ama eğitime ayrılan tahsisat kışla yapımına ayrılanın yanında devede kulak kalmış.
ÇARE KATLİAM VE SÜRGÜN MÜYDÜ?
Hadi diyelim, asırlardır idarenin tüm sorumluluğunu bir kalemde sildiniz, unuttunuz, tüm suçu bölgenin gariban halkına yıktınız, bu duruma çare diye sunduğunuz şey nedir? Jandarma Umum Kumandanlığı raporuna göre Osmanlı döneminde, ‘tedbir’ olarak akla gelen bölgeye askeri harekat yapmaktır. En önemlileri 1907’da Nes¸et Pas¸a, 1908’de Nes¸et Pas¸a ve Mehmet Pas¸a, 1909’da I·brahim Pas¸a, 1916’da Galatalı S¸evket Bey yönetimindekiler olmak üzere 11 harekatın maliyetini 1936 yılında General Alpdogˆan 8.800.000 lira olarak açıklar. (Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları, s. 145) Bu çok büyük miktarı devlet bölgeye yatırım yapmaya harcasaydı, Cumhuriyet dönemine daha müreffeh bir Dersim devredilebilirdi muhtemelen.
HAREKAT 1926’DAN BERİ PLANLANIYORDU
Şimdi de Cumhuriyet döneminin ‘tedbirlerini’ öğrenelim: Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, 1926’da hükümete sunduğu raporda (sadeleştirilmiş Türkçeyle) şöyle demişti: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir işlem yapmak ve üzücü ihtimalleri önlemek, memleketin selameti için mutlaka lazımdır (…) Mektep açmak, yol yapmak, refahı temin edecek fabrikalar kurmak (…) özetle yurtlandırma ve medenileştirme yoluyla [bölgeyi] ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir…” dedikten sonra alınacak tedbirleri şöyle sayıyor: Mayıs ve Haziran aylarında bir tarama harekatı düzenleyerek bölgedeki silahları toplamak; Şeyh, bey, ağa namlı kişileri uzak vilayetlere sürmek; Ahaliyi kendine yeter hale getirmek için arazi ve tohumluk vermek, madenleri işleterek halka iş ve para bulmak; Sürülenlerin yerine Türkleri iskan etmek, okullar açarak halkın ‘Türklük his ve terbiyesi’ni almasını sağlamak, bölgeye 25 yıl boyunca ‘mefkureci’ memurlar göndermek suretiyle bölge Kürtlerini Türkleştirmek… (JUK Dersim, s.198-201)
1930’da Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) izlenecek yöntemi şöyle açıklamış: “A) Bütün Dersim’in hariçle münasebetini kat ederek (keserek) taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B) Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim’den çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.” (JUK Dersim, s. 206.)
Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa ise daha açık konuşmuş: “1) Dersimde bugünkü vaziyetin idamesi tehlikelidir. Bu vaziyet Dersimlinin maneviyatını takviye etmektedir. 2) Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetler’in müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. 2) Dersim evvela koloni gibi nazarıitibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.” (JUK Dersim, s. 219)
UYGULAMA 1934’TE BAŞLADI
Ve 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre 3 bölgeye ayıran 2510 Sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. (İlgili yazım: 1934 İskan Kanunu ve Kürtler”, okumak için tıklayın)
Yasaya göre Dersim yasak bölge olarak tanımlandı. Türkçe konuşmayan ve Türk olmayanların, iskâna uygun Türk köylerine serpiştirilere yerleştirilmesi için listeler hazırlandı. 25 Aralık 1935 tarihli 2884 sayılı Tunçeli (‘Tunç Eli’) İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı. Kanun uyarınca Elazığ, Tunçeli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli 4. Genel Müfettişlik kuruldu. Başına Sakallı Nureddin Paşa’nın damadı Abdullah Alpdoğan Paşa getirildi. Dersim’in Amutka, Kahmut, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzig ve Pah gibi stratejik merkezleri bucak yapıldı. Bu bucaklara birer karakol inşaatına başlandı. Elazığ’da bir İstiklal Mahkemesi kuruldu. 1936 yılında, adli kayıtlara geçen 3.700 suçludan silahlarını teslim etmesi istendi, bunlardan 2.000’i silahlarını teslim etti ancak Alpdoğan Paşa bunla tatmin olmadı, tedbirleri artırdı da arttırdı, sonunda Dersim bir açık hava hapishanesine döndü.
Dersim’e atılacak bombayı tutan Sabiha Gökçen
AMAÇ DERSİM’İ HOMOJENLEŞTİRMEKTİ
Olayların kronolojisi, “20/21 Mart 1937’de 33 askerimiz şehit edilince Dersim’e harekat yapıldı” yalanını açığa çıkarmıyor mu sizce? Böyle bile olsa cinayetleri işleyen kişileri cezalandırmak yerine, 2011 yılının Kasım ayında Tayyip Erdoğan’ın bizzat basına gösterdiği Jandarma Umum Kumandanlığı belgesinden bir kez daha teyit edildiği gibi 1938 yılının sonuna kadar on binlerce askerin katıldığı harekâtlarda 13.806 kişinin öldürülmesi, 11.163 kişinin sürülmesi mi gerekiyordu? Veya bir bölge vergi vermiyor, askerden kaçıyor diye kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla toptan cezalandırılabilir mi?
HÜKÜMET GÜÇLERİNİN KAYBI NEYDİ?
Bu arada mutlaka merak etmişsinizdir. Hükümet kuvvetlerinin zayiatı nedir diye. Açıklayayım: Başbakan I·no¨nu¨ 17 Eylül 1937 günü Meclis’te yaptıgˆı konuşmada Pah köprüsü olayı ile Seyit Rıza’nın teslim olduğu 10 Eylül 1937’ye kadar süren I. Dersim Harekâtı’nın bilançosunu şöyle açıklamıştı: “Şimdi size, Tunceli’ndeki vaziyetin bugünkü halini arz etmek isterim. Cumhuriyet’in imar ve ıslah programına muhalefet eden, nüfusları az olmakla beraber, altı aşirettir. Bugün bu altı aşiretin ne kadar adamı varsa, bunlar reisleriyle beraber faaliyet imkanından tamamen mahrum bırakılmıştır. (…) Buna göre 1 subay 28 er ve bir bekçi şehit 4 subay 46 er ve bir bekçi de yaralıdır. İsyana iştirak eden zavallılardan zayiat ise 265 maktul ve 20 yaralı 27 kişi yakalanmış ve 849 kişi de teslim olmuştur. Bilerek bilmeyerek muhalefet yoluna sapıp kanın şiddetli tedibatına maruz kalmış olarak hayatlarını kaybedenler hakkında da Büyük Millet Meclisinin teessürlerini ve bunun diğer vatandaşlara ibret olmasını temennileri ifade ediyorum.”
Görüldüğü gibi, bu konuşma bile “33 er öldürüldü” iddiasını yalanlamakta.
1938’in Ocak ayında Ovacık ilçesinde asker kaçaklarının izini süren jandarma birliklerine ateş açılması ve yedi jandarmanın öldürülmesi üzerine alındığı ileri sürülen ve 16 Haziran 1938’de başlayıp 16 Eylül 1938’de bitirilen II. Dersim Hârekatı sırasında, 13.806 kişiyi öte dünyaya gönderen hükümet güçleri 104 şehit, 175 yaralı vermiş. (s. 252) Sayılar arasındaki asimetri de ‘isyan mıydı, imha mıydı?’ sorusuna bir cevap aslında.
Bu korkunç katliamın Dersimlilerin devlete tabi olmaması yüzünden değil, tabi olmakla kalmayıp aynı zamanda Kürtlüğünden, Zazalığından, Ermeniliğinden, Aleviliğinden, Dersimliliğinden de vazgeçerek ‘Tek millet, tek dil, tek din” şemsiyesi altında toplanmaya direndikleri için olduğunu hala anlamayanlar varsa, demek ki daha çok yazmamız lazım…
Özet Kaynakça: Mahmut Akyürekli, Dersim Kürt Tedibi 1937-1938, Kitap Yayınevi, 2011, Kemal O¨mer Ağar, Tunceli-Dersim Cogˆrafyası, Tu¨rkiye Basımevi, 1940, Alişan Akpınar, Osmanlı Devletinde Aşiret Mektebi, Göçebe Yayınları, 1994, Tanju Cılızoğlu, Kadre Bizi Una Değil Üne İtti, İhsan Sabri Çağlayangil’in Anıları, Güneş Yayınevi, 1990, İzzeddin Çalışlar, Dersim Raporu, İletişim Yayınları, 2010, Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Genel Kurmay Başkanlığı Harp Tarihi Başkanlığı Genelkurmay Basımevi, 1972, Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010 (Jandarma Umum Kumandanlığı’nın Dersim raporu bunun içinde), “Doğu Sorunu” Necmeddin Sahir Sılan Raporları, (1939-1953), Derleyenler: Tuba Akekmekçi, Muazzez Pervan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010, Taha Baran, 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim, İletişim Yayınları, 2014. Savaş Sertel, “Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Genel Nüfus Sayımına Göre Dersim Bölgesinde Demografik Yapı”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 24, S.1, s. 269-282, Bedriye Poyraz, “‘Cesaret Et, Hatırla!’: Dersim 1938 Tertelesi”,Ankara U¨niversitesi SBF Dergisi, Cilt 68, No. 3, 2013, s. 63-9. Ayrıca benim şu yazılarıma bakılabilir: “Dersimi bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mı?” (okumak izin tıklayın), “Avar ne olur kızımı götürme!” (okumak için tıklayın)
Kıssadan Hisse
İttihat ve Terakki’nin doğuşunda halklar vardı;
aynı umut, aynı arayış, aynı özgürlük talebi…
İstibdada karşı durdu, hürriyeti vadetti, geleceği yeniden kuracağını söyledi.
Sonra o vadettiği halkları katliamlarla, inkarlarla, sürgünlerle yokluğa sürükledi.
Halklar tasfiye edildi;
haklar buharlaştırıldı;
diller, kültürler ve hafızalar sessiz bir karanlığa gömüldü.
Geriye, adına “T.C.” denilen
nur topu gibi bir
ulus-devlet:
şiddeti meşrulaştıran, inkarı kurumsallaştıran bir zihniyetin tortusu…
Soru hala aynı:
Bu düzen nereye kadar?
Mahmut Uzun
https://www.instagram.com/p/DRNZ45iAYen/
F Tipi Hapishaneler ve tecride karşı direnişe yönelik 19 Aralık 2000 tarihinde başlatılan, adına da “Hayata Dönüş” denilen katliamın yargılandığı davada mahkeme “zamanaşımı” bahanesiyle davanın düşmesine karar verdi. Bu kararla birlikte, katliamın 25. yılına 1 ay kala, katliama dair süren bir yargılama kalmamış oldu.
(📸: 19 Aralık Katliamı’nın 6. yıl dönümünde, Aralık 2006’da Anarşist Blok tarafından Kadıköy’de gerçekleştirilen ve tutsakların hastane ve adliye sevklerinde ayakkabılarına dek aranmasını protesto etmek amacıyla, o dönem yapılan “Yalınayak eylemi” için hazırlanan bildiriden)
Bildiri: 2006- Anarşist Blok
https://www.instagram.com/p/DRNYMDDjRmU/
Ordulu Ermenilerden Varlık Vergisi anlatıları
Güven Bayar
Varlık Vergisi kanununun resmî gerekçesi, hükümet tarafından ‘olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek’ herhangi bir dinî veya etnik grubu hedef almamak olarak dile getirilse de basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun vurguladığı gerekçeler farklıdır: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/29872/ordulu-ermenilerden-varlik-vergisi-anlatilari
Ter-Matevosyan: Ermenilerin 1915'te ne olduğunu anlamak için KGB'nin yönlendirmesine ihtiyacı yoktu
Yetvart Danzikyan
Ermenistan Başbakanı Paşinyan'ın Türk-Ermeni-Azeri düşmanlığını SSCB ve KGB'nin şekillendirdiğine dair açıklaması bazı çevrelerce eleştirilirken, bazılarınca takdir edildi. Türkiye ve Sovyetler ilişkileri uzmanı, "Türkiye'nin Dönüşümüne Sovyet Yaklaşımı" isimli kitabın yazarı ve Ermenistan Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi Vahram Ter-Matevosyan, "Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekleştirdiği soykırımdan ve Kemalist güçlerin katliamlarından sağ kurtulan Ermenilerin ailelerine, köylerine, şehirlerine, kiliselerine ne olduğunu anlamak için, 1954’te kurulan KGB’nin, yönlendirmesine ihtiyaçları yoktu" dedi.
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/36277/ter-matevosyan-ermenilerin-1915-te-ne-oldugunu-anlamak-icin-kgb-nin-yonlendirmesine-ihtiyaci-yoktu
1937-38 DERSİM JENOSİDİ VE SONUÇLARI?
https://www.youtube.com/live/zzPMj9yTY4A?si=ibhut1K_noUqGkCJ
Ahmet Altan'ın yeni romanı 'O Yıl' yayımlandı
Ahmet Altan’ın, Çanakkale Savaşını ve Ermeni tehcirini anlattığı yeni romanı 'O Yıl' yayımlandı.
https://nupel.tv/ahmet-altanin-yeni-romani-o-yil-yayimlandi/