Epstein, Bill Gates'e "Fakir insanlardan tamamen nasıl kurtuluruz?" diye sormuş

Kamuoyuna açıklanan yeni Jeffrey Epstein belgelerinde, milyarderin Microsoft’un kurucusu Bill Gates’le yaptığı yazışmalara ilişkin dikkat çekici ifadeler yer aldı. Epstein, Bill Gates'e "Fakir insanlardan tamamen nasıl kurtuluruz?" diye sorduğu ortaya çıktı.

ABD'de çocuklara yönelik cinsel istismar ağı oluşturmak suçlamasıyla yargılanırken hapiste ölü bulunan milyarder Jeffrey Epstein'le ilgili kamuoyuyla paylaşılan belgelerde yer alan ünlü isimlerle yazışmalar, dosyaya ilişkin yeni detayları ortaya çıkarıyor.

ABD Adalet Bakanlığının Epstein ile ilgili soruşturma dosyalarının bir kısmını kamuoyuyla paylaşması, tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Dosyalar arasında yer alan, Epstein'in Fransız diplomat Olivier Colom'a 2013'te gönderdiği e-postada, "Karayipler'deki adamdayım, kızlarla dolu bir akvaryumla birlikte" ifadeleri bulunuyor.

Kadınların farklı "deniz canlılarına" benzetildiği görüşmede, Epstein'den gönderilen başka bir e-postada, "Hayır, bazıları karides gibidir, kafasını atarsın ve gövdesini saklarsın" mesajına yer veriliyor.

İngiliz girişimci Nicole Junkermann da ismi soruşturma dosyalarında yer alanlar arasında. Junkermann tarafından Epstein'e 2010'da gönderilen bir e-postada, "Benden bir çocuk sahibi olur musun? Bunu yapmak için en iyi yer neresi?" ifadeleri yer alıyor. Epstein'e yönelik soruşturma kapsamında kamuoyuyla paylaşılan 3 milyondan fazla yeni dosya, özellikle sosyal medya kullanıcılarının hedef tahtası haline gelmiş durumda.

BİLL GATES'E "FAKİR İNSANLARDAN KURTULMA" SORUSU
Dosyalarda yer alan Şubat 2011 tarihli bir yazışma da Epstein'in Microsoft'un kurucu ortağı ve eski Üst Yöneticisi (CEO) Bill Gates ile bağlantılarına yönelik soru işaretlerini artırdı.

İsmi gizlenen bir göndericinin, Epstein'e yolladığı e-postada, "Bill Gates'e sorduğun 'Fakir insanlardan tamamen nasıl kurtuluruz?' sorusu üzerinde çok düşündüm ve bu konuda bir cevabım/yorumum var" yazdığı görülüyor.

Göndericinin, bunu telefonda tartışmak istemesi üzerine Epstein, "Her zaman arayabilirsin" yanıtını veriyor. Epstein, yazışmanın devamında, "Ayrıca martta benim için bir günlüğüne geri gelecek, yani ona daha fazla soru sorabilirsin" ifadesini kullanıyor.

Gates, dün yaptığı açıklamada, Epstein ile geçirdiği vakti "aptallık" şeklinde nitelendirmiş ve onu tanıdığı için pişmanlık duyduğunu söylemişti. Dosyalarda yer alan bazı e-postalarda, Gates'in "Rus kızlarla" yaşadığı ilişkilerin ardından cinsel yolla bulaşan bir hastalığı o dönemki eşi Melinda Gates'ten gizlemeye çalıştığı iddialarına yer verilmişti.

Epstein belgelerinde adı geçen Bill Gates: Bu bir çıkmaz sokaktı
Epstein belgelerinde adı geçen Bill Gates: Bu bir çıkmaz sokaktı
BELGELERDE ADI GEÇEN YAZAR CHOPRA'DAN AÇIKLAMA
Hindistan asıllı yazar Deepak Chopra, sosyal medya platformu X'ten yaptığı açıklamada, hakkında medyada yer alan haberlerle ilgili üzüntü duyduğunu bildirdi.

Chopra, yaptığı açıklamada, "Şunu açıkça belirtmek istiyorum, Hiçbir zaman suç teşkil eden veya istismara yönelik herhangi bir eyleme karışmadım, bunlara katılmadım. Kurduğum tüm temaslar sınırlıydı ve istismar faaliyetleriyle ilgisi yoktu" ifadesini kullandı.

Dosyalar arasında yer alan, Chopra'nın 8 Mart 2017'de Epstein'e gönderdiği bir e-posta sosyal medyada dikkati çekmişti. Söz konusu e-postada Chopra'nın, "Tanrı bir kurgudur. Tatlı kızlar gerçektir" ifadelerini kullandığı görülmüştü.

"ZEKİ İNSANLAR YAHUDİ"
Epstein’a Masha Drakova isimli birinden atılan mailde ise, "Zeki insanları bulmak için kriterler buldum. Ne kadar Yahudi olursan o kadar akıllı olursun. Sen yüzde 98 Yahudi olduğunu söyledin, çok akıllısın. Eski patronum yüzde 78 Yahudi. O da çok akıllı, ama senden daha az akıllı" ifadeleri kullanıldı.

Drakova, "yüzde 99,3 Yahudi olan" yakın bir arkadaşı ve iş ortağı olduğunu belirterek, onun "inanılmaz zeki" olduğunu iddia ediyor. "Daha fazla Yahudi bulunmasında kaynak bulma işleminin" akrabalar aracılığıyla yapılabileceğini vurgulayan Drakova, bu kişilere DNA testi yaptırılmasını öneriyor. Drakova, "yüzde 98 Yahudi olan" herkes için bir etkinlik düzenlenmesini ima ederek, bunların hiçbirinin dindar olmadığını kaydediyor.

JEFFREY EPSTEİN OLAYI
Çocuklara yönelik cinsel istismar ağı oluşturmak suçlamasıyla yargılanan Epstein, tutuklu olduğu New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesindeki hücresinde 10 Ağustos 2019'da ölü bulunmuştu.

Açıklanan Epstein dava dosyalarında ABD Başkanı Donald Trump, eski ABD Başkanı Bill Clinton, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, aktör Kevin Spacey, şarkıcı Michael Jackson, illüzyonist David Copperfield, avukat Alan Dershowitz ve eski New Mexico Valisi Bill Richardson gibi ünlü isimler yer almıştı.

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) da ABD Adalet Bakanlığı ile yaptığı inceleme sonucunda, ünlü isimlerden oluşan "müşteri listesi"nin tutulduğuna dair herhangi bir kanıta ulaşılamadığını, aralarında hükümet yetkilileri, ünlüler ve iş insanlarının da bulunduğu kişilerin suçuna ortak olduğu gerekçesiyle örtbas amacıyla öldürüldüğü öne sürülen Epstein'ın ise aslında hücresinde intihar ettiği sonucuna varıldığını açıklamıştı.

birgun.net/haber/epstein-bill-

Tutuklu Hüseyin Özen cezaevinde 50 kiloya düştü

Kuyu tipi cezaevlerindeki tecrit koşullarına karşı açlık grevinde olan siyasi tutuklu Hüseyin Özen’in sağlık durumu her geçen gün daha da ağırlaşıyor.

Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutulan HÜseyin Özen, 173 gündür sürdürdüğü açlık grevi nedeniyle yaklaşık 50 kiloya düştü. Eklem ağrıları artan, vücudunda ödem oluşmaya başlayan Özen’in kız kardeşi Telman Özen Boran, “Kardeşim yavaş yavaş ölüme sürükleniyor” dedi.

Kuyu tipi hapishanelerde uygulanan ağır tecrit koşullarına karşı Türkiye’nin birçok cezaevinde başlayan protestolar sürerken, Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutulan Hüseyin Özen’in açlık grevi 173. gününe girdi. 36 yıl hapis cezası bulunan ve 28 yıldır cezaevinde olan siyasi mahpus Özen’in sağlık durumunun kritik aşamaya geldiği bildiriliyor.

Kuyu tipi cezaevlerindeki tecrit koşullarına karşı açlık grevinde olan siyasi tutuklu Hüseyin Özen’in sağlık durumu her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Özen’in kız kardeşi Telman Özen Boran, kardeşinin artık hayati risk altında olduğunu belirterek, “Kilosu 50 kiloya kadar düştü. Eklem ağrıları dayanılmaz hale geldi, vücudunda ödem oluşmaya başladı. Buna rağmen talepleri karşılanmadığı için açlık grevini sürdürmek zorunda bırakılıyor” dedi.

‘Hücreler yaşanmaz halde’
56 yaşında olan Hüseyin Özen, 36 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık 28 yıldır cezaevinde bulunan Özen, şu anda Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevinde üç kişilik bir hücrede tutuluyor. Ancak üç kişilik olarak tanımlanan hücrede; üç yatak, üç elbise dolabı, masa, sandalyeler, mutfak bölümü ve lavabo bulunması nedeniyle hareket edilebilecek alanın neredeyse kalmadığı belirtiliyor.

Telman Özen Boran, “Bu hücreler insan yaşamına uygun değil. Adı üç kişilik ama fiilen nefes alacak alan yok. Sürekli daracık bir alanda yaşamak zorunda bırakılıyorlar” diye konuştu.

Hava ve ışık yok
Hücrelerde yalnızca küçük bir pencere bulunduğunu aktaran Boran, pencerenin dışının sık demir mazgallarla kaplı olduğunu belirterek, “Demirler o kadar sık ki bir kalem bile geçmez. Ne güneş giriyor ne hava. Hücreler sürekli loş ve havasız” dedi.

Ayrıca hücre kapılarında megafon bulunduğunu ifade eden Boran, “Gardiyanlarla bile yüz yüze temas yok. Konuşmalar megafon aracılığıyla yapılıyor. Kardeşim aylarca bir insan yüzü görmeden yaşıyor. Gardiyanı bile görmüyorlar” dedi.

7/24 kamera, mahremiyet yok
Kuyu tipi cezaevlerinde 7 gün 24 saat kamera ile izleme yapıldığını belirten Boran, mahremiyetin tamamen ortadan kaldırıldığını vurguladı. Boran, “Üstünü değiştirirken kamerayı kapattığında disiplin cezası veriliyor. İnsan olmanın en temel hakkı bile ceza konusu” diye konuştu.

Havalandırma bir cezaya dönüşüyor
Tutukluların günde yalnızca bir saat havalandırmaya çıkarıldığını aktaran Boran, bu sürenin de fiilen bir cezaya dönüştüğünü söyledi. “Havalandırmaya çıktıklarında kapılar kilitleniyor. Bir saat boyunca çıkmak isteseler de çıkamıyorlar. Kışın yağmur, kar, rüzgar altında; yazın ise kavurucu sıcağın altında beklemek zorundalar” dedi.

Cezaevinde hasta tutsakların da bulunduğunu belirten Boran, “Lavaboya gitme ihtiyaçları bile çoğu zaman karşılanmıyor. Bu nedenle havalandırmaya çıkmamayı tercih edenler oluyor. Çıkmadıklarında ise ceza veriliyor” diye konuştu.

Talepler insani
Hüseyin Özen’in açlık grevinin temel talebinin insani yaşam koşulları olduğunu vurgulayan Boran, “Kardeşim ve diğer tutsaklar, kuyu tipi olmayan, tecridin uygulanmadığı, arkadaşlarıyla birlikte kalabilecekleri ve ailelerine yakın bir cezaevine sevk edilmek istiyor. Talepler çok net ve insani” dedi.

Yetkililere çağrıda bulunan Boran, “Bir insanın ölmesini mi bekliyorsunuz? Kardeşim 173 gündür açlık grevinde. Talepleri net ve basit. Artık duyun” diye konuştu.

evrensel.net/haber/5969047/tut

Epstein adası canavarın şarj durağı

Nuray Sancar

Trump’tan Ehud Barrack’a, geçmiş çağların artığı kraliyet mensuplarından, finans kapitalin tatminsiz asalaklarına kadar uzanan dünya çapındaki bir şebekenin üyelerinin, reşit olmayan kız ve erkek çocuklarıyla cinsel ilişki kurmak için akın ettikleri Epstein adası sendeleten bir tokatla dünyayı sarsarak suya gömülüyor. Olamaz denilenin olduğu, yapılamaz denilenin yapıldığı o yerde patlayan foseptikte karnı deşilen çocukların ince bağırsak kalıntılarını kemiren jet sosyetenin salyası da var. Kutsal kitaplardaki anlatılara, halk direniş efsanelerine göre insanlığın artık kurtulduğunu sandığı, çocuk kurbanıyla ilgili anıların ve ritüellerin gizlice devam ettiği bir dünyaya uyanmak; Moloch’un, Dehhak’ın, ‘cahiliye devri’ne atfedilen kız çocuğunu kurban etme hikayelerinin çok uzak geçmişte kalmamış olduğunu anlamak ağır bir şok etkisi yaratıyor ister istemez.

Deprem bölgesinden kaçırılan çocuklarla ilgili haberler, adada Türk kızlarının da tecavüze uğradığına ilişkin söylentiler ve çığlık atan çocukların arasında bir sesin ‘anneciğim’ diye bağırdığını duyan kulaklar sayesinde hemen yanı başımızda belirdiği anlaşılan canavar-Hydra’nın bedenlenmiş hali olan Epstein figürünün bugünkü dünyanın etrafında döndüğü yegane eksen olduğu artık açığa çıkmış durumda. Çocuk tecavüzcüsü olarak faş olan isimler arasında insanlığın kaderine yön veren devlet adamları, bürokratlar, finans kapitalin asları, prensler, diplomatlar, diktatörler, tüccarlar, dünya güvenlik mimarisinin kolonları, mafya liderleri, medya patronları ne ararsanız var.

Bu tuzu kuru adamlar ve iş birlikçisi olan kadınlar topluluğu işinde gücünde, sıradan insanlara bir dizi yasa, kural, kaide koyarken kendileri için bunların hiçbir hükmünün olmadığı bir sınıf kardeşliği evrenini denizin ortasında kurdular. Kural ve kaideye, yasaya ve belli bir idrak kalıbına bağlı dünya yoksulları anlam veremedikleri, bir istisna hali gibi görünen adanın varoluşuna, zaman içinde yapılanmış akla yatkın açıklama getiremedikleri ölçüde ezoterik yorumlar, Yahudi mistisizmi, satanizm, Rotchild sülalesi efsanesinden neşet eden korkunç kurgular zihne hücum ediyor ve Epstein adlı korkunç sfenks dehşet salarak büyüdükçe büyüyor.

Çocukların göbek kordonundan veya hipofiz bezinden çekilip alınan enzimi kendilerine gençlik aşısı olarak enjekte ettiren ‘ünlü’lerin adrenokromlu suratlarında görülen yansımadan zenginlerin ölümsüzlük arayışı ile sömürgeleştirme pratiği arasındaki illiyet Hydra’nın bedeninde buluşamıyor.

Kucağına aldığı kız çocuklarıyla fotoğrafları yayımlanan Trump’ın tam da ‘Amerika’yı yeniden büyük yapalım’ dediği sıralarda patlayan lağımın, onun malum uzvuyla sağa sola fırlatmaya hazır füzeleri arasında dolayımsız bir ilişki var. Onun da müdavimi olduğu adada kurulan yüzük kardeşliği, dünya pazarlarından alenen satın alınabilen ‘şey’lerle kişisel tatmin sınırları zorlananları ve artık bu sınırları küçük çocuk bedenlerinde aşındırmanın hazzında ortaklaşanları içermiyor sadece.

Bu güruh Gazze halkına soykırım yapılırken sanki Fransız Riverası’ndaki kumar masasındaymış gibi kazanma zevki yaşayanların, ABD İran’ı kuşatırken müstakbel petrol gelirinin önünde secde edenlerin, biraz daha geçmişe gidersek Yugoslavya parçalanırken Bosnalı kadınlara tecavüz eden sıradan Sırp askerlerinin arkasından NATO bayrakları sallayarak tezahürat yapanların, IŞİD pazarında birer köle gibi kafesler içinde satışa çıkarılan kadınların arkasında duran güç kadrosunun tıpatıp aynısı. Venezuela Devlet Başkanını yatağından kaçıran Trump’ın komutasındaki Delta Force ekibinin hamlesiyle Epstein adasındaki korkunç cüreti birbirine bağlayan bir bağ kurulamadığı sürece zihnin fanteziler üretmesi normaldir. Mali sermayenin doğasındaki saldırgan siyaset ile ve ahlakı arasındaki ilişki hiç bu kadar açık olmamıştı halbuki.

Reşit olmayan kız çocuklarının, daha da küçük çocukların bedenlerine musallat olmayı mümkün kılan şart, sömürgeleştirmeyi daha önce norm ve yasaya, şişkin borç senetlerine, yapısal reform dayatmalarına, yalan dolana bağlama gereğini duyan hukuki prosedürün artık hükümsüz kalmasıdır. Üzerinde hegemonya kurulamamış bakir alanların, ticaret yollarının ve daha önemlisi dünya halklarına bir mazeretle sunulan işgal ve saldırıların makul bir gerekçeyle sunulmasına ihtiyaç duyulmadığı bir barbarlık çağında dünya. Trump petrol, ülke, maden, altın, hegemonya, nüfuz istiyorum diye bas bas bağırırken adanın müdavimleri de uyuşturucu, pedofili ve yamyamlıkla esriyorlar.

Dünya emekçilerinin emeğine el koyanlar, bir yandan şantaj ve ödüllerle önlerinde diz çöktürdükleri ülkelerin sokaklarından topladıkları taze bedenlere aynı hakimiyet duygusuyla çöküyorlar. Bu güruhun zihninde coğrafyaların yeniden sömürgeleştirilme pratiğiyle bedensel boşalma işlevi ve hazdan esrime sıradan halkın anlayışını zorlayacak biçimde birleşmiştir.

Sonuç olarak Epstein adası, sadece, faş olan listede isimleri olan bir kısım ‘uluslararası’ burjuvanın suç işlediği bir sapkınlık coğrafyası değildir. O sessizleştirilmiş, susturulmuş, güçsüzleştirilmiş dünya emekçilerinin güncel halini, her türlü pisliğin icrası için güvence ve güvenlik koşulu olarak gören emperyalist kazananların kirli bedenlerini yeniden ürettikleri şarj durağıdır.

evrensel.net/yazi/98623/epstei

Sonunda Bahçeli Kılıcını Çekti…

Elias Nin

Peki, neden 1 ay önce değil de şimdi? Bunun nedeni, Rojava idi. Rojava, hem devlet hem de onun Kürtler içindeki ayağı olan Apoculuk için tam bir laboratuvardır.
“Devletsiz Kürtlük” projesi ilk orada uygulandı, 12 yılı aşkın bir süre boyunca Rojava Kürtlerine ulus devletin ne derece büyük bir kötülük olduğu propaganda edildi, Kürtler Kürt bağımsızlığına düşman hale getirildi.
“Demokratik Özerklik “adı altında, sanki yeni bir şeymiş gibi, bildiğimiz özerk belediyecilik ulusal bağımsızlığın alternatifi olarak sunuldu.
Burada amaç, Kürtleri ulus devlete düşman etmek ve ne pahasına olursa olsun Lozan’da oluşan devlet sınırlarını korumaktı. Apocu sözcüler hiçbir zaman bu niyeti saklamadılar.
PKK, bunu ilk Güney Kürdistan’da denemek istedi.
ABD ve müttefiklerinin 1990 yılında Irak’a savaş açmasıyla Başur Kürtleri için bağımsızlık imkânı oluştu ve PKK bunu önlemek adına 1992 yılında KDP ve YNK güçlerine savaş açtı, neyse ki başarılı olamadı.
Benzer bir fırsat, IŞİD saldırıları ve Suriye içlerinde ayaklanmalar başladığında 2012 yılında Esad’ın Rojava topraklarından çekilme kararı almak zorunda kalmasıyla oluştu.
Apocular neredeyse bütün güçlerini Rojava’ya yığdılar, orada adı konmamış bir örgüt devleti, yarı açık kamp inşa ettiler ve 2026 yılının Ocak ayına kadar bu örgüt kampını muhafaza ettiler, Kürtlerin devletleşmeye yönelmelerini engellediler, en nihayetinde de Suriye'nin toprak bütünlüğüne sadakat sözlerine bağlı kalarak Rojava’yı Suriye’nin yeni sahibi olan IŞİD kadrolarına teslim ettiler.
Apoculuk, Başur’daki devletleşme fikrini boğamadı zira hem ABD devrede idi hem de orada 100 yılı aşkın bir geçmişi olan uluslaşma fikri, mücadelesi mevcuttu.
Rojava zor olmadı zira Öcalan’ın Suriye’de korunduğu yıllarda Rojava Apoculuğun kalesi haline getirilmişti.
Rojhilat’a giriş yapmak istediler ama PKK’nin İran ile olan üstü örtülü ilişkileri dolayısıyla güçler geri çekildi.
Sırada Kürdistan’ın hem toprak hem de nüfus olarak en büyük parçası Bakur var.
Aslında Bakur en kolay lokmadır zira hafızası PKK yalanları ile iğdiş edilmiştir.
Bakur’da PKK dışında hiçbir örgütlü gücün ortaya çıkmasına izin verilmemiş, PKK tarihi, Kürt tarihinin başlangıcı olarak propaganda edilmiş, devletçi olmayan her dört Kürt’ten üçü bu yalanı gerçek kabul eder hale getirilmiştir.
Bu algı son yıllarda değişmeye başlamış olsa da PKK-Devlet ortak projesi olan Hendek katliamına kadar büyük ölçüde etkili olmuştur.
Peki, Bakur Kürtlerinin ezici çoğunluğu 2013 itibari ile Türkiyelileşme kıvamına getirildiği halde neden adım atılmadı?
Bu sorunun cevabı, Rojava’dır. Rojava Kürtlerinin ezici çoğunluğu Apoculuğun etkisinde olsa da Öcalan aracılığıyla istendiği gibi dizayn edilemezdi.
ABD, İsrail gibi güçler onaylamadığı sürece İmralı dehlizlerinde hazırlanan Kürdistan düşmanı hiçbir planın tutma şansı yoktu.
Rojava tuzağa çekilmeden Bakur Kürtlüğünü tasfiye planının hayata geçirilmesi mümkün değildi zira Rojava’da patlayacak silahlar bu planı boşa çıkarmaya yeterdi.
ABD ve müttefikleri Türk planına onay verince 2 hafta içinde Rojava Özerk Yönetimi de masal oldu.
Bahçeli’nin kılıcını çekerek, “Öcalan için "umut hakkı", tutuklu HDP eski eş-başkanı Selahattin Demirtaş için ise özgürlük” demesi tam da bunun bir sonucudur.
Evet, Bahçeli’nin duyurduğu budur: Zamanı gelmiştir! Bir yandan kayyum atanan kimi belediyeler Apoculara geri verilerek ortaya çıkan ulusalcı hatta bir kırılma yaratılacak, diğer yandan Demirtaş figürü sahaya sürülerek Öcalan’ın kaybettiği irtifa geri kazanılmak istenecek.
Bu plan tutar mı? Maalesef tutar zira bu oyunu bozacak bir Kürt siyasal liderliği mevcut değildir.
Bu tür bir girişim de kısa sürede bir başarı elde edemez zira PKK orijinli olup da halen dağda olmayanların başlatacağı hiçbir girişim Kürtlerde karşılık bulmaz; zira kimsenin Kürtlerin hafızasında bir karşılığı mevcut değildir.
Olur da PKK içinde “devrimci” bir bölünme, darbe olursa, o zaman çarşı karışabilir, en azından İmralı planı işlevsiz kalabilir, aksi takdirde uzun soluklu olmak gerekecek.

instagram.com/p/DUTXt9jiGK9/?i

YUNANCA VE TÜRKÇE AKADEMİK ARAŞTIRMALARDA TRABZON VE KALANDAR

Tamer Çilingir

Kalandar Nedir? (Türkçe kaynaklar)

Doğu Karadeniz’de (Pontos) “Kalandar”, yerel halk takviminde yılbaşı eşiği olarak görülen döneme verilen addır ve yaygın biçimde 13 Ocak gecesi / 13’ünü 14’üne bağlayan gece ile ilişkilendirilir. Birçok çalışma Kalandar’ı Rumi takvime göre yılın sonu-yeni yıl başlangıcı bağlamında, “yerel yılbaşı gecesi” olarak tanımlar.

“Kalandar” adlandırması, literatürde çoğunlukla Latin “Kalendae” (ayın ilk günü) → Bizans/Ortodoks kültür havzası → Karadeniz’e uzanan bir aktarım hattıyla açıklanır.

Pontos Rumları açısından bu gelenek, bölgenin tarihsel kültür dokusu içinde kış mevsiminin eşiğinde, yeni yılın “uğur-bereket” beklentileriyle örülen bir takvim ritüeli olarak konumlanır.

Trabzon, Maçka, Tonya, Sürmene, Of ve çevresinde yaşayan Pontos Rumları bu geleneği yüzyıllar boyunca yaşatmıştır.

Mekân ve yayılım: Trabzon ve çevresinde nasıl yaşar?

Akademik çalışmalar Kalandar’ı Trabzon ili ve ilçeleri (ör. Maçka başta olmak üzere) ile genel olarak Pontos kültür çevresi içinde ele alır. Bazı yerleşimlerde, belirli köylerde festivalleşme eğilimleri (ör. Maçka Yazlık/Livera gibi) ayrıca incelenmiştir.

Ritüel repertuarı: Uğur, bereket ve “eşik zamanı” pratikleri

Araştırmalar Kalandar’ı “eşik zaman” (yılın değiştiği, uğurun/bahtın konuşulduğu) olarak okur ve ritüelleri birkaç başlıkta toplar:

A) Kapı çalma / dolaşma – paylaşım ekonomisi

Kalandar gecesinde çocukların/gençlerin ev ev dolaşması, iyi dilekler iletmesi ve karşılığında yiyecek/ikram alması, literatürde topluluk dayanışması ve “yeni yıl bereketi” çerçevesinde yorumlanır. Bu pratik, bazı yerlerde “şenlik”, “seyirlik oyun” ve müzik/dansla birleşerek toplu eğlenceye dönüşür.

B) Bereket–uğur uygulamaları (ev, ocak, eşik)

Halkbilimi odaklı metinler, yılın dönümünde ev eşiği/kapı, ocak/ateş, su serpme/temizlenme gibi unsurların “korunma + bereket” sembolizmi taşıdığını; bazı uygulamaların ise yerel varyantlar gösterdiğini belirtir.

C) Maskelenme, kılık değiştirme ve “öteki dünya” temaları

Bazı bölgelerde kılık değiştirme/maskelenme, köy seyirlik oyunları ve “kışın sertliği–kötücül varlıklar” temasıyla ilişkili anlatılar Kalandar zamanına eklemlenir. Bu, geleneğin sadece takvimsel bir kutlama değil, aynı zamanda mitolojik/folklorik katmanlar taşıdığını gösterir. (Bu eksen, popüler yazılarda da tartışılsa da akademik okumada daha temkinli kullanılır.)

Kalandar Ritüelleri (Rum Geleneğinde)

🔔 1. Kapı Kapı Dolaşma

Gençler ve çocuklar evleri dolaşır, iyi dilekler sunar ve karşılığında:
Kuruyemiş
Mısır
Elma
Tatlı veya para alırlardı
Bu gelenek Rum dünyasında “Kalanta söyleme” geleneğiyle bağlantılıdır.

🕯️ 2. Kötülüklerden Korunma
Evlerin kapısına soğan, sarımsak veya dikenli bitkiler asılırdı.
Amaç, kötü ruhları ve nazarı uzak tutmaktı.

🍞 3. Bereket Yiyecekleri
Kalandar pidesi / çöreği yapılırdı.

Bazı evlerde çöreğin içine para konur, kime çıkarsa o yılın şanslısı sayılırdı (Vasilopita geleneğiyle benzerlik).

🔥 4. Ateş ve Işık
Ocakların sönmemesine dikkat edilir, ateş hayat ve süreklilik sembolüydü.

İnanç Boyutu
Pontus Rumları için Kalandar:
Yeni yılın kaderinin belirlendiği bir eşik zaman
Ev, aile ve hayvanlar için koruyucu bir gece olarak görülürdü.

Bu yönüyle Kalandar, Hristiyanlık öncesi pagan unsurlar ile Ortodoks inanç katmanlarının iç içe geçtiği bir halk geleneğidir.

Günümüzde Kalandar

Trabzon ve çevresinde bugün Kalandar daha çok folklorik ve kültürel bir miras olarak yaşatılmaktadır.
Bazı köylerde çocukların kapı çalması, eğlence ve yemek paylaşımı hâlâ sürmektedir.
Pontos Rum diasporasında (Yunanistan’da) Kalandar benzeri yeni yıl gelenekleri farklı adlarla devam etmektedir.

Yunanca kaynaklar Kalandar’ı nasıl tanımlıyor?

1) “Kαλαντάρ’/Kαλαντάρτς” Pontos’ta (Πόντος) yılbaşı arifesi geleneği

Yunanca Pontos odaklı yazılarda Kαλαντάρ’; Eski Takvim’e (Παλαιό Ημερολόγιο) göre 13 Ocak gecesi (14 Ocak’a bağlayan gece) kutlanan, “eski yılın bitişi–yeni yılın gelişi” temasına sahip bir Pontos yılbaşı arifesi ritüeli olarak anlatılır. Bu anlatımlarda, kılık değiştirme/maske, yüz karartma, çan, sokakta dolaşma ve evlere uğrayıp iyi dileklerle “bereket” isteme gibi ögeler tipiktir.

2) Pontosça (ποντιακή διάλεκτος) içinde terim olarak “Kαλαντάρτς = Ocak”

Yunanca dilbilimsel/akademik bir çalışmada “Καλαντάρ’ς / Καλαντάρτς”ın Pontos Rumcasında Ocak ayı adı olduğu ve etimolojisinin Latince calendae (kalendae) ile ilişkilendirildiği belirtilir. Bu, “Kalandar”ın Pontos Rum kültür çevresinde kökleşmiş bir terim ve takvimsel kavram olduğunu doğrudan gösteren güçlü bir akademik dayanak sağlar.

3) Pontus’ta Noel–Yeni Yıl döngüsü içindeki “Kαλαντάρ’” teması

Yunanca bir derlemede “Χριστουγεννιάτικα έθιμα του Πόντου” (Pontos’un Noel gelenekleri) başlığı altında, Pontusça dörtlük/tekerleme içinde “Καλαντάρ’τς και Νέον Έτος …” ifadesiyle Kalandar’ın Pontus geleneği içinde “Yeni Yıl” bağlamında yaşadığı gösterilir.

4) Trabzon/Trapezunta çevresinde yaşatılan Kalandar’ın Pontus bağlamı (Yunanca tez)

Yunanca Hellenic Open Üniversitesinde yazılan Trabzon’da Kalandar festivali başlıklı tezde , Trabzon yöresinde “Kalandar Festival” gibi canlandırmaların geçtiği; geleneğin bölgesel kültür/halkbilimi çerçevesinde ele alındığı görülür. Bu tür çalışmalar, “Kalandar”ın yalnızca genel bir yılbaşı pratiği değil, Pontus/Trapezunta kültür alanında sürekliliği olan bir ritüel olduğuna dair ikinci bir akademik hat sunar.

5) “Πόντος’ta Kαλαντάρτς”

Her ne kadar tam akademik dergi makalesi olmasalar da, Pontus folklorunu derleyen Yunanca kaynaklar (ör. Pontus’a özgü ay adları ve ritüel hatırlatmaları) Kalandar’ı açıkça “Πόντος’ta (Pontus’ta) yılbaşı dönemi/ocak ayı ritüelleri” şeklinde anlatır ve Pontusça kullanımını örneklerle verir. Bunlar, saha hafızasının Yunanca yazılı aktarımını gösterir.

Sonuç (Yunanca kaynaklara dayanarak)

Yukarıdaki Yunanca kaynakların ortaklaştığı nokta şu:

Adlandırma ve dil: “Καλαντάρ’/Καλαντάρτς” Pontos Rumcasında yerleşik bir terimdir ve (akademik etimolojiye göre) calendae kökeniyle ilişkilendirilir.
Ritüel içerik: Pontos bağlamında Kalandar, Eski Takvim yılbaşı arifesinde gerçekleştirilen, dolaşma–iyi dilek–bereket isteme, kılık değiştirme gibi unsurlar içeren bir halk geleneği olarak tarif edilir.
Pontos bağlamı: Yunanca metinlerde gelenek doğrudan “στον Πόντο / στον νομό Τραπεζούντας” (Pontus’ta / Trabzon bölgesinde) anlatılır; bu da onu Pontos Rum kültür havzasına yerleştirir.
Türkçe ve Yunanca akademik / yarı-akademik kaynakların ortak görüşünü net, karşılaştırmalı ve yoruma açık olmayacak şekilde aşağıda özetliyorum. Bu, iki literatürün kesişim kümesidir; yani uzlaştıkları noktalardır.

Türkçe ve Yunanca Kaynakların ORTAK GÖRÜŞÜ

1) Kalandar, takvim temelli bir yılbaşı geleneğidir

Her iki literatür de Kalandar’ı:

Rumi / Eski Takvim’e bağlı,
13 Ocak gecesi – 14 Ocak eşiğinde,
“eski yılın bitişi – yeni yılın gelişi”ni simgeleyen
bir takvim ritüeli olarak tanımlar.
➡️ Türkçe kaynaklar bunu “Rumi takvim yılbaşı”,
➡️ Yunanca kaynaklar “Παλαιό Ημερολόγιο – Πρωτοχρονιά” olarak adlandırır.

📌 Bu nokta tartışmasızdır.

2) Terim ve adlandırma Rumca/Yunanca kökenlidir

Ortak görüşe göre:

“Kalandar / Kalanta / Kαλαντάρ / Καλαντάρτς”
Latince calendae kökenlidir
Bizans → Ortodoks → Karadeniz hattı üzerinden yayılmıştır
➡️ Yunanca kaynaklar bunu dilbilimsel olarak,
➡️ Türkçe kaynaklar ise tarihsel-kültürel aktarım olarak açıklar.

📌 Adın kökeni konusunda iki taraf arasında çelişki yoktur.

3) Geleneğin tarihsel çekirdeği Pontos Rum kültür alanındadır

Bu, en önemli ortak noktadır:

Yunanca kaynaklar açıkça “ποντιακό έθιμο” (Pontos geleneği) der.
Türkçe akademik kaynaklar, geleneğin:
Trabzon ve çevresinde,
tarihsel olarak Rum nüfusun yoğun olduğu alanlarda
ortaya çıktığını kabul eder.
Türkçe literatürde genellikle şu ifade kullanılır:

“Bölgedeki Rum kültürel mirasının etkisiyle şekillenmiştir.”

📌 Yani:

❝ Kalandar’ın tarihsel kökeni Pontos Rum kültür çevresindedir ❞
iki literatür tarafından da kabul edilir.

4) Ritüel içerik konusunda tam örtüşme vardır

Her iki literatür de Kalandar’da şu unsurların bulunduğu konusunda hemfikirdir:

Kapı kapı dolaşma
İyi dilek, bereket isteme
Yiyecek / hediye alma
Kılık değiştirme / yüz karartma (bazı bölgelerde)
Ocak, eşik, ateş gibi koruyucu semboller
➡️ Yunanca kaynaklar bunu Pontos halk ritüeli olarak,
➡️ Türkçe kaynaklar Karadeniz halk geleneği olarak anlatır.

📌 Uygulamalar aynıdır; adlandırma çerçevesi farklıdır.

TEK CÜMLELİK ORTAK SONUÇ (akademik sentez)

Kalandar, adı, takvimsel konumu ve ritüel yapısı itibarıyla Pontos Rum kültür çevresinde şekillenmiş; zamanla Doğu Karadeniz’in çok kültürlü yapısı içinde Müslüman topluluklarca da benimsenerek günümüze ulaşmış bir yerel yılbaşı geleneğidir.

Bu cümle, Türkçe ve Yunanca akademik literatürün kesiştiği noktayı birebir yansıtır.

TÜRKÇE KAYNAKLAR:
· Ayşe Eren Kanbir, “Trabzon’da Kültürel Bir Miras Olarak Yılbaşı Kutlamaları: ‘Kalandar’ Geleneği”, IJEPhSS, 2025.

· P. M. Özyurt & S. Sarıibrahimoğlu, “Doğu Karadeniz’e Özgü Kalandar Kutlamalarının Kültürel Miras Turizmi Kapsamında İncelenmesi”, Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 2022 (DergiPark PDF).

· O. Alay, “Anadolu ve Kafkasya Kavşağında Geleneksel …” (Kalandar bölüm/atıflar içeren PDF çalışma).

· Sema Küçükali Uçankuş & İsmail Kızılırmak, “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Sürdürülebilirliği …” (Kalandar’a dair tarih ve Rumi takvim vurgusu bulunan PDF).

· Z. Kantarcı, “Kalandar Kutlaması: Livera (Yazlık) Köyü …”, Sobider, 2024 (özet sayfası).

· E. C. Güner, “Doğu Karadeniz’in yılbaşı kutlamaları: Kalandar Gecesi”, Bilkent University Institutional Repository.

· (Karşılaştırmalı bağlam için) H. M. Yıldırım, “Ortak Balkan Kültürü ‘Bocuk Gecesi’ …” (Kalandar’a kısa bölüm).

YUNANCA KAYNAKLAR:
· ΑΠΘ / IKEE (Aristotle University of Thessaloniki) – PDF: Pontusça söz varlığında “Καλαντάρ’ς / Καλαντάρτς = Ιανουάριος” ve calendae etimolojisi.

· Χριστουγεννιάτικα Έθιμα του Πόντου – Yunanca PDF: Pontos gelenekleri içinde “Καλαντάρ’τς και Νέον Έτος …” örnekleri.

· PontosNews (Yunanca): “Ο Καλαντάρ’ … τα έθιμα … στον Πόντο” – Pontos’ta eski takvime göre yılbaşı arifesi geleneği anlatımı.

· PontosNews (Yunanca): “Καλαντάρ’, ένα ελληνικό έθιμο …” – Trabzon çevresindeki canlandırmalar ve ritüel unsurlar.

· ΕΑΠ (Hellenic Open University) tez PDF: Trabzon’da Kalandar festivali/canlandırma bağlamı geçen akademik çalışma.

· Kotsari.com (Yunanca folklor derlemesi): “Καλαντάρτς… Ήθη και έθιμα των Ελλήνων στον Πόντο” başlıklı Pontus odaklı anlatım.

· Efxinospontos (Yunanca): Pontosça dörtlüklerde “Καλαντάρ’” ve Ocak geceleri teması.

pontosgercek.com/yunanca-ve-tu

Epstein dosyasından ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da çıktı: “Senin ve çocuğun fotoğraflarını gönder… Yüzümü güldür”

Epstein’e ilişkin açıklanan yeni belgelerde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a ismi de geçiyor. Esptein’in 2016 tarihinde Barrack’a gönderdiği bir e-posta’da “Senin ve çocuğun fotoğraflarını gönder… Beni gülümset” ifadeleriyer aldı

ABD’de reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlamasıyla tutuklu yargılanırken hapishanede ölü bulunan Jeffrey Epstein’a ilişkin açıklanan yeni belgelerde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın da isminin geçtiği ortaya çıktı.

Epstein’in 2016 tarihinde Barrack’a gönderdiği bir e-posta’da “Senin ve çocuğun fotoğraflarını gönder… Yüzümü güldür” ifadelerini yer aldı.

sendika.org/2026/02/epstein-do

Gramsci: “Kayıtsızlardan nefret ediyorum”

20. yüzyılın en önemli Marksist düşünürlerinden Antonio Gramsci 22 Ocak 1891’de Sardinya’da doğdu

Frederich Hebbel gibi, yaşamanın taraf tutmak olduğuna inanıyorum. Kimse, toplumun dışında yalnızca insan olarak var olamaz. Gerçekten yaşamak yurttaş olmaktır, iştirak etmektir. Kayıtsızlık irade kaybıdır, asalaklıktır, korkaklıktır. Kayıtsızlık yaşamak değildir. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum.

Kayıtsızlık tarihin ağır yüküdür. Yenilikçinin boynuna geçirilmiş değirmen taşıdır, en parlak gayretlerin boğulduğu atalet durumdur, eski şehri kuşatan ve şehri en güçlü duvarlardan, en cesur askerlerden bile daha iyi savunan bataklıktır. Çünkü saldırganları karanlık girdaplarında yutar, telef eder, umutsuzluğa düşürür, bazen de kahramanca eylemlerden alıkoyar.

Kayıtsızlık tarihte güçlü bir nüfuza sahip olmuştur. Pasif çalışır, ama yine de çalışır. Kayıtsızlık kaderdir, ona bel bağlayamazsınız. Programı aksatan, en iyi hazırlanmış planı mahveden şeydir, idrakinize başkaldırıp nefes aldırmayan etken maddedir. Olan bitenler, hepimizin başına gelen musibetler ve kahramanca bir eylemin doğurabileceği olası güzellikler birkaç kişinin inisiyatifinin değil çoğunluğun kayıtsızlığının ve devamsızlığının bir sonucudur. Olan bitenler bazı insanlar öyle istediği için değil; kitleler ancak bir kılıçla çözülebilecek düğümlere, ancak bir isyanla feshedilebilecek kanunlara, ancak bir ayaklanmayla alaşağı edilebilecek iktidarlara imkân tanıyarak sorumluluk almaktan kaçındıkları ve oluruna bıraktıkları için gerçekleşirler. Tarihe hükmediyor gibi görünen kader, bu kayıtsızlığın ve devamsızlığın yanıltıcı görünümünden başka bir şey değildir.

Olaylar perde arkasında gelişir. Başıboş bırakılmış birkaç el müşterek hayatı örer ve çoğunluk tümünü görmezden gelir, çünkü umursamaz. Bir çağın kaderi, küçük bir aktivist grubun dar görüşlerine, anlık hedeflerine, hırslarına ve kişisel ihtiraslarına göre biçimlenir. Çoğunluk da bunların tümünü görmezden gelir, çünkü umursamaz. Ancak gelişen olaylar amacına ulaşır, perde arkasında örülmüş hayat tamamlanır, sonra da her şeyi ve herkesi aşan kadermiş gibi görünür. Tarihi ise bunların olmasını isteyen veya istemeyen, bilen veya bilmeyen, etkin olan veya kayıtsız kalan herkesi mağdur edecek muazzam bir doğal olgu, bir patlama, bir depremden ibaretmiş gibi gösterir. Sonra kayıtsızlar öfkelenirler, böyle olmasını istemediklerini ve bunlardan sorumlu olmadıklarını göstermek için olan bitenin sonuçlarından kaçınmak isterler. Bazıları zavallıca ağlar, diğerleri alenen küfreder ama kimse kendine şunu sormaz: Ben vazifemi yapsaydım, isteklerimi gerçekleştirmeyi veya görüşlerimi bildirmeyi deneseydim tüm bunlar olur muydu? Kimse kayıtsızlığı, şüpheciliği, başlarındaki musibetle mücadele etmeye veya müşterek bir amaca erişmeye uğraşan örgütlü yurttaşlara omuz vermediği için kendini suçlamaz.

Bunun yerine, büyük çoğunluğu olaylar doğal akışını sürdürürken ideolojik fiyaskolar, başıboş planlar veya diğer şeyler hakkında hoşbeş etmeyi tercih ederler. Böylece herhangi bir sorumluluk almaktan bir kez daha kurtulmuş olurlar. Arada sırada olanı biteni açık seçik görürler, bazen en acil soruna veya kayda değer ölçüde zaman ve hazırlık gerektirse de acil görünen sorunlara olağanüstü çözümler sunabilirler. Ne var ki, bu çözümler ziyadesiyle verimsiz kalır, müşterek hayata sunulan bu katkılar da ahlâki kıvılcımdan yoksun hâlde kendilerini ele verirler. Bu, hayatta herkesin mücadele hâlinde olmasını talep eden, bilinemezciliğe veya herhangi bir kayıtsızlığa imkân tanımayan keskin bir tarihsel sorumluluk algısının değil, entelektüel merakın bir ürünüdür.

Ebedi masumlar hakkında sızlanmalarına öfkeli olduğum için de kayıtsızlardan nefret ediyorum. Hayatın onlara verdiği ve her gün vermeyi sürdürdüğü vazifeyi nasıl yerine getirdikleri, ne yaptıkları ve hepsinin ötesinde ne yapmadıkları konularında hesap vermelerini talep ediyorum. Acımasız olabilirim, merhametimi onlardan esirgeyebilirim, gözyaşlarımı onlarla paylaşmayabilirim. Ben taraflıyım. Yaşıyorum, benim tarafımda olanların kurduğu geleceğin toplumunun nabzının gayretkeş vicdanlarda attığını şimdiden hissediyorum. Bu toplumda toplumsal bağların yükü birkaç kişinin üzerinde değil. Bu toplumda olan bitenler şansın veya kaderin değil, yurttaşların akıllı çalışmalarının ürünü. Bu şehirde pencere kenarında oturup dışarıda mücadele eden ve kendilerini paralayan azınlığı izleyenler yok. Pusuda bekleyen, o mücadelenin tatsız meyvesinin tadını çıkarmayı uman, mücadele edenlerin ve kendini paralayanların kazanımlarını hafife alan kimse yok.

Yaşıyorum. Taraflıyım. Bu yüzden iştirak etmeyenlerden nefret ediyorum. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum.

[Bu yazı, Giovanni Tiso’nun Overland için yaptığı çeviriden Cüneyt Bender tarafından tercüme edilmiştir. İlk kez Şubat 1917’de, neredeyse tamamını Antonio Gramsci’nin hazırladığı “La città futura” (Geleceğin Şehri) adlı gazetede yayımlanmıştır.]

alinteri10.org/2026/01/22/gram

Gramsci: “Yılbaşı’ndan nefret ediyorum”*

Her sabahın benim için yılbaşı olmasını istiyorum. Ben her gün kendimle hesaplaşmak ve her gün kendimi yenilemek istiyorum. Hayatımın her saatinin, geçmiştekilere bağlı olsalar da, yeni olmasını istiyorum. Sosyalizmi bu nedenle bekliyorum

Her sabah, göğün kasvetli örtüsünün altında uyandığımda, bunun benim için yılbaşı günü olduğunu anlarım.

Muntazam bakiyesi, ödenmemiş borçları ve yeni yönetim bütçesiyle hayatı ve insan ruhunu ticari bir kaygıya dönüştüren sabit vadeli hesaplar gibi kapanan yılbaşlarından nefret ediyorum. Hayatın ve ruhun sürekliliğini yitirmemize neden oluyorlar. Kendinizi bu yıl ile sonraki arasında bir mola olduğunu veya yeni bir tarihin başladığını düşünürken buluyorsunuz; kararlar alıyorsunuz ve kararsızlığınızdan pişman oluyorsunuz, falan filan. Böyle günlerin derdi çoğunlukla budur.

Kronolojinin tarihin belkemiği olduğunu söylerler. Tamam. Ama her iyi insanın aklına takılıp kalan, tarihe kötü oyunlar oynamış dört veya beş önemli günün olduğunu da kabul etmeliyiz. Bunlar da yıldönümleridir. Roma tarihinin, ortaçağın veya modern çağın yıldönümleri.

Bir de öylesine istilacı ve taşlaştırıcı hale gelmişlerdir ki, bazen kendimizi İtalya’da hayatın 752’de başladığını ve 1490 veya 1492’nin insanlığın üzerinden atladığı, birdenbire kendini yeni bir dünyada bulduğu, yeni bir hayata başladığı dağlar gibi olduğunu düşünürken buluruz. Sinemadayken filmin koptuğu ve baş döndürücü bir ışığın belirdiği fasıladaki gibi, bu günler de beklenmedik kesintiler olmaksızın tarihin aynı temel değişmez çizgi üzerinde geliştiğini görmemizi önleyen bir engele, bir korkuluk duvarına dönüşür

Yılbaşından bu yüzden nefret ediyorum. Her sabahın benim için yılbaşı olmasını istiyorum. Ben her gün kendimle hesaplaşmak ve her gün kendimi yenilemek istiyorum. Hiçbir gün dinlenmeye ayrılmaz. Hayatın yoğunluğundan sarhoş düştüğümde veya yeniden zindelik kazanmak için hayvaniliğe dalıvermek istediğimde ne zaman duracağımı kendim belirlerim.

Ruhani bir fırsatçılık değil. Hayatımın her saatinin, geçmiştekilere bağlı olsalar da, yeni olmasını istiyorum. Zoraki ortak ritimleriyle, hiçbir kutlamayı umurumda olmayan yabancılarla paylaşmayacağım. Dedelerimizin dedesi filan kutladığı için bizim de kutlamaya yanıp tutuşmamız gerekmiyor. Bu, mide bulandırıcı.

Sosyalizmi bu nedenle bekliyorum. Çünkü ruhumuzda hiçbir karşılığı olmayan tüm bu yıldönümlerini çöpe atacak, başkalarını uyduracaksa da hiç değilse ahmak atalarımızdan kayıtsız şartsız aldığımız günlerin aksine bize ait günler olacak.

(*) Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Alberto Toscano’nun ViewPoint Magazine için yaptığı çeviriden tercüme edilmiştir. İlk kez 1 Ocak 1916’da Antonio Gramsci’nin Avanti! gazetesinin Torino baskısındaki “Sotto la Mole” adlı köşesinde yayımlanmıştır.
alinteri10.org/2025/12/31/gram

Rojava’da son gelişmeler üzerine…

Suriye’de HTŞ’nin iktidarı ele geçirdiği 8 Aralık 2024 tarihinden itibaren, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi hız kazandı.

ABD şimdi İran’a saldırı hazırlığı yapıyor. Bunun için de Suriye’yi düzlemek istiyor. Esad rejimi yıkıldıktan sonra Suriye’nin nasıl yönetileceği belirsizdi. Özellikle Rojava’nın statüsü, Suriye’nin gerici iktidarına entegrasyonu en önemli tartışma konusuydu.

2026 yılının ilk günlerinden itibaren HTŞ çeteleri Kürtlerin elinde tuttuğu bölgelere saldırıya geçti ve Kürtleri geri çekilmek zorunda bıraktı.

Şimdi bir anlaşmaya varılmış görünse de Suriye’de suların durulmadığını, yeni gelişmelere gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gerici iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana gelişmelere bakıldığında, bunun bir kehanet olmadığı anlaşılır.

proleterdevrimcidurus3.org/202

Karedeniz'de binlerce yıllık Helen geleneği: Kalandar

TRABZON - Trabzon ve Gümüşhane'de halen kutlanılan “Kalandar”ın binlerce yıllık bir Helen geleneği olduğunu kaydeden Pontoslu Yazar Tamer Çilingir, Kalandar gecesi yapılan ritüellerin, klasik bir yeni yılı kutlamanın çok ötesinde bir toplumsal dayanışma olduğunun altını çizdi.

Binlerce yıldır Trabzon, Rize, Ordu, Gümüşhane, Samsun, hatta Qers gibi kentlerde Müslümanlık ve Hristiyanlıktan çok daha önce kutlanan “Kalandar” antik çağlardan günümüze kadar ulaşan nadir geleneklerden biri. 13 Ocak'ı 14 Ocak'a bağlayan gece kutlanan ve günümüzde de Trabzon ve Gümüşhane’de varlığını korumaya devam eden Kalandar, yine bir Helen geleneği olarak Pontosluların göçmek zorunda kaldığı Yunanistan, Gürcistan, Ermenistan ve Ukrayna gibi ülkelerde de kutlanmaya devam ediyor. Rumi takvime göre yeni yılın ilk ayının adı olan ‘Kalandar’ın ilk gününde, yöre halkı çeşitli etkinlikler düzenliyor. Rumi takvim yılının ilk gecesinde bazı evlerde karalahana sarması, mısır ve patates haşlaması, kabak dilimi, fındık, ceviz, elma, armut, ayva gibi özel yiyecekler hazırlanıyor.

Yine bu gece Momoyeros denilen oyunlar oynanıyor. Kalandar gecesi gençler ve çocuklar, yüzlerini boyayarak veya maskeler takarak kemençe eşliğinde oyunlar oynar ve ev ev gezerler. Gençler kapıyı çalıp içeriye ucu uzun bir ipe bağlı boş bir torba atar. Evlerden de torbanın içine koliva (haşlanmış mısır), fındık, ceviz, meyve bir de Kalandar çöreği konulur. Evlerin önüne gelenler yine köyden köye değişen ama ana teması benzer tekerlemeler söyler. Grup akşama kadar temsillerini oynar, horon eder ve tereyağı, peynir, bulgur, çörek, kavurma ve para toplarlar. Toplanan yiyecek ve para ihtiyacı olan köylüler arasında paylaştırılır.

Pontoslu Yazar Tamer Çilingir, Kalandar kutlamalarının bölge açısından kültürel önemi ve yerine dair değerlendirmelerde bulundu.

ANTİK YUNAN TİYATROLARI

Kalandar'da sergilenen Momoyerosların geleneksel Helen halk tiyatrosunun en eski ve en saf biçimi olduğunu belirten Çilingir, Pontos Halk Tiyatrosu’nu oluşturan Momoyerosların bilinen 55 temsil çeşidi olduğunu söyledi. Momoyeroslar Milattan Önce 6'ıncı yüzyılda kurulan Antik Helen Tiyatrosu’na dair taşıdığı izlere değinen Çilingir, "Arkaik dönemlerde Momoyeroslar 'Kış boyunca doğanın hareketsizliğini ve ilkbaharda da canlanışını sembolize eden kırsal kutlamalar’ olarak tanımlanırken, Nicolas Politis’e göre Momoyeroslar 'Güneşin kış dönüşümlerine göre, çeşitli kılıklara girmiş olan maskeli kişilerin yaptıkları kötü ruhların def edilmesi' gösterileridir. Bu konuda varılan ortak noktaya göre Momoyerosların, Dionisos inanışı ve şenlikleri ile aynı olduğudur. Momoyeros temsillerinin sonunda yeni yıl için dileklerde bulundukları ya da yeni yıl için ilahiler okunduğu da görülür. Hayvan derilerinden yapılmış maskelerden keçi postlarına, tilki ve belirli kişilerin giydikleri tavşan kuyruklarına kadar giysileri ve ayrıca grup liderinin giydiği ‘Alepon’ (tilki) ya da La(g)on (tavşan) denilen şeytanın başındaki boynuzlar da Dionisos bağlantılarını gösterir" dedi.

MÜZİK VE HORONUN YERİ

Müzik ve horonun genel olarak, halk sanatının gelişmemiş, geleneksel aynı zamanda süregelmiş öğelerini oluşturduğunu söyleyen Çilingir, "Momoyerosların çoğu horonla başlanıp horonla bitirilir. Horon ve müzikle baş kahramanın ölümüne ya da (yeni dönem temsillerde) hastalanmasına duydukları hüznü ifade ederler ve yine horonla dirilmesine ya da iyileşmesine sevinçlerini gösterirler. 55 Momeyeros örneğinin 49’unda var olan gelin tiplemesinin kaçırılışı karşısında duydukları endişeyi bağırışlarla gösterirler ve bulunmasını da kutlarlar. Yine 55 temsil çeşidinin 30’unda başlıca motif ölü kişinin dirilmesidir. Bu da Helenizm’in geleneksel sembollerinden biridir. Dionisos ölen ve yeniden doğan bir tanrıdır. İlk dönemdeki Momoyeroslarda kahramanın kendi başına dirilmesi gerektir. Momoyerosların Kilise tarafından yapılan bazı kutlamalarla eş zamanlı ya da paralel yapılması, Bizans’ın içinde Pontos’taki arkaik büyü törenlerinin yaşadığı döneminin kalıntısıdır. Hristiyan Bizans’ın etkisiyle bu dönemde Momoyerosların yasallaştırılması için oyuncuların ilahiler söylediği Hristiyan yeni yıl kutlamalarına da katılmaları gerekecekti. Momoyerosların oynandığı yerler bazen bir meydan bazen bir ev odası, avlu, evin büyük bir odası gibi serbest olarak seçilir. Yerin serbestçe seçilmesi arkaik döneme göre izine bağlı olması gerekmeyecektir" diye belirtti.

'BASKILARA KARŞI AYAKTA KALDI'

Kalandar’ın bugüne ulaşmasındaki en dikkat çekici unsurun, halkın politik ve kültürel baskılara rağmen bu geleneği yaşatma konusundaki direnci olduğunu vurgulayan Çilingir, şöyle devam etti: "Antik Helen inanışlarının uygulandığı bu kutlamalar, Hristiyan kutlamalarında yeni yıla başka bir tarihte girilmesi nedeniyle, baskı altına alınmak, kısıtlanmak, asimile edilmek istendi. Fakat sonraları yitip gitmelerindeki boşluğu görerek bunlara göz yumma ve daha sonraları da bunları himayesi altına alma ihtiyacı duyar. Böylelikle arkaik halk tiyatrosu, bu Hristiyan bayramlarıyla korunmuş olur. Bizans döneminde kilise Kalandar’ı kabul eder ancak Momoyeroslara Kral, Kralın yaveri, Papaz hatta Bizans savaşçılarına benzer kıyafetler giyen bazı yeni karakterler eklenir. Osmanlı döneminde de Momoyeros oyunlarında bu defa da kadı, derebeyi, atlı gibi bazı yeni karakterler görülür. Momoyerosların tiyatrolaştırılması ve toplumsallaştırılmasında 1650’den itibaren Osmanlı’nın sadece Helenlere değil Müslümanlara ve kendisini Türk olarak tanımlayanlara karşı yaptığı baskı ve zulümlerin etkisi çok önemlidir. Rumlar, Momoyeroslar aracılığıyla yereldeki yöneticilerin halk üzerindeki baskı ve zulmünü, keyfiliklerini, yozlaşmalarını, işkence ve şiddeti tiyatrolaştırarak anlatmayı göze almışlardır. Zulüm edenleri yerme, alaya alma ve rezil etme, zulüm görenlerin tepki ve savunma araçlarından biri olduğu bilinir. Bu dönemde Momoyerosların eski, basit motifleri geliştirilir, toplumsallaştırılır ve yöneticilerin aleyhinde keskin eleştiriler taşıyan diyaloglarla zenginleştirilir."

'DİNİ VE KÜLTÜREL ANLAMDAN SIYRILDI'

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ulus-devlet inşası sürecinde bölgenin çok kültürlü yapısının büyük ölçüde homojenleştirilmek istendiğini söyleyen Çilingir, "Pontos Rumlarının mübadeleyle bölgeden zorla göç ettirilmesi ve yerel kültür unsurlarının bastırılması, Kalandar gibi geleneklerin de tehlike altına girmesine yol açtı. Bu baskılara rağmen, Kalandar halkın kolektif hafızasında bir direnç alanı yarattı. İsimler ve içerikler değişse bile, kökleri halkın gündelik yaşamına derinden işlemiş olan bu gelenek, dini ve kültürel anlamlarından sıyrılarak 'yerel bir eğlence' şeklinde devam ettirildi" ifadelerini kullandı.

DAYANIŞMA GELENEĞİ

Kalandar gecesi yapılan ritüellerin, klasik bir yeni yılı kutlamanın çok ötesinde bir dayanışma örneği olduğunu kaydeden Çilingir, Kalandar ayı kışın en sert geçtiği ay olduğunu ve halkın bu ayda daha fazla yiyecek ve yakacağa ihtiyaç duyduğunu belirtti. Zorda kalanların varlıklı komşularının kapısını çaldığını belirten Çilingir, "Momoyeroslar sonunda bahşiş toplama Bizans döneminde başlamıştır. Daha önceki dönemde dinsel ve büyü amaçlı etkinliklerde böyle bir şey yoktur. Toplanan paralar, fakir Pontoslular yararına okul ve kilise kasasına teslim edilir ya da buradan fakir ailelerin gıda harcamaları karşılanırdı. Bu, zorlu kış koşullarında komşular arasındaki dayanışmayı güçlendirir. Kapitalist birikim sisteminin günümüz insanlığına dayattığı bireysel kurtuluş fikriyatı, köylerde geçimin imkansız hale gelmesi nedeniyle metropollere yaşanan göçlerin yarattığı kültürel erozyonlar, günümüzde Kalandar gibi dayanışmanın öne çıktığı gelenekleri unutturmaya çalışıyor. Fakat sadece insanlığın değil tüm yaşamın kurtuluşunun anahtarı olan ortak yaşam ve dayanışma kültürü Pontos’tan tüm dünyaya yaşatılması ve örgütlenmesi gereken bir alışkanlık. Ürünümüzü hasat ederken başvurduğumuz imece, Kalandarda ekmeğimizi paylaşmamız, bu topraklarda her ne kadar unutturulmak istense de antik çağlardan beri bir dayanışma kültürü olduğunu gösteriyor" diye konuştu.

Tolga Güney

mezopotamyaajansi43.com/tum-ha

Emperyalizm işbirlikçiliğinden, ‘garantör’lüğe Kıbrıs’ta Türkiye

TOLGA GÜNEY yazdı:

Gelinen aşamada Türkiye'nin yanı sıra birçok ülkenin mafya, kara para ve kumar "cenneti"ne dönen Adada, Kıbrıs halkı en basit seçim hakkından bile mahrum şekilde yaşamaya devam ediyor. Yerleşimci nüfusun 4'te biri konumuna düşen Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfus, garantör Türkiye'nin bir kozu olarak kalmaya devam ediyor.

51 yıldır işgal altında yaşanan Kıbrıs’ta hayatın gerçekliği kara para, mafya, kumar ve kaçakçılık olurken; Kıbrıslılar ise selfdeterminasyondan yana bir gerçekliği dayatmak için çaba harcıyor. İşgal sonrası Adanın kuzeyine yerleştirilen on binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, daha sonradan sadece Türkiye tarafından tanınan de-facto Türk yönetiminin vatandaşı yapılarak, Adanın gerçek sahiplerinin kaderlerini tayin hakkı bile ellerinden alındı. Bu yerleşimcilere 1974 sonrası Adanın güneyine sürülen 160 bin Rum’un topraklarının tapusu verildi, oy hakkı sağlandı ve nüfusları sözde korumaya gelinen Adanın Türkçe konuşan nüfusunun 4 katına kadar çıkarıldı.

Peki, Türkiye bu hakkı nereden aldı? Bu askeri operasyonu neye dayanarak yaptı? En önemli dayanağı şüphesiz 16 Ağustos 1960’ta yürürlüğe giren Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık arasında imzalanan Garanti Antlaşması’ydı.(*) Bu anlaşma ile Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye de adada söz hakkı tanındı ve anlaşmanın 4’üncü Maddesi (**) ile askeri müdahale hakkı doğdu. Anlaşma bir yandan Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü garanti altına alırken bir yandan da garantör güçlere Kıbrıs’ta mevcut durumu tesis etmesi için harekete geçme hakkı tanıyordu. Türkiye bu yetkiyi 20 Temmuz 1974’te kullanarak Adanın kuzeyini Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kopardı ve anlaşmanın 2’nci maddesini (***) ihlal etti.

Garantörlüğün arka planına bakılacak olursa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923’ten 1955’e kadar Kıbrıs gibi bir gündemi olmayan Türkiye bir anda nasıl Kıbrıs’ta garantör oldu. Buna hep birlikte göz atalım. Binlerce yıllık Helen varlığının bulunduğu Ada, Osmanlı İmparatorluğu ve Birleşik Krallık tarafından 4 Haziran 1878 yılında imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile, 92.799 sterlin karşılığında Birleşik Krallık’a kiralandı. Birinci Paylaşım Savaşının başlamasının ardından Osmanlı’nın İttifak Devletleri tarafında yer almasıyla birlikte Birleşik Krallık 5 Kasım 1914’de adayı ilhak ettiğini açıkladı.

Rumlar bağımsızlık için eyleme geçti
İngiltere’nin ilhak açıklamasının ertesi günü Kıbrıslı Türk liderliği, İngiliz Yüksek Komiserliği’ni ziyaret ederek, Ada’nın statüsünde meydana gelen değişikliği kabul ettiklerini bildirdiler. Ayrıca Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na ve Müslüman halka verdiği yardım ve sempatiye karşı, Osmanlı hükümetinin çok az bir şükran belirttiğini ve İttifak devletlerinin yanında savaşa katılması kararından utanç duyduklarını belirtirler.1 Kıbrıslı Türkler bunu yaparken Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’de Müttefik ülkeleriyle imzaladığı Lozan Barış Anlaşması’nın 20. maddesinde Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanıdı, Kıbrıs üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Buna karşı Kıbrıslı Rumlar, İngiliz Kolonisini temsil eden Kavanin Meclisi’nin boykot eder, Enosis talebi ile toplanan imzaları İngiliz Yüksek Komiseri’ne teslim edip, Sömürgeler Bakanlığı’na onlarca muhtıra gönderir. Ancak bunların tamamı İngiltere tarafından reddedilir.2 Yine Sömürge Yönetimi tarafından uygulanmak istenen ağır vergi politikalarına karşı 21 Ekim 1931’de protesto gösterileri başladı, Kıbrıs Komünist Partisi, halkı bağımsızlık talep etmek için eylemlere çağırdı. Eylemlerde İngiliz valisinin konağı yakılırken, eylemler sonrasında yüzlerce kişi tutuklandı.3

Kıbrıslı Rumlar arasında Enosis fikrinin giderek yayılması ve bu talepte eylemlerin artmasıyla birlikte sömürge yönetimi harekete geçti. Adada o güne kadar hiç gündeme gelmeyen bir ayrılığı ortaya atarak, Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfusu yanına almaya çabalayan Birleşik Krallık iki halkı karşı karşıya getirmek için çalışmalara başladı. Sömürge yöneticileri tarafından bunu doğrulayan bir çok açıklama yapılırken, dönemin Kıbrıs Valisi Herbert Richmond Palmer, Londra’ya gönderdiği 23 Ekim 1936 tarihli bir raporda şunları yazdı: “Bizim Kıbrıs’ta gelecekte de bir siyasal rahatlığımız olabilmesi için Adanın yönetimi, istisnalara da yer verecek şekilde, bölgeler temeli üzerinde sürdürülmelidir. Böylece Kıbrıs ulusçuluğu kavramı -ki Enosis aşınmış bir değer durumuna geldiğinde bu yeni kavramın yükselişi kaçınılmaz olacaktır- mümkün olduğunca uzak bir geleceğe itilip karanlıkta bırakılabilecektir.”4

Türkler İngilizlerle birlikte
Rumların, İngiltere’ye karşı her direniş ve ayaklanmalarında, Türk cemaatinin liderleri İngiltere’ye bağlılıklarını belirtti ve işgalin devamı için ellerinden geleni yaptı. Bunu en güzel yine Vali Palmer’ın 1935 yılındaki “Yarım yüzyıllık bir süre boyunca, anayasayı uygulayabilmemiz, Türklerin bize olan sadakati ile mümkün olmuştur” sözleri özetledi.5 İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından “Sir” ünvanı verilen Evkaf Dairesi Başkanı Münir Bey bu çabaların en başında yer alan isim oldu. Enosis’e karşı Türkleri bir araya getiren Münir Bey öncülüğünde 18 Nisan 1943’de Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. İngiliz Sömürge Yönetimi işbirlikçi Türkleri bu örgüt altında toplarken, Türklük adına örgüt kurmak bir Sir’e düştü.6

Adada İngiltere’ye karşı gelişen tepkinin artması ve İngiltere’nin Ada dışındaki sömürgelerinde de ulusal kurtuluş mücadelelerinin başlamasıyla İngiltere adada ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu tarihlerde Yunanistan’ın Sovyet etkisi altına girmesinden korkan ABD, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini’ni ilan eti. İngiltere’nin 2’inci Paylaşım Savaşı’na kadar dünya siyasetindeki rolünü ABD devralırken, Yunanistan ile Türkiye anti-komünist cepheye kazanıldı. Bu gelişmeyle birlikte Kıbrıs üzerindeki hakimiyette ABD de etkili olmaya başladı. Fakat İngiltere adadan tamamen çekilmedi ve Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA)’nın eylemlerine karşı çoğunluğu Kıbrıslı Türklerden oluşan Özel Polis Güçleri’ni kurdu. Ayrıca sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan Mobile Reserve adlı paramiliter bir birim kuruldu. 1956’da polis gücünün yüzde 70’ini Kıbrıslı Türkler, yüzde 15’ini Kıbrıslı Rumlar oluşturuyordu.7 Yine Rumların parti, dernek gibi kurumlar kurmasına Britanya Krallığı tarafından izin verilmezken, 1955’de Dr. Fazıl Küçük ve Hikmet Bil tarafından “Kıbrıs Milli Türk Partisi” gibi etnik bir isimle siyasi parti kurulmasına izin verildi.8

İngiltere böylece kendisine karşı başlayan antikolonyalist hareketi, iki toplum arasında bir çatışmaya dönüştürmeyi planladı. Öte yandan soruna Türkiye ve Yunanistan’ı da dâhil etme arayışına giren sömürge yönetimi topladığı Londra Konferansı ile sorunu İngiltere karşıtlığından Türk-Yunan sorununa dönüştürmeyi başardı. 1 Nisan 1954’de dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu olmadığını9 söylemesine rağmen, 29 Ağustos 1955’te toplanan Londra Konferansı ile Türkiye Kıbrıs sorununa yeniden resmen taraf oldu. Bu taraf olmanın bir sonucu olarak özellikle İstanbul’da Rumlara karşı yapılan 6-7 Eylül Pogromu gerçekleştirildi. Burada da İngiltere’nin parmağının olduğunu aslında 1954 Ağustos ayında Atina’daki İngiliz Büyükelçisinin şu öngörüsünden anlıyoruz: “Zannediyorum ki Türkler durumdan endişe duymaya başladılar. Aynı zamanda yakın bir arkadaşım da olan Türk meslektaşımı dün akşam gördüğümde, olayların gidişatından kaygı duyduğunu açıkladı. Mesajımda da belirttiğim gibi ilişkiler şu anda pek de iyi değil ve görünürdeki Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter”.10 Bu sözlerin ardından ise Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi ile İstanbul’da Rumlara karşı büyük bir pogrom başlatıldı.

İngiliz karşıtlığı toplumsal çatışmaya dönüştürüldü
Sömürge yönetiminin bu böl-yönet politikası karşılık bulmaya başladı ve EOKA tarafından Kıbrıslı Türk polislerin öldürülmesi sonrasında Kıbrıslı Rumlara dönük saldırılar başladı. Bu dönem Kıbrıslı Türkler tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu ve Rumlara karşı saldırılara girişti. Kurulan bu örgütün liderlerinden birisi de Sömürge Yönetiminin Kraliyet Savcılığı görevinden istifa eden Rauf Denktaş olurken, bu örgütün de Türkiye Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde ABD’nin gizli servisi CIA ve NATO işbirliği ile kurulduğu ileri sürüldü.11 Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na bağlı kurulan Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) finansmanı ve silâh dâhil tüm teçhizatı Amerika tarafından, CIA ve yardım kuruluşları aracılığı ile sağlanırken12, TMT kadroları, Amerika’da eğitim alan Türk subayları tarafından eğitildi ve ABD’nin ÖHD’ye verdiği silâhlar gizlice adaya getirilerek TMT silahlandırıldı.13

Tüm bunların sonucu İngiltere, topladığı Lozan Konferansı ile daha önce kendisinden çıkararak, uluslararası boyuta getirmek istediği Kıbrıs sorununda Türkiye ve Yunanistan’ı garantör ülkeler konumuna getirdi. Bunun neticesinde Kıbrıs Cumhuriyeti NATO denetiminde “bağımsızlık” ve işlerliği olmayan bir anayasa temelinde 16 Ağustos 1960 yılında ilan edildi. Cumhuriyet ile birlikte TMT’nin kurucularından Rauf Raif Denktaş, Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı, Dr. Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı vekili oldu. Fakat bunlar hiçbir zaman taksim iddialarından vazgeçmedi. Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası görüşmelerinde Türk tarafını temsil eden Nihat Erim’e, “Bu devlet nasıl olsa yürümeyecek ona göre davranalım” demişti.14 TMT de faaliyetlerine devam ederken, TMT kurucularından Albay İsmail Tansu o dönemi anlatırken, “Kıbrıs’ta Türk-Rum ortak Cumhuriyeti’nin kurulması kararı bizim hızımızı kesmemişti. TC Hükümeti’nin izlediği Kıbrıs politikası hangi yönde gelişirse gelişsin bizim şaşmaz hedefimiz, 340 yıl üzerinde bayrağımızı dalgalandırarak Türk vatanının bir parçası yaptığımız Kıbrıs Adası’nı kurtarmaktı. Buna şartlar elvermediği takdirde, hiç olmazsa Ada’nın yarısında Türk hâkimiyetini tesis edecek ve Kıbrıslı soydaşlarımızın sahibi bulundukları toprak üzerinde özgür ve bağımsız Türk devletinin kurulması sağlanacaktı” sözleri her şeyi anlatıyor.15

Karşılıklı çatışmaların devam ettiği dönemde 25 Mart 1962’de, Lefkoşa surları içindeki Bayraktar ve Ömerge Camilerinde patlayan bombalar çatışmaları daha şiddetli bir boyuta taşıdı. Türkler, bombalama olaylarından dolayı Kıbrıslı Rumları suçladı. Ancak Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi başkanlığı yapmış olan Sabri Yirmibeşoğlu, 25 Eylül 2010’da Habertürk TV’ye yaptığı açıklamada, her şeyi itiraf ediyordu. Yirmibeşoğlu şu açıklamayı yaptı: “Halkın mukavemetini artırmak için, düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Mesela bir camii yakılır. Bunu Kıbrıs’ta yaptık.”16

Çatışmaların büyümesi üzerine 28 Aralık 1963’te Kıbrıs’a gelen İngiliz Sömürgeler Bakanı Duncan Sandys, “normalleşmek” için bir komite oluşturdu. Yapılan müzakerelerin ardından 30 Aralık’ta imzalanan memorandumla Lefkoşa’nın Rum ve Türk kesimlerini ayıran tarafsız bölgenin ve İngilizlerin kontrol edeceği ara bölgenin sınırları belirlendi. “Yeşil Hat” adını alan bu bölgenin varlığı ile birlikte ada fiilen 1963’de bölünmüş hale geldi. Bu fiili bölünme sonrasında Kıbrıs Türk liderliği taksim planını yürürlüğe koyarak, Hükümet’ten ve Meclis’ten istifa etti ve ayrı birimleri olan ve yasama yetkisine sahip ayrı bir meclis kurdu. Karma köylerde yaşayan Kıbrıslı Türklerin geri dönüşüne izin vermeyen TMT, onları Türk nüfusun bulunduğu bölgelerde oluşturduğu ayrı yerleşim merkezlerine yerleştirdi. Toplam 25.000 Kıbrıslı Türk ya kendilerine yönelik saldırı korkusu, ya da TMT’nin baskısıyla evlerini terk etmek zorunda kaldı ve kötü koşullarda yaşama mahkûm edildiler.17

Bu anlaşma da çatışmalara engel olmazken 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı düzenlenen askeri darbeyi fırsat bilen Türkiye, 20 Temmuz’da başlayan ve 16 Ağustos ateşkes anlaşmasına kadar süren askeri müdahale ile adanın yüzde 37’sini işgal etti ve ada ikiye bölündü. Bu işgal sonrasında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürütülen görüşmeler sirk havasında ilerlerken, çözümden uzak bir hal alarak bugüne kadar geldi. Gelinen noktada ilk olarak Adada federal bir devleti çözüm olarak sunan Türkiye daha sonra iki ayrı devletten söz etmeye başladı. Garanti Anlaşması ile adanın kuzeyini işgal eden Türkiye bu anlaşmayı 51 yıldır BM masasında işgalin üzerini örtmek, diplomasi masasında koz olarak yararlanmak ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin egemenliğini bloke etmek için kullandı. Adadaki üslerini koruyan Birleşik Krallık ise kendisine karşı gelişen tepkiyi uluslararası boyuta taşıyarak sorumluluğu üzerinden attı. 19 Ekim’de işgal bölgesinde yapılan seçimi federasyon yanlısı Tufan Erhürman’ın kazanması sonrasında ise MHP Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı ilhak çağrısı ise Türkiye’nin Ada halkının selfdeterminasyon hakkını hiçbir zaman tanımadığı ve tanımayacağının göstergesi oldu. Bu açıklama aynı zamanda Kıbrıslı Türkçe konuşan Müslümanları hala Osmanlı tebaası olarak gören zihniyetin göstergesidir.

Sömürgeye karşı birleşik işçi mücadelesi
Peki, İngiliz sömürge yönetiminin kışkırtmaları ile çatışma yaşayan Kıbrıslı Türk ve Rumlar her zaman anlaşmazlık içinde mi yer aldı? Buna kesinlikle hayır diye cevap verebilmemiz mümkün. Buna verilebilecek en önemli örnek sömürge yönetimine karşı ortak mücadele yürüten Rum ve Türk işçilerin pratikleri verilebilir. Birlikte yaşadıkları her yerde, ortak sorunlarla baş etmek zorunda kalan işçiler, zorlu ve aşırı çalışma saatleri, düşük maaşlar, hastalık, iş kazası veya yaşlılık durumlarında kendileri ve ailelerinin durumu gibi sorunlara karşı ortak bir mücadele yürüttü. Sömürge yönetiminin “böl ve yönet” siyasetine rağmen, Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu’na (PEO) bağlı sendikalarda 2000 Kıbrıslı Türk üye (ki bu sayı diğer tüm Kıbrıslı Türk sendikalara üye olanlara eşitti) kayıtlıydı.18 İki halkın birlikte mücadelesinin sonucu olan Kıbrıs işçi sınıfı tarihi, birçok direnişe de tanıklık etti.

31 Ağustos 1936’da Mavrovuni ocağında 2 bini aşkın Kıbrıslı Rum ve Türk işçi, keyfî bir kararla maaşlarında kesinti yapılmasına karşı greve başladı. Grev komitesinde Rum ve Türk işçiler birlikte bulunduğu grevde, yövmiyelere zam, iş saatlerinin azaltılması ve şirketin işçilere kiraladığı evlerin kiralarının düşürülmesi ve hastalık gibi durumlarda işçilere prim gibi talepler yer aldı. Yine 1941’de Linini ocağında, 1 Temmuz 1941’de Demiryolu Yönetimi atölyelerinde, 3 Mart 1948’de Amerikan Madencilik şirketinde, 8 Ekim 1952’de Limasol limanında Kıbrıslı Rum ve Türk işçiler birlikte greve gittiler. Bu grevlerde onlarca Rum ve Türk işçi tutuklandı, birçok işçi İngiliz sömürge polisleri tarafından katledildi. 1947’de ortak kutlanan 1 Mayıs gösterilerinde, tüm tehditlere rağmen madenlere tek bir işçi bile inmedi.19

TMT’den Türk sendikacılara suikastler
İngilizlerin zorlaması ve Türk liderlerin araya girmesi ile birlikte adada Kıbrıs Türk Sendikaları kuruldu. Fakat iki sendikanın ortak mücadelesi her zaman devam etti. PEO ve Türk sendikası arasında imzalanan “İşbirliği Protokolü” ile ortak mücadele kararı alındı. Bu protokolün 6’ncı Maddesinde ise ile işçi sınıfının parçalanmasını ve böylece ekonomik sömürü ve sosyal baskı altında kalmasını amaçlayan sömürücülerin elinde bir koz olan, her türlü ırkçı nefret ve ırkçı ayrımın protesto edilmesi yer alıyordu. İki sendikanın 13 Ocak 1948’de maden ocaklarında ilan ettiği grev, 16 Mayıs’a kadar sürdü ve her iki sendika tarafindan ortaklaşa yürütüldü. Aynı mücadelede 76 grevci ve grevci eşi 2 yıla kadar varan hapis cezalarına çarptırıldılar.20

Ortak mücadelenin gelişmesiyle PEO bünyesinde bir Türk Bürosu oluştururken, bu büro TMT başta olmak üzere şovenist grupların hedefi oldu. POE üyesi Türk işçiler şovenist Türk unsurların cinayete varan tehditlerine rağmen POE’den ayrılmadı. Bu saldırılardan birisi de PEO Türk Bürosu’nun sorumlusu sendikacı Ahmet Sadi’ye yönelik 22 Mayıs 1958’de gerçekleşen suikast girişimiydi. Yine TMT tarafından birçok Kıbrıslı Türk sendikacı cinayet girişimine maruz bırakıldı. 11 Mart 1964’te Larnaka’ya giderken Kıbrıslı Rum Kostas Mişaulis ile birlikte Türk sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu da TMT tarafından katledildi.21 TMT bunu yapacağını zaten 29 Kasım 1957’de yayınladığı ilk bildirisinde Kıbrıslı Türklere “TMT talimatlarına mutlaka itaat etmesi” emri verirken, “… bu mücadelede aramızda hainler olacağına inanmak istemiyoruz. Ama böyle kişilerin olması halinde ezmek kaçınılmaz bir görev olacaktır” tehdidi ile ortaya koymuştu.22

İşçilerin birliği sürüyor
Rum ve Türk işçiler arasındaki ilişkiler 1974 işgali sonrasında da sürerken, 18 Ekim 1978’de Dünya Sendika Federasyonu Yönetim Kurulu, özel bir oturumunda Kıbrıs sorununu görüştü. Toplantıya Rum tarafından Andreas Jartidis başkanlığında PEO yönetim kurulu, Türk tarafından ise Hasan Sarıca’nın başkanlığındaki DEV-İŞ heyeti katıldı. Toplantıya ayrıca, Türkiye’den MADEN-İŞ Sendikası, Yunanistan’dan İnşaat İşçileri Federasyonu ve Kumaş-İplik Sanayii Çalışanları Federasyonu heyetleri de katıldı. Dünya Sendika Federasyonu’nun bu özel oturumunda kabul edilen kararda “Dünya Sendikal Hareketinin, Kıbrıs Halkının Kıbrıs’ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve egemenliği için yürüttüğü mücadeleye tam desteği” ifade edildi.23 (23) Bu tarih sonrasında da sıklıkla bir araya gelen sendika heyetleri adada birleşik mücadele zeminlerini aramaya devam ediyor.

Garantörlük kalkmadan çözüm mümkün değil
Tüm bunların ışığında Kıbrıs halkının selfdeterminasyon hakkı, İngilizler tarafından Türkiye’nin garantörlüğü ile pratikte kullanılmaz hale getirilirken, adada sorunlar çözülmek bir yana daha karmaşık bir hal aldı. Garantörlük “hakkını” kullanan Türkiye 1974’te adanın kuzeyini işgal etti, bölgede yaşayan 160 bin Rum’u sürgün etti, onlardan kalan topraklara Türkiye’den getirdiği yerleşimcileri yerleştirdi ve onlara tapu verdi. Gelinen aşamada Türkiye’nin yanı sıra birçok ülkenin mafya, kara para ve kumar “cenneti”ne dönen Adada, Kıbrıs halkı en basit seçim hakkından bile mahrum şekilde yaşamaya devam ediyor. Yerleşimci nüfusun 4’te biri konumuna düşen Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfus, garantör Türkiye’nin bir kozu olarak kalmaya devam ediyor. Adada yaşam hakkını bulamayan bu nüfus 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Avrupa Birliği’ne girmesi ve kendilerine Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği verilmesi ile birlikte Adanın dışında Avrupa ülkelerinde yaşam kurmaya çalışıyor. Garanti Anlaşması gereği korumak için geldiği Adada nüfusun yurtlarını terk etmesine neden olan politikalar izleyen Türkiye Adadan askerlerini çekmediği sürece de Adanın 1974 öncesi sahiplerinin adadaki varlığı sona erecek, Ada tamamen Türkiye’den getirilen nüfusa kalacak. Bunun için önce bu işgalin sonlanması, Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesi ve Kıbrıs’ın selfdeterminasyon hakkının tanınması gerekiyor.

Dipnotlar:
(*) file:///C:/Users/Hp/AppData/Local/Microsoft/Windows/INetCache/IE/6148VA4F/cy20gr20tr600816treaty20of20guarantee[1].pdf

(**) Madde 4: Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.

Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.

(***) Madde 2: Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler.

Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini. gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.

Ahmet An, Kıbrıs Nereye Gidiyor? Everest Yayınları, 2002, Ankara, s.2. ↩︎
A. Heinz. Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.28. ↩︎
Thomas Adams, AKEL: The Communist Party of Cyprus, Hoover Institution Press, California, 1971, s.17. ↩︎
Ahmet An, Kıbrıs Türk Toplumunda Kıbrıslılık: Engeller ve Gerekli Koşullar, 2005, s.5. ↩︎
Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.39. ↩︎
Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.45. ↩︎
A. Heinz Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.56. ↩︎
Christopher Hitchens – Hostage to History Cyprus from the Ottomans to Kissinger-Collins (1989), sf.45 ↩︎
Fahri Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara, 1963, s.51. ↩︎
Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005, İstanbul, s.202. ↩︎
İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Yayınları, Ankara, 2001, s.9 ↩︎
Ecevit Kılıç, Özle Harp Dairesi, Güncel Yayınları, 2008, İstanbul, s.45. 106 ↩︎
Ecevit Kılıç, Özle Harp Dairesi, Güncel Yayınları, 2008, İstanbul, s.99. ↩︎
Nihat Erim, Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçerisinde Kıbrıs, Ajans Türk Yayınları, Ankara, 1975, s.140. ↩︎
İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Yayınları, Ankara, 2001, s.244. ↩︎
haberturk.com/gundem/haber/555 ↩︎
Niyazi Kızılyürek, Kıbrıslı Rum Solcular, Kıbrıs’ı Nasıl Düşündüler? Heterotopia Yayınları, Limasol, 2015, s.120 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 5 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 7,8,12 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 16 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 20 ↩︎
Ahmet An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar 1942-1962, Galeri Kültür Yayınları, Lefkoşa, sf. 98 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 23 ↩︎

siyasihaber10.org/emperyalizm-

Salih Müslim: 'Suriye'de yaşananlar Kürtlere karşı komplo, ülke Afganistan'a dönüşüyor'
bbc.com/turkce/articles/cjw1pv

İktidarlar, korku ile sevgi arasında bir seçim yapmak zorunda kalsalar; tereddütsüz korkuyu seçerler.

George Orwell

Aşk'tan korkuyorlar, çünkü kontrol edemeyecekleri bir dünya yaratıyor.

George Orwell

Şam ile Rojava Anlaştı mı?

Elias Nin

Apocu Medya tarafından haber şu başlıkla duyuruldu:

“Şam ile DSG Anlaştı: Askeri Entegrasyon ve Kürt Hakları İçin Yeni Dönem…”

Birincisi; eğer bir taraf diğer tarafa entegre olmayı kabul ediyorsa bunun adı anlaşma olmaz, egemen olan güce şartlı dahil olmaktır. “Anlaşma” adı verilen metnin içeriği de bunu söylüyor.
Özeti şudur: YPG/DSG savaşçılar bundan böyle Suriye savunma bakanlığına/Genel Kurmay Başkanlığı’na bağlı olacak. Ayı tümen orak varlık sürdürmeleri bir şey ifade etmez, en nihayetinde emir komuta gereği yetki Colani’de olacak.
En nihayetinde YPG savaşçıları emirlere itaat etmeyebilirler, o vakit de başlanan noktaya geri dönülür.

İkincisi, Rojava Özerk Yönetimi çalışanları artık resmi Suriye devleti memurları olacaklar.
Kurumlar da Şam yönetimine bağlanacak, entegrasyon dedikleri budur.

Özeti şudur: Düne kadar işgal ordusu olarak Rojava’ya sokulmayan Arap sömürgeciler, yarın resmi görevli olarak törenle karşılanacak.
Peki, Kürtlerin kazancı ne? Tek kazanç var o da belki soykırım (şimdilik) durdurulmuş oldu ve ne yazık ki bir buna da sevinmek zorunda bırakıldık.
Tabii ki işgalciler ile de günü gelince el sıkışılır ama bunun olabilmesi için savaşa neden olan koşulların Kürtlerin lehine değişmiş olması gerekir.
Mesela işgalciler koşulsuz işgal topraklarından geri çekilir ve Kürtlerin de Araplar kadar kendi devletlerini kurma, kendi kendilerini yönetme hakkını kabul ederlerse.
Eğer bu olmuyor da “devlet içinde devlet olmaz, ya Suriye Arap devletine tabi olacaksınız ya da öleceksiniz” seçeneği sunuluyor ve siz ölmemek adına bunu kabul ediyorsanız, bunu adı “anlaşma” değil, şartı ricattır.
Bu sonuç Kürt ulusu açısından yenilgidir ama savaş bir mevziden ibaret değildir, devam ediyor, yani enseyi karartmamak lazım.
Bu yıkımın Kürt ulusçuluğu açısından hayırlı bir yanı da oldu: Kürtlerin damarlarına 50 yıldır enjekte edilen Apoculuk zehri artık etkisini yitirmiş, Kürtlerin bünyesi bu zehrin panzerini yatarmış, Apoculuk Rojava topraklarına gömülmüştür.

instagram.com/p/DUIf-QuiGbB/

Beni en çok rahatsız eden şey aptallığın yüceltilmesidir.

Carl Sagan

Levon Ekmekçiyan’ın Anısına

Elias Nin

Levon Ekmekçiyan, Ermeni soykırımından kurtulan bir ailenin çocuğudur, Lübnan’da büyür. Soykırımın dinmeyen yaralarıyla büyür. Yaraya katlanabilmenin yolunun, yaraya sebep olanı yok etmekten geçtiğini bilerek büyür. Erken yaşta mücadeleye, ASALA’ya katılır.
Tarih 7 Ağustos 1982, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda silah sesleri duyulur, hedefte olan, Türk Başbakanı Bülent Ulusoy’dur. Eylemciler, Levon Ekmekçiyan ve Zohrab Sarkisyan’dır.
Eylem başarısız olur ve devlet güçleri katliam için harekete geçerler. Bu sırada Sarkisyan, salonda bulunan yolculara şöyle seslenir:

“Biz, Ermenistan’ın kurtuluşu için savaşan ASALA üyeleriyiz, hedefimiz devlettir. Bu topraklarda yaşayan milletlere karşı bir düşmanlığımız yoktur. Devlet saldırıya geçince kendi vatandaşı olan sizlere de acımadan kıyacaktır, herkes burayı terk etsin.”

Çatışma bittiğinde bilanço ağırdır: 8 ölü, 72 yaralı. Levon Ekmekçiyan da yaralıdır.
Zohrab Sarkisyan, kurşunlarla delik deşik edilerek öldürülmüştür. Yaralı ele geçirilen Ekmekçiyan, 3 ay boyunca ağır işkencelerden geçirilir.
6 ay zarfında mahkeme edilir ve idam edildiği tarih olan 29 Ocak’a kadar Mamak Askeri Cezaevi’nde tecrit edilir.
Levon Ekmekçiyan, devlet tarafından tecrit edilerek diri diri mezara gömülürken, Türkiye solu da adeta karar almış gibi onu yok saymayı yeğler.
Buna gerekçe olarak ise Levon Ekmekçiyan’ın “itirafçı olduğu” yalanı bahane edilir. Oysa örgütünün bu yönlü hiçbir açıklaması yoktur.
Öyle olsa bile onun bedeninde idam edilmek istenen Ermeni ulusu ve direnen herkesti, bunun ayrımında olmak gerekirdi.
Türk Solu, Kemalizm ve Türklükle olan tarihsel bağının utancını, Levon’u “itirafçı” ilan ederek saklamaya çalışır. Levon, idam edildikten sonra da hiç yaşamış gibi kabul edilir, öyle ki eski Türk solcuları tarafından kurulan 78’liler Vakfı’nın 12 Eylül dönemine dair hazırladığı “Utanç Müzesi”nde bir tek Levon Ekmekçiyan yer almaz.
Levon da 1915’de Beyazıt Meydanı’nda idam edilen 20 Ermeni devrimci gibi yok sayılır.
Levon Ekmekçiyan artık yok, miras olarak bıraktığı yara ise kanamaya devam ediyor.

instagram.com/p/DUGcbIhiJPQ/

BİR DAHA ASLA!

27 Ocak Uluslararası Holokost Anma Günü'nde, başta Auschwitz olmak üzere toplama kamplarında hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz.

"Üstün ırk" hayallerinizi daha önce tarihe gömdük, yine gömeceğiz.

NAZIS RAUS!

instagram.com/p/DUBJaCijDhS/

"Kendisini başkalarının kurtarmasını bekleyen kişiler sadece kölelerdir."

— Voltaire

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.