Show newer

Dêrsim coğrafyasında yüzlerce toplu mezar olduğunu söyleyen araştırmacı-yazar Cemal Taş, bir daha benzer travmalar yaşanmaması için yüzleşme çağrısı yaptı.
youtu.be/POySWpnueo4?si=SHweAK

Astare şa boosted

"Kyrgyzstan has suspended the operation of all cryptocurrency mining farms until March 2026, as part of efforts to conserve electricity amid ongoing energy challenges."

caspianpost.com/kyrgyzstan/kyr

Bitcoin is a predator, hunting for cheap energy and corrupt politicians

Astare şa boosted

Mary Wollstonecraft, The Woman Who Laid the Foundation for Feminism

"Think 18th-century feminism must be outdated? Think again—there is still so much to learn from the life and writing of Mary Wollstonecraft."

thecollector.com/mary-wollston

Wollstonecraft at PG:

gutenberg.org/ebooks/author/84

#books #literature

Sorunumuz, dünyanın dört bir yanındaki insanların liderlerin emirlerine itaat etmiş olmasıdır. Bu itaat yüzünden milyonlarca insan öldürülmüştür. Bizim sorunumuz, dünyanın her yerinde insanların yoksulluk, açlık, aptallık, savaş ve zulüm karşısında itaatkâr olmalarıdır. Bizim sorunumuz, büyük hırsızlar ülkeyi yönetirken insanların itaatkâr bir şekilde hapishanelerimizi küçük hırsızlarla doldurmasıdır. Bizim sorunumuz bu.

— Howard Zinn

Varlık Vergisi: “O adamın çirkinliği, öteki hamalın nur yüzü…”

Alin Ozinian

Varlık Vergisi sırasında çalışma kamplarına toplam olarak 1.400 gayrimüslim vatandaş yollandı. Bu insanlardan 21’i “borçlu olarak” Aşkale’de hayatını kaybeti, bir çoğu ise sakatlandı.

Rum gazetesi Apoyevmatini’nin yayın müdürü Mihail Vasiliadis
gazeteci Celal Başlangıç’a şöyle anlatmıştı:

“Kalyoncukulluk Sokağı ile Tarlabaşı Bulvarı’nın kesiştiği yerde,
karakolun tam karşısındaydı benim doğduğum ev. Babam Aristodumas diş hekimiydi.

Ben doğmadan 10 gün önce beyin kanaması geçirmiş. Yatalaktı. Eve memurlar geldi.

Yanlarında bir hamal vardı. Babamı yatağından tutup yerdeki şilteye indirdiler.
Yatağı alıp gittiler. Giderlerken de ‘İyi ki böylesin, Aşkale`ye gitmeyeceksin’ dediler.

Babamın muayenehanesi evimizin karşı odasıydı.

El koydukları eşyaları o odaya tıktılar, kapıyı da mühürlediler.

Daha doğrusu gelen memur, yanındaki hamala, ‘Kapıyı kapa ve mühürle’ diye emir verdi.

Zavallı bir adamdı hamal. Pabucunun arkası basık, topuğu kalkık, pantolonu yamalı, üstü başı ter kokan fakat nur yüzlü bir adamdı. Oyuncağımı bile aldılar.

Bu arada odaya tıkılan eşyaların arasında benim de sallanır bir oyuncak atım vardı.

Tam kapıyı mühürlerken, ‘Oyuncak atım’ dedim. Adam anladı.

Bağladığı ipi kapıdan çözdü. Bana kapıyı açtı. Atımı aldım.

At kucağımda, adamın yüzüne bakıyorum gülerek.

Adam da bana gülümserken birden yüzü dondu.
Çünkü arkamdaki memur bağıra bağıra oyuncağımı koparırcasına elimden çekti,
mühürlenmek üzere olan kapıyı açtı, içeri fırlattı oyuncağımı ve ‘mühürle’ dedi.

Karşımdaki hamalın gözündeki yaşı gördüm.

Fakat ben ağlamamam gerektiğini düşündüm.

O adamın çirkinliği, öteki hamalın nur yüzü hâlâ gözlerimin önünde.”*

Türkiye tarihinde İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastlayan önemli bir sayfaya var; 1942 tarihli Varlık Vergisi Kanunu ve uygulamaları.

Dönemim Başbakan’ı Refik Saydam’ın aniden ölmesi üzerine, 9 Temmuz 1942 günü hükümeti kurmakla görevlendirilen Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos’taki güven oylamasından sonra “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar, bir vicdan ve kültür meselesidir. (...)

lemmy.world/post/38745420

Hitler’den Önceki Karanlık

Mahmut Uzun

Hitler adını henüz kimse duymamıştı.
Ama Anadolu’nun dağlarında, mağaralara sığınan masumların üzerine gaz döküp yakanlar çoktan ortaya çıkmıştı.
İnsan yakmayı, toplu imhayı, kökten yok etmeyi
Hitler bu barbarlardan öğrendi!

Bir asırlık kanlı tarihin taşlarında hala o çığlıklar yankılanıyor.
Tehcirlerde Ermeni, Süryani, Keldani, Rum halkları yok edildi;
bugün ise Kürtler, kendi topraklarında aynı karanlığın elinde bir kez daha ölümü, sürgünü, açlığı, soğuğu tadıyorlar.

Yüzyıllar değişiyor ama zulmün biçimi hep aynı kalıyor.
Ve insan sormalı:
O zaman o katiller “insanı nasıl yok ederiz?” diye düşünüyordu,
peki şimdi kim aynı fikri sürdürüyor?

Faşist diktatörler,
hangi ırktan, dinden, kimlikten olursa olsun,
tüm halkların düşmanıdır.
Onlar, kan ve talandan beslenir;
hapishaneler, sürgünler ve mezar taşlarıyla kendilerini var ederler.
Bugünün zalimleri, dünün İttihatçı çetelerinin torunlarıdır;
onların eline kimse su bile dökemez.
Hitler bile çok şey öğrendi bu topraklardaki cellatlardan.

Karl Kraus ne güzel demişti:

“İnsanlarımızın çoğu, ihmal edilmiş bir kürtajın hazin sonucudur.”

Evet, ustad iyi demiş…
Ama biz, bu sözü her gün yeniden doğrulayan bir ülkede yaşıyoruz.

Yahu nedir derdiniz?
İnsan bu kadar mı kör olur,
bu kadar mı düşmanına aşık?

Çok ayıp!
İt, itin yanında durdukça
ya suyundan içer, ya huyundan alır.

Uzak durun onlardan.
Karanlığın dili bulaşıcıdır.
instagram.com/p/DQ_C_EIjCkb/

Kemalizm emperyalizmin faşist bir projesidir. Anatolia Mezopotamya halklarını tek tipleştirmek ve Türkleştirmek için emperyalist güçler tarafından kurgulanmış bir projedir.

Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3)

Üç günlük bu kısa yazı dizisi, iktidar ile muhalefet arasındaki büyük asimetriyi ortaya koymuş olmalı. Sadece zihniyet ve ideoloji açısından değil, hedeflerin ve stratejilerin berraklığı, siyasi tasarrufların ardına konmuş olan irade, büyük resmin değerlendirilmesi, gerçekçi yol haritaları açısından iktidar çok önde. İktidarın vasatlığı ve ‘yanlışlarına’ bakarak kaybedeceğini ummak, bununla yetinmek, herhalde makbul bir siyaset olamaz.
serbestiyet.com/gunun-yazilari

Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (2)

Bugün İttihatçılık hem Kemalizm’in yıpranmasından hem de değişen konjonktürden güç alarak ‘partnerinin’ yükünden kurtuluyor. Böyle bir adım kendini farklılaştırmayı, ‘ötekinden’ farklı yönlerini vurgulamayı gerektirir. Yeni İttihatçılık da bunu yapıyor. Kemalizm’in otoriter zihniyetinin karşısına kendi ataerkil anlayışını koyuyor.
serbestiyet.com/gunun-yazilari

Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (1)

Yeni İttihatçılık konusunda son beş yılda çok sayıda yazı yazdım. 2016 Temmuz sonrası oluşan ve halen adım adım inşa edilen yeni rejimin sadece cumhurbaşkanlık sistemiyle sınırlı olmadığını, İttihatçı perspektifi günümüz koşullarında yeniden gündeme taşıyan ve dolayısıyla Cumhuriyet’i yeniden kurmayı hedefleyen bir iradeyi yansıttığını ileri sürdüm. Çeşitli vesilelerle Kemalizm’in söz konusu yeni rejime gerçekçi bir alternatif oluşturmadığını vurgulamak istedim, ancak görüyorum ki (siyasi partileri ve toplumsal tabanıyla) muhalefetin böyle bir idraki olmadığı gibi (reel) Kemalizm’e tutunma çabası da devam ediyor. Dolayısıyla bir kez daha toparlama ve hatırlatma amacıyla 3 yazı kaleme alıyorum. İlki İttihatçılığın avantajlarına işaret ederek yaşananların kavranmasına yardımcı olmak, ikincisi (yarın) Kemalizm ile İttihatçılık arasında zihniyet karşılaştırması yapmak, üçüncüsü (öbür gün) şu an iktidarda olan rejimi ‘yenmek’ için nasıl bir zihniyet ve ideoloji zeminine ihtiyaç olduğuna ve ne tür bir strateji takip edilmesi gerektiğine değinmek üzere.
serbestiyet.com/gunun-yazilari

"Radikal olmak, şeyleri kökünden kavramak demeye gelir. Ne ki insan için, kök insanın kendisidir."

Karl Marx

DİLOVASI KÜRT/İŞÇİ KATLİAMI BİR BAŞKA ROBOSKİ’DİR

Elias Nin

Kocaeli Dilovası’nda, mahallenin ortasında “parfüm” adı altında zehir ve ölüm üreten bir fabrika kuruluyor, tabii ki devletin izin veriyor, vergi alıyor.
Bu fabrikanın Dilovası’nda kurulması bir tesadüf değil, özel olarak seçilmiş.
Bir neden, Dilovası Türkiye’nin adeta zehir çöplüğüdür, kanser vakalarının en yoğun olduğu yerdir.
Diğer neden, Dilovası yoksul ve çaresiz Kürtlerin en yoğun yaşadığı ucuz iş gücü deposudur.
Kürdistan’ın birçok yerinde olduğu gibi Dilovası’nda da insanları asgari ücretin altında bir ücrete çalıştırılmaktadır.
Dilovası Türkiye sınırları dahilinde bir yer olsa da yaşayanlar yoksul Kürtler olduğundan burada yalnızca en acımasız kapitalist sömürü hukuku değil, aynı zamanda sömürge hukuku da uygulanmaktadır.
Buradan bakıldığında geçimlerini sağlamak adına “kaçak” mal taşırken öldürülen ve tarihe Roboski Katliamı olarak geçen Kürt katliamı ne ise hayatta kalmak için Dilovası’ndaki ölüm fabrikasında asgari ücretin de altında bir ücret karşılığında çalışmaya, ölüme razı olan yoksul Kürtlerin katledilmesi de odur.
Hal böyle olunca da Dilovası’ndaki “Kürt/İşçi katliamı, SOMA ya da bir başka işçi katliamı ile aynı kontekste değerlendirilemez zira bu yalnızca bir işçi katliamı değildir.
Dolayısıyla da Mecliste gensoru vermek, sorumlular hakkında dava açmak, ihmali olanları cezalandırmak gibi talepler ya da girişimler esasında katliamın gerçek karakterini saklamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bu suç, devletin izni, patronun planlı, sendikaların, işçi ve çocuk hakları örgütlerinin, “Kürtlere eşit yurttaşlık” isteyen siyasetin gözleri önünde alenen işlenmiştir.

Sonuç olarak: İşçi cinayetleri ile kapitalizm, Türkiye ve Kürdistan’da işçi olmak, sömürülmek ile Kürt işçi, çocuk, kadın olmak arasındaki ilişkiyi ve farkı ortaya koymadan, bunlar teşhir edilmeden, bütün bunları yerine getirmeye muktedir devrimci bir siyaset/örgüt inşa edilmeden gösterilen tepkiler de duygusal mastürbasyondan öteye gitmeyecek, bu cinayet de bir sonraki cinayetle birlikte unutulacaktır.

Dipnot: Kürdistan’da özellikle küçük işletmelerde ödenen ücret asgari ücretin yarısıdır.
instagram.com/p/DQ6OoXLCHf3/

10 Kasım: Sessizliğin ve Yüzleşmenin Günü

Bugün 10 Kasım.
Bu topraklarda devletin resmi hafızası bir “yas” günü olarak yeniden sahneye konuyor. Törenler, marşlar, anmalar, dualar…
Fakat her yıl aynı soruyu sormadan geçemiyorum: Bu yas, kimin yasını tutuyoruz?
Bir halkın travmalarını inkar eden, bir coğrafyanın sesini susturan bir devletin kurucusunu mı, yoksa adaletsizliğe mahküm edilmiş bir tarihin devamını mı?

Cumhuriyet’in kuruluşu, ne yazık ki yalnızca ilerleme, modernleşme ve eğitim hamleleriyle değil; aynı zamanda susturulmuş diller, yıkılmış köyler ve unutturulmuş kimliklerle de anılır.
1938 Dersim - işte o “ilerleme” söyleminin en acı bedelidir. Seyit Rıza ve halkı, modern ulus inşasının dişlileri arasında ezilmiş bir halkın onurlu direnişinin sembolü olarak kaldı.
Bu gerçek, resmi tarih kitaplarına hiçbir zaman yazılmadı; çünkü “kurucu mit”in lekesiz kalması gerekiyordu.
Ama tarih, unutturulmak istense de kan kokusunu taşır; sessizliğin altından bile sızar.

Bugün ülkenin haline bakın: açlık, yoksulluk, hukuksuzluk ve yalan üzerine inşa edilmiş bir düzen. Cumhuriyetin “aydınlanma” iddiası yerini bir çıkar cumhuriyetine, bir mafya devletine bırakmış durumda. İnsanlar adalet bulamadığı için değil, umudunu tamamen kaybettiği için kaçıyor bu ülkeden.
Bu çöküş, geçmişin günahlarıyla yüzleşemeyen bir ülkenin bugünkü halidir. Çünkü adaletle hesaplaşmamış hiçbir devlet geleceğini temizleyemez.

Evet, bugün birileri 10 Kasım’da “Atasını” anabilir. Ama ben bir halkın kıyım emrini verenleri değil, darağacında onurla dimdik duranları anarım. Seyit Rıza’nın o son sözleri, yalnızca bir halkın değil, insanlığın vicdanına kazınmıştır:

“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu.
Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun.”

Benim için 10 Kasım, bir ölüme saygı günü değil; bir inkarın, bir travmanın, bir suskunluğun hatırlanmasıdır. Gerçeğin üzerini örten değil, onu açığa çıkaran herkes, bu toprakların onurlu geleceğine bir adım daha yaklaşmıştır.

Gerçeği inkar etmeyenlere, hafızasını kaybetmeyenlere, vicdanını koruyanlara selam olsun.

Mahmut Uzun
instagram.com/p/DQ37n9AjA_S/

Karadeniz’in Sürgün Ezgileri

Başak Güler

Kırgız edebiyatçı Cengiz Aytmatov, Toprak Ana romanında, “Yır (türkü) insanların içini temizler ve onları birbirine yaklaştırır” diye yazar. Müziğin insanları birbirine yaklaştırdığı, aynı duyguları, kimi zaman hüznü, kimi zaman sevinci duyumsatan, kimi zaman da her bir yaşayışın farklı anılarını zihinlerde çağrıştıran bir işlevi vardır. Yaşadığımız topraklar bu anlamda müziğin çok çeşitli milletlerin, kültürlerin süzgecinden geçerek rengârenk bir hal aldığı, bağlamanın, kemençenin, tulumun, davulun, zurnanın, sipsinin, bendirin ve daha nice müzik aletinin melodilerle dile geldiği bir zenginliğe sahiptir. Bu enstrümanlar insan sesleriyle, ritimleriyle ve danslarıyla birleşir. Her biri, toplumu bir arada tutan birer anlatıcıdır.

Yunanistan’ın kuzeyinde bir yerlerde, diyelim ki Hortokopi’de Yorgi ustanın parmaklarının arasında duran üç telli kemençenin kulağımıza gelen ince ve keskin tınısı… Aynı tını Türkiye’de Trabzon Maçka’da kemençeci Ali’nin sazından yükselir. Bu bir tesadüf değildir. Bu komşu iki ülkenin aynı melodileri göğe yükselten insanlarının ortak bir müzik dili, kültürü vardır çünkü. Bu müziklerin yankıları, Karadeniz’in derinliklerinde gömülü olan geçmişin izlerini taşır.

Karadeniz denildiğinde akla genellikle kendine has lehçesiyle konuşan insanlar, kemençe ve horon eşliğinde coşkuyla oynanan oyunlar, yöresel yemekler ve espri dolu diyaloglar gelir. Karadeniz deyince akla gelen bu neşeli ve canlı imgeler, bölgenin sadece yüzeydeki kültürel kimliğini yansıtır. Fakat Karadeniz halklarının yok sayılan, unutturulmaya çalışılan acılarla bezeli bir geçmişi de var. Bugün Giresun’da, Trabzon’da, Rize’de, Artvin’de çalınan tulum ve kemençeden çıkan seslerin insanın yüreğini titreten bir ezgiye dönüşmesinde belki de bu acılardan süzülen notalar vardır.

Tarih bu topraklarda nice halkın yaşadığı zorbalığa, katliamlara, acı ve gözyaşına tanıktır. Egemen sınıfların iktidar mücadelelerinin bir sonucu olarak, azınlık olarak görülen halklar ya asimile edilmeye zorlanmış, kimlikleri silinmeye çalışılmış ya sürgün edilerek kendi topraklarından, köklerinden koparılmış ya da fiziksel olarak yok edilmiş, katledilmiştir. Tarihin tanıklığında, Yorgi ustanın sesinin, gözünde tüten Karadeniz topraklarına neden bu kadar uzakta yankılandığına bakalım.

Sürgünde bir halk
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, yaşandığı dönemde yarattığı değişimlerin yanı sıra takip eden yıllarda da siyasi ve demografik açılardan değişiklikler yaratmıştır. Bu gelişmeler Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları gibi etnik olarak çok unsurlu devletlerde, farklı dil, din ve geleneklerle bir arada yaşayan, birbirlerinin kültürlerinden etkilenen, ortak bir tarihsel geçmişe sahip olan halkları etkilemiştir. Bu imparatorlukların yıkılıp dağılması ve yeni ulus-devletlerin inşası sürecinde siyasi kimlikler yeniden şekillendirilirken, pek çok halk, katliamlarla, zorla yer değiştirmelerle, sürgünlerle ve kitlesel göçlerle karşı karşıya kalmıştır.

Osmanlı Devleti’nin dağılmasına eşlik eden süreç de yeni bir ulus-devlet kurulması fikri ve bu temelde atılan adımlarla somutlanır. Ana gövdeyi Türklük temeline oturtan Kemalist kadrolar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Türk/Müslüman kimliğinin dışında kalan halkları, gayrimüslimleri yaşadıkları topraklardan sürmeye, bazı durumlarda ise alenen imha etmeye dayalı ırkçı bir politika izlediler.

“1922’nin Eylülünde Yunanistan savaşı kaybederek Anadolu’dan çekildi. Başlayan kıyım ve baskı nedeniyle yüz binlerce Rum, başta İzmir olmak üzere Ege ve Karadeniz’den Yunanistan’a göç etmeye başladı. Yunanistan ve Girit’tense Müslümanlar Türkiye’ye doğru akın ediyorlardı. Resmi mübadele anlaşması ise bu metazori göç dalgasını takiben geldi. İlk adım 30 Ocak 1923’te Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi antlaşmasıyla atıldı. Bu antlaşmaya göre 1 Mayıs 1923’ten itibaren Türkiye’deki Rum-Ortodoks dinine mensup vatandaşlar ile Yunanistan’daki Müslümanlar mübadele edilecekti.”[1] Elbette devletin yaptıkları bunlarla sınırlı kalmadı; gayrimüslimlere Türkçe konuşma zorunluluğu, toplumsal dışlama, düşük ücretler, işsizlik, iskân kanunları, ağır vergiler dayatılarak “kendiliklerinden” göç etmeleri sağlandı. “Yalnızca 1922’yi takip eden bir yıl içinde 1 milyon 200 bin Rum tehcire maruz kalmıştır. 1915’teki 1,5 milyona yakın Ermeni’nin kırıma uğratılması ve sürülmesini de hesaba kattığımızda, daha Cumhuriyet’in kuruluşunun başında yaklaşık 3 milyon gayrimüslimin bu topraklardan sökülüp atıldığını görürüz.”[2]

“Ayrık otları”nın iç çekişi
“Bir Sarmaşık Olsaydım/ Sıkıca tutunsaydım bir yere/ Sökülüp atılmasaydım/ Köklerimi salsaydım derinlere…/Bense ayrık otuyam/ Her çıktığı yerden sökülen/ Sarmaşık olmak isteyip de/ Basit bir ot bilinen”[3]

Tıpkı şarkının sözlerindeki gibi, insan doğduğu, büyüdüğü, benimsediği topraklarda kök salmak, içinde yaşadığı coğrafyada, toplumda yer edinmek ister. Tek tek insanlar gibi halklar da var oldukları yerde kök salmak, çoğalmak, yeşillenip çiçeklenmek ister. Bu topraklar Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların, Rumların, Yahudilerin, Türklerin, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların, Gürcüler ve daha pek çok halkın evi olmuştur. Fakat devlet erkânının tepeden aldığı kararlar sonucu bu halkların bir kısmı kök saldığı topraklardan çekilip alındı. Nice zulümle sınandı, ne olup bittiğinin ayırdına bile varamadan varını yoğunu kaybetti, katledilen ölülerinin yasını tutmaya vakit bulamadan sırtlayıp birkaç çaputu düştü yollara. Yunanistan’la gerçekleşen mübadele de yine böyle iki halkın kaderini kökten değiştirmiştir. Zorla ayrılan aileler, terk edilen topraklar, yitirilen dostluklar; her biri birer travma olarak halkların belleğinde kalmıştır. Her köy, her kasaba, her sokak, bir zamanlar birlikte yaşamış olan halkların unutulmuş hikâyelerine ev sahipliği yapar.

İşte Karadeniz’in yeşilinden koparılıp Yunanistan’a göç ettirilen Rumlar bu hikâyelerin sahibi olanlardır. Onların alnında “sta ksena ellinas kai stin ellada ksenos” yani Yunanistan dışında Yunan, Yunanistan’da ise yabancı anlamına gelen bir damga vardı adeta. Bu nedenle de pek çoğu Yunanistan’da barınamayarak Avrupa’nın çeşitli ülkelerine göçüp diaspora olarak yaşamlarını sürdürdüler. Sadece Rumlar değil, Yunanistan’dan kopartılarak Türkiye’ye yerleştirilen Müslümanlar da aynı biçimde hem denizi aşıp geldikleri yollarda hem de yerleştirildikleri topraklarda nice zorluk yaşamıştır. Yunanistan’da “Müslüman” diye dışlananlar Türkiye’de “Gavur” diye dışlanmış, ayrık otu muamelesi görmüştür. Her iki ülkeden de sürülen halklar gittikleri yeni topraklarda her şeylerini yeniden kurmak zorunda kalmışlardır. Yalnızca evlerini değil, kültürlerini, geleneklerini, yaşam biçimlerini de korumak için çabalamışlardır. Ne var ki ne evlerinin sıcaklığı, ne çocukluklarının geçtiği toprakların kokusunu bulabilmişlerdir. İçlerinde hiç kapanmayan bir boşluk, hiç tamamlayamadıkları bir eksiklikle yaşamaya devam etmişlerdir.

Yeni bir kimlik arayışı içinde debelenen, yaşadığı topraklara adapte olmaya çalışan bir halkın acıları, ne yazık ki kolayca silinmiyor, gelecek nesillerin hafızasında da yaşamaya devam ediyor. Bir ağaç toprak altındaki suya ulaşmak için nasıl köklerine ihtiyaç duyuyorsa halklar da doğdukları topraklara, geçmişlerine aynı hasreti duyuyor. Bu özlemle ellerindeki yadigârı yaşatmaya, gelecek kuşaklarına aktarmaya çalışıyorlar. Fakat bu doğal refleksler bile bazen egemenlerin kışkırtıcılığına maruz kalıyor, karalanıyor, haksızlığa uğruyor.

Örneğin, geçtiğimiz Ocak ayında uluslararası müzik yarışması olan Eurovision’a katılacağı açıklanan şarkıyla Yunanistan TRT’nin hedef tahtasına oturtuldu. Bunun sebebiyse seçilen şarkının Pontus Rumlarının sürgün edilmesini anlatmasıydı. “Asteromata” isimli şarkıyı seslendirecek olan sanatçı Klavdia konuşmasında şarkının içeriği için şöyle diyor: “Şarkı köklerinden koparılmayı ve göçmenliği anlatıyor. Ülkemiz bu duyguları yaşamış bir ülkedir. Bunu dedelerimizin hikâyelerinde ve bugün daha iyi bir yaşam için ülkemize gelenlerde görüyoruz. Ailem Pontus kökenli göçmenlerdi. Ben de bu nedenle eserle bağ kuruyorum. Büyükannem bana hikâyeler anlattı, ailesini anlattı, köklerinden koparılma zamanında nasıl ayrılıp Sovyetler Birliği’ne gittiklerini, annemle babamın orada doğduğunu, orada büyüdüğünü ve 91’de Yunanistan’a dönüp burada yeni bir hayata başladıklarını anlattı.”

Asteromata güzel gözlü kadınlara ithafen söylenen, “yıldız gözlüm” anlamına geliyor. Şarkının sözleri aslında yukarıda bahsettiğimiz köklerinden sökülen ama topraklarını unutmayan bir halkın duygularını betimliyor:

Tatlı annem, benim için ağlama.

Sana siyah giysiler giydirseler bile

Kusursuz bedenim

Alevler onu yenemez.

Ateşin kırlangıçları

Denizleri geçseler bile

Köklerimin topraklarını

Hiçbir zaman unutmazlar.

Benim yıldız gözlü küçüğüm

Dön de seni öpeyim.

Kutsal gözyaşlarında

Dudaklarımı söndüreyim

Benim yıldız gözlü küçüğüm

Dön ki sana sarılabileyim.

Unutulmuş kanatlarım

Yaşamımın son demindeyim dinleneyim.

Tatlı annem, benim için ağlama.

Hayatım bir gemi

Geri dönüş yolunu arıyor

Yelkenlerimi açıyorum.

Ah yıldızım benim, cevahirim

Ah yıldızım benim, cevahirim

Yıldızım…

Tarihsel bir gerçekliği düşmanlık yaratmadan, sadece özlem duygularıyla yansıtmak bile, her fırsatta milliyetçiliği kışkırtmaya ihtiyaç duyan egemenler tarafından suç sayılıyor. Halklar birbirine yaklaşmasın, birbirlerinin yaşamlarıyla, acıları ve sevinçleriyle özdeşlik kurmasın diye büyük bir ideolojik savaş yürütmeye devam ediyorlar. Fakat bu ideolojik savaşın karşısında halkların kardeşliğini savunan, bir yandan kendi tarihini, geleneklerini, kültürünü yaşatmaya devam ederken diğer yandan halkların ortak bir paydada buluşmasını arzu eden ve bunun için uğraşanlar da var.

Achilleas Vasiliadis’in ardından
Ataları Karadeniz’den sürülenlerden, köklerini yaşatma gayesinde olanlardan biri de Achilleas Vasiliadis’ti. Yunanistan’ın Karadeniz ezgileri ve kemençe üstatlığıyla ünlü sanatçısı Achilleas Vasiliadis geçtiğimiz Ocak ayında yaşama gözlerini yumdu. Radyo yapımcısı, tiyatrocu, dansçı ve Yunanistan Selanik’te açtığı Parakath[4] isimli dernekle Karadeniz kültür ve geleneğini yaşatan biriydi. 1952 yılında Yunanistan’da, Drama’nın bir köyünde doğan Vasiliadis sadece Pontusça (Romeika) söylediği türkülerle değil en çok da insani ilişkileri ve değer yargılarıyla tanınan bir sanatçıydı. Aslen Argiroupoli’den (Gümüşhane) göçen dedeleri sayesinde hem Pontusçayı hem de Karadeniz kültürünü öğrendi ve yaşamı boyunca da bu kültürün devamı için çalıştı. Kendisi gibi kemençe üstadı olan Kostas Siamidis’in de içinde yer aldığı Parakath’da geleneksel Karadeniz müziklerinin, yemek kültürünün yaşatılmasına hizmet ettiler. Özellikle gençlerin Pontus kültürünü öğrenmesi, doğdukları topraklara özlem duyanların gidip görebilmesi için turlar düzenlediler. Vasiliadis atalarının geleneğinin yaşaması için maddi bir karşılık beklemeden mütevazı çalışmalar yürüttü.

Trabzon’u memleketi bilen Vasiliadis aynı zamanda Trabzonspor taraftarı olduğunu söylüyordu. Öyle ki Trabzonspor’un şampiyon olduğu yıl yapılacak olan kutlama etkinliğinde sahne alarak Karadeniz ezgilerini seslendirmek de istedi. Fakat tıpkı kendisi gibi Trabzonspor taraftarı olan kemençeci Matthaios Tsahouridis ile birlikte, gönül verdiği Trabzon’da düşman olarak aksettirildi, milliyetçi kışkırtıcıların engellemelerine maruz kaldı. Ama o geçmişin ağır yüküne, yaşadıkları özlem dolu kedere, her iki ülkede de bugün hâlâ devam eden egemen zihniyetin yaratmaya çalıştığı düşmanlık algısına rağmen halkların dostluğunu yücelten tavrından ödün vermedi. Bu nedenle 72 yaşında hayata gözlerini yumarken geride bıraktığı insanlar ona olan minnetlerini ifade ettiler. Vasiliadis’in cenazesi dostlarının çaldığı çok sayıda kemençe eşliğinde, güzel ezgiler ve dileklerle, onun adına sıralanan övgü dolu sözlerle kitlesel bir katılımla kaldırıldı.[5]

Onun ardından çalınan kemençeler toplumun geleceğe dair umutlarını, özlemlerini, hayallerini çağrıştırıyor. İnsanların özgürce konuşabildikleri, özgürce şarkı söyleyebildikleri, tüm dünya halkları arasında dostluğun, kardeşliğin, barışın hüküm sürdüğü bir dünyanın mümkün olduğunun bilinciyle söyleyelim. Geçmişin tiranları yanıldı, bugünün efendileri de yanılıyorlar. Halkları birbirine kırdırmak isteyenlere, dilleri, kültürleri yok etmek isteyenlere karşı duranları yok edebileceğini sananlar çok yanılıyorlar. Halkların kardeşliğini yeşertmek, tüm dünyada mutluluk türkülerini yükseltmek için mücadele edenler yaşamaya ve çoğalmaya devam edecek.

[1] Selim Fuat, TC “Ulus”unu Nasıl Oluşturdu?, Eylül 2012, marksist.net/selim-fuat/tc-ulu

[2] Selim Fuat, age

[3] Yönetmenliğini Murat Saraçoğlu’nun, senaristliğini Hazel Sevim Ünsal’ın yaptığı 2009 yapımı Deli Deli Olma filminde Tarık Akan’ın hayat verdiği Malakan Mişka’nın söylediği şarkının sözlerinden. Malakanlar Çarlık Rusya’sından Kars bölgesine sürülen bir halk topluluğudur. Sürüldükleri yerde de istenmeyen, Türkiye’de de tehdit olarak görülen Malakanlar, tıpkı Ermeni, Rum, Yahudi, Kürt halkları gibi pek çok baskıya maruz kalmışlar ve her iki ülkede de istenmedikleri ve göçe zorlandıkları için kendilerini “ayrık otu” olarak görmüşlerdir.

[4] Aile ve mahalle üyelerinin bir araya geldiği, yemeklerin yendiği, insanların birbirlerine hikâyeler anlattığı, geleneksel şarkılar söylenerek danslar edildiği bir gelenek.Parakath, Rumların kültüründe önemli bir yer edinmiş, unutulmasını istemedikleri geleneklerinin gençlere taşıyıcısı konumunda.

[5] x.com/KalandarDergisi/status/1

marksist.net/basak-guler/karad

Küçücük, ışıl ışıl bir fikirdi,
Bir yoksulun yüreğine
süzülüp girdi.
Ne olduğunu tam bilmeden
sakladi onu,
Ama o büyüdü,
umut gibi.
Hiçbir şey demedi önce,
uyudu içinde,
büyüdü – bir
Ta ki bir öfke gününde
ayağa kalkana dek,
O zaman alev aldı kafasının
İçinde,
Ve bağrdı: "Adalet!
Özgürrlük!"
Korktu polisler,
Vaazlar verildi kiliselerde,
Patronlar topa sarıldı..
Ama fikir, dostum,
umursamadı!
Çünkü bir fikir yaşamaya
başladığında,
Rüzgâr gibidir, deniz gibidir,
Ne susturulur, ne öldürülür:
Geçer, yıkar, Özgür birakır!

Jehan RICTUS

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.