Bir sözcüğün tek bir doğru yazımı olması gerektiği görüşüne katılmıyorum. Makine-makina, meyve-meyva, itibariyle-itibarıyla gibi yazım ikiliklerinin ikisinin de doğru kabul edilmesinin yanında, halkın diline öyle yerleşmiş sözcüklerin dilde o haliyle kullanılması taraftarıyım. Örneğin haftanın ikinci günü olan salı Arapça üçüncü anlamındaki salis sözcüğünün Oğuzcaya uyarlanmış halidir. Başka bir örnek de Yunanca ergates sözcüğünün dilimize ırgat olarak yerleşmesidir. Hesiodos'un Ergai kai Hemerai yani İşler ve Günler adlı eserinden anımsayabiliriz bu sözcüğü.
Henüz Fransız, İngiliz veya Arap olmadığımıza göre bu dillerden aldığımız ifadeleri olduğu gibi bırakmak yerine kendi söylediğimiz tarzda dilimize yerleştirmemiz gerekir. Apörlö, haşortman, meşaz veya şarz gibi söyleyişlerle dalga geçmek yersiz olmanın yanı sıra çiğ bir tavırdır.
Bunun dışında evrak, tezahürat gibi özgün dilde çoğul olan sözcüklerin dilimizde de çoğul kabul edilmesi gerektiğini savunan çakma entelektüel bir güruh var. Bilinmesi gereken bir şey var: Bir dil, diğer dilden sözcük ödünç alabilir ama dilbilgisi kuralı ödünç alamaz.
İzlediğim filmlerden hakkında yazacağım zaman internetten güzel fotoğraflar bulmaya çalışıyorum ama eklemeyi hep unutuyorum. Saat yönüne doğru dizilmiş jüri üyelerinin olduğu bu görseli buldum ve yine eklemeyi unuttum.
Fatma Betül Sayan Kaya, sonucu YSK tarafından oylar sayılırken değiştirilen şaibeli referandum öncesi reisine yaranmak için Hollanda ile kriz yaratmaya çalışmıştı. Şimdi de İBB başkanı Ekrem İmamoğlu'na iftira atıyor. Kaç günden beri kudurmuş aktrollere yol gösteriyor. Tüm akrabalarını torpille kamuda bir yerlere yerleştirmesi gözüne dizine dursun, en kısa zamanda burnundan fitil fitil gelsin de; toplumsal ahlaksızlığın ve tabii Siyasal İslam'ın sembol ismi olmuş bu kişinin bakanlık yaptığı bir ülke zaten iflah olmaz. Neden kalkınamadığımızı sorarken bir de buraya bakmak lazım.
The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) ve The Green Mile (Yeşil Yol) adlı birbirinden güzel hapishane filmlerinden sonra ilk kez bir dava filmi izledim. 1957 yapımı 12 Angry Men.
Film babasını öldürmekle suçlanan bir çocuğun jüri aşamasındaki davasını konu alıyor. Jüri on iki kişiden oluşuyor. 1950'ler Amerika'sına bakıldığında hepsi New York'taki stereotipleri yansıtan karakterler. Öncelikle jürinin tamamı beyazdır çünkü ABD'de henüz ırkçılık devam ettiği için siyahi bir jüri üyesi bulmak zordur. Filmin 90'lardaki yeniden çekilmiş versiyonunda dört siyahi jüri üyesi bulunuyordu. Sonra, jürinin tamamı erkektir. İngilizce man sözcüğünü hem adam hem de kişi olarak çevirebiliriz. Zaten dilimizde de adam, yakın bir döneme kadar insan demekti. Bugün bile yasada "adam yaralama, adam öldürme" suçları geçmektedir.
Jürinin karakter analizine bakalım bir de:
Formen yani jürinin başkanı pek bir şeye sesini çıkarmayan bir adam. Belki de en jürinin en sakin üyesi.
İki numaralı biraz sümsük bir adam. Diğerlerinin etkisi altında kalıyor.
Üç numaralı jüri, öğlunu erkek gibi yetiştirmekle övünüyor. Şiddete meyilli olmayan oğlunu dokuz yaşında şiddete alıştırmıştır. Oğlu on altı yaşına geldiğindeyse onunla kavga edip evden kaçmasına neden olmuştur. Bu karakterin vicdani hesaplaşmasını yoğun bir biçimde hissediyoruz filmde. Belki bu yüzden en çok bağıran adam bu. Kendisinde bir miktar suçluluk hissi var. Jürisi konumunda bulunduğu dava oğlunun babasını öldürdüğüne dair ciddi kanıtlar içeriyor. Kendisi bu yandan yara almış.
Dört numaralı jüri üyesi bürokratvari bir adam. Herkes sıcaktan bunalmış bir haldeyken ceketini bile çıkarmıyor. Kararından dönmesi ise çok zor oluyor.
Beş numaralı jüri üyesi banliyöde yani varoşlarda büyümüş. Cinayetin varoşlarda işlenmiş olması onu etkiliyor. Cinayetin ayrıntısına inildikçe onun da yardımı dokunuyor. Çocukla duygusal bir bağ kurduğunu görebiliyoruz.
Altı numaralı jüri üyesi badanacı. New York'taki esnaf ve zanaatkar sınıfını temsil ettiğini düşünüyorum.
Yedi numaralı jüri üyesi beyzbol maçını davadan çok düşünen bir tip. Demek ki bu zamanki aceleci tipler o zamanlarda da var. Jürilik görevinden kazanacağı üç doları, gencin hayatından daha çok düşünüyor.
Sekiz numaralı jüri üyesi, ilk oylamada suçsuz (not guilty) oyu veren tek kişi. Bize sorgulamamızı salık veriyor. Herkesin sağlam bulduğu kanıtların o kadar da iyi olmadığını bize gösteriyor.
Dokuz numaralı jüri üyesi yaşlı bir adam. Yüzeysel bir karakter. Çok derinine inilmiyor.
On numaralı jüri üyesi sürekli öksürüyor. O dönemde de pandemiler oluyordu ancak toplum sağlığı fikri çok da yerleşmemiş. Bugün öksüren biriyle iki saat aynı odada kimse kalmaz sanıyorum. Bunun yanında, kendisi varoşlara gıcık olan bir adam. Varoşlarda böyle bir cinayetin kesinlikle işleneceği önyargısını taşıyor.
On bir numaralı jüri üyesi aksanından da anlaşılacağı üzere İtalyan bir göçmen. New York'a 50'li yıllarda akın eden İtalyanları temsil ediyor.
On iki numaralı jüri üyesi davayla en alakasız tip. Reklamcılıkla uğraşıyor. Sürekli konuyu değiştiriyor. Arada dönemi yansıtacak davayla ilgisiz konuşmalar kulağımıza çalınıyor ama bu üyenin açtığı konular gerçekten çok alakasız.
İlk başta jüri üyeleri "Zaten herkesin kararı belli. Hemen oylayalım. Bitse de gitsek." kafasında. Lavaboda işini halleden birkaç kişi de son bulduktan sonra, pencereden dışarı bakıp sigara içen beyaz takım elbiseli adamın da masaya çağrılmasıyla ilk oylama gerçekleşir. Jüri üyelerinin yarısı tereddüt etmeden gencin suçlu olduğuna kanaat getirmiştir. Beş kişi de onlardan etkilenip elini kaldırmıştır. Karar oybirliğiyle alınmalıdır ancak sekiz numaralı jüri elini kaldırmamıştır. Ona neden böyle yaptığı sorulduğunda birinin ölümüne bu kadar kolay karar verilemeyeceğini, en azından bir saat tartışmaları gerektiğini söyler. Bir süre meseleyi tartışıyorlar. Sekiz numaralı jüri üyesi sakinken üç ve on numaralı jüri üyeleri saldırgandır. Tekrar oylama talep edilir ama bu sefer yazılı biçimde. On birde on bir suçlu çıkarsa sekiz numaralı jüri de suçlu oyu verecek ve genci elektrikli sandalyeye gönderecektir. Aslında bu bölümde bu kadar kolay olmasını beklemezdim. Belli ki o da baskılar sonucu diğerlerinin etkisi altında kalıyor. Bu yapılan yazılı oylamada bir suçsuz oyu çıkar. Herkes varoşlarda büyümüş beş numaralı jürinin bu oyu verdiğini düşünüyor ancak yaşlı olan dokuz numaralı jüri üyesi kendisini açık ediyor.
Sekiz numaralı jüri üyesi ayrıntılara çok iyi dikkat etmiş. Onları savunmasında kullanabileceği en iyi biçimde kullanıyor. Görgü tanıklarının ifadelerinin o kadar da net olmadığının belirlenmesinde kilit işlev görüyor. Diğer üyeler kanıtların ve görgü tanıklarının doğruluğuna %100 inanmış. Çünkü görgü tanıkları yalan yere şahitlik yapmayacaklarına dair Tanrı üzerine yemin etmiştir. Tartışmalar sürüyor. Sekiz numaralı jüri üyesi suçsuzluğuna değil suçlu olmayabileceğine dikkati çekiyor. Net olmayan kısımlar yavaş yavaş çözülüyor. İlk oylamada İtalyan göçmeni fikrini değiştiriyor. Ondan önce varoşlarda büyüyen adam bir anda suçsuz diye öne atılmıştı. Bir sonraki oylamada iki taraf eşitleniyor. Bu aşamada ortamdaki değişim de görülüyor. Yağmur yağmaya başlıyor; ileri kısımda ise başlangıçta çalışmayan vantilatör çalışıyor.
Tuvalet sahnesinde kadınlar tuvaletinin de olması garibime gitti. Sekiz numaralı jüri üyesi tatlı tatlı konuşarak herkesi ikna ediyor. Son oylamada üç suçlu oyuna karşı dokuz suçsuz oyu çıkıyor. Suçlu olduğu tezini savunanlar üç, dört ve on numaralı üyeler. Diğer ikisinin geçmişten gelen hesaplaşmaları olduğunu biliyoruz ancak dört numaralı jüri üyesi tam olarak ikna olmuyor. Onu ikna etmek için dokuz numaralı jüri üyesi gözlük ayrıntısını kullanıyor. Burası gerçekten can alıcıydı. İkircemede kalan reklamcı bile kararını kesin olarak değiştiriyor.
Sona kalan üç numaralı üye oluyor. Savunmasında mahkemedeki kanıtları ve görgü tanıklarının ifadelerini tekrarlıyor. Oğluyla olan fotoğrafını yırtması yürek burkuyor. Sonrasında kararını ağlayarak değiştiriyor ve jüri oybirliğiyle gencin suçsuz olduğuna kanaat getiriyor. Aslında onun tam olarak ikna olduğunu sanmıyorum. Vicdan azabı ağır basmış olmalı ki gencin vebalini almak istemiyor. Merdivenlerden inerken sekiz ve dokuz numaralı üyelerin diyaloğuna şahit oluyoruz ve film bitiyor. Gencin gerçekten suçsuz olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Türk hukuk siteminde jüri mekanizması yok ama sosyal medya var. Özellikle Twitter, ayrıntıları tam olarak bilinmeyen davalarda halkın yönlendirmesine maruz kalıyor. Twitter'daki linç mekanizması da benzer çalışıyor. Bir kişinin herkesi fişteklemesiyle. Diğerleri çoğunlukla konuyu bile bilmiyor. Kendinden önce yazılanların bir benzerini yazarak ahlaki anlamda artı tarafa geçmiş oluyor. Funda Esen linci böyleydi. Linçseverler olayı o kadar abarttı ki kendisinin dans ettiği paylaşımların altına küfürler yazmaya kadar gitti iş. Bu aşamada sağduyulu insanları susturmak da linci işletenlerin bir görevidir. Masumiyet karinesi bu ülkede kimse için önemli değildir. "Ülkede adalet kalmamış!" diye serzenişte bulunular ama kendilerinde Roma Hukuku'ndan bile zerrece bulunmaz. Onların istediği doğa hukukudur. Babası kızının kendisine tecavüz ettiğini söylediği genci öldürünce onu tebrik etmek için sıraya girerler. Çocuğun masum, kızın iftiracı olabileceği akıllarına gelmez. Gelir, gelir ama bunun ihtimalinin bile dillendirilmesini istemez. Sosyal medyadan adalet olmayacağını işte bu yüzden savunuyorum.
Siyah-beyaz olmasına aldırış etmeden su gibi akıp giden bir tek plan filmi. Tek kelimeyle muazzam.
Kriz, beklenmedik bir zamanda devlet ve benzer örgütün cevap verme mekanizmasını çökertecek ani gerilim yatan olgu ve olaylara verilen isimdir. Bir yerde birbirinden bağımsız farklı krizler çıkabilir. Ekonomik darboğaz, salgın, doğal afetler, orman yangınları, göç akını bu türden krizlere örnektir. Bir lider krizi yönetebildiği ölçüde iyi bir liderdir. Kriz yönetimi bir anlamda liderin sınanmasıdır. Liderin kriz anında yapacağı en kötü iş krizi inkar etmektir. İçinde bulunduğumuz ekonomik darboğaz ise kontrollü veya kontrolden çıkmış bir kriz değil; bizzat yönetim erkinin istediği bir durumdur. Bu yönüyle bunun ekonomik kriz olarak yorumlanması mümkün değildir. Bu kelimenin tam anlamıyla ekonomik terördür. İktidar eliyle halk açlığa, yoksulluğa ve dahası sefilliğe mahkum edilmektedir.
24 Ocak'ın lanetli gün olduğuna inanıyorum. Bugün ölen bazı kişiler:
47 yılında Roma İmparatoru Caligula muhafızları tarafından öldürüldü.
1962'de Ahmet Hamdi Tanpınar vefat etti. Bana göre yazarlar ölüm günlerinde değil doğum günlerinde anılmalı.
1965'te Winston Churchill. Doksan yaşındaydı.
1993'te Uğur Mumcu hâlâ aydınlatılamayan bir suikaste kurban gitti. Beni bu kadar üzen az olay vardır tarihte.
2001'de Uğur Mumcu ile aynı akıbeti paylaşan Gaffar Okkan. Cinayet ile suikast arasındaki fark, birinin toplumda infial yaratacak kilit kişileri hedef almasıdır. Bu türden suikastların en can alıcı örneği Hrant Dink'tir.
2006'da tiyatrocu ve seslendirme sanatçısı Mümtaz Sevinç birlikte yaşadığı kadın tarafından öldürüldü.
2007'de İsmail Cem, akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
2010'da Bizimkiler dizisinin Muhasebeci Ergun'u Erdinç Dinçer ile Olacak O Kadar ile hafızalara kazınan Nedim Doğan aramızdan ayrıldı. Şakir Eczacıbaşı'yı da bunlara eklemek gerek.
2012'de Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos ve 2016'da İranlı oyuncu Füruzan vefat etti.
2022 yani bugünse bir dönem Şişli'nin belediye başkanlığını da yapmış usta oyuncu Fatma Girik'in vefat haberini aldık.
@burakcakmak sekizinci olduğumuz sezondan daha berbat. Ortalık o sezonki gibi karışmadan bari. Senaryo aynı çünkü.
@kayfabeengineer@koyu.space @Neria ikisinden de uzak olmak isterim açıkçası. Üsküdar'da Osmanlı'dan kalma çok cami var. Bu ortamı yaratanlar onlar. Tercih edeceğim anlamında söylemedim yoksa.
@Neria aslında doğru. İslamcılar, Üsküdar'ı kültürel manada ele geçirmiş olsa da Salacak civarında yaşayan halk sosyal demokrat olarak nitelendirilebilir. İlçe belediyesinin AKP'li olması onlar için büyük kayıp. Yoksa Üsküdar'da ikisi Şehir Tiyatrosu, ikisi de Devlet Tiyatrosu olmak üzere dört sahne var. Yazma Eserler Daire Başkanlığı ve ne yazık ki kapanan yayınevleri var.
Kadıköy, 2010'ların ikinci yarısına kadar çok nezih bir yerdi. Klişeye düşmek istemiyorum ama Taksim'in bitirilmesiyle Kadıköy de banalleşti. AKP tarafından cezalandırılmaları da eksik kalmadı.
@Neria ben son zamanlarda Üsküdar'ı Kadıköy'e nazaran beğenmeye başladım. Bunda yeni İBB'nin sahil düzenlemesini tamamlaması çok etkili oldu. Ondan önce, Dentur ile beş dakikada Beşiktaş'a ulaşmak için kullanıyordum genelde. Fazla cami olması manevi bir huzurlu hava veriyor. İnsan umreye gelmiş gibi hissediyor.
Kadıköy ise son zamanlarda hipster gettosu haline geldi. Modern dilenciler de cabası. Buradan Maltepe-Kartal hattına uzanmayı severdim. Kurbağalıdere'yi temizlemeleri bu dönemde İBB'nin yaptığı en iyi işlerden biri oldu.
Galatasaray, 2022 yılında çıktığı dört resmi maçtan da yenik ayrıldı.
⚽ Giresunspor (0-1)
⚽ Hatayspor (4-2)
⚽ Kasımpaşa (1-3)
⚽ Trabzonspor (1-2)
Bu maçların üçünü içeride oynamamız bir yana Giresunspor maçı dışındakilerde ilk golü atmıştık.
🥅 Hatayspor maçında 23'üncü dakikada van Aanholt'un asistiyle Emre Kılınç perdeyi açmıştı. 43'te gelen beraberlik golünden sonra 45'te Kerem Aktürkoğlu skoru 2-1'e taşımıştı.
🥅 Kasımpaşa'ya karşı ise 39'da Halil Dervişoğlu ilk golü atmıştı.
🥅 Az önce biten maçta 31'inci dakikada Cicaldau penaltıdan golü bulmuştu.
Bu gidiş hiç olumlu değil. Takımı bu halde görmekten dolayı gerçekten canım çok sıkkın.
J'ai Perdu Mon Corps (Türkçe: Bedenimi Kaybettim) son zamanlarda izlediğim en derinlikli animasyon.
Filmde ailesi göçmen olan Naoufel'in elinin başından geçenler anlatılıyor. Çöpün toplanması, metroya binmek gibi alışılageldik eylemleri bedeninden bağımsız bir elin bakış açısından görmek biraz değişik.
Film boyunca flashback'ler yapılıp Naoufel'in hayatından kesitler veriliyor. Tabii, ellere özellikle dikkat çekiliyor. Bir de sinekler var.
Naoufel Fast Pizza diye bir yerde moto-kuryelik yapıyor. Ancak bu işe çok da uyumlu değil. 20 dakikadan sonra bedava olan siparişleri çoğunlukla yetiştiremiyor. Zaten onun hayali piyanist ve astronot olmaktı. Yoksa kozmonot mu demeliyim?
Yine geç kaldığı bir siparişinde Gabrielle ile tanışır. Ancak burada adının Gabrielle olduğunu bilmemektedir. Kendisiyle otomat yardımıyla iletişim kurmuştur; yüzünü dahi görmemiştir. Onun için henüz Matmazel Martinez'dir.
İlk kez Naoufel ile Gabrielle'in konuştuğu sahnede ona durumunun iyi olup olmadığını sorması kalbimi ısıttı. Naoufel ilk başta pizza için sorduğunu sanıyor. Sanırım ona daha önce böyle bir soru soran olmamış.
Naoufel, Gabrielle'in izini sürüyor. Onun hakkında detaylara erişiyor. Sonra bir gün Gabrielle'in oturduğu apartmanın önünde tesadüfen karşılaşıyorlar. Kızın yanında amcası Gigi de var. Zaten işinden bıkmış olan Noaufel, doğaçlama yaparak on yıl önce panoya iliştirilmiş çıraklık ilanı üzerinde ısrar ediyor. Bu arada, Gabrielle'i ilk gördüğümde "İçinin güzelliği dışına yansımış." diye düşünmüştüm.
Tüm bunlar olurken elin hikayesi de paralel olarak aktarılmaktadır. Naoufel, marangozhanede çıraklığına devam etmektedir. Bu sırada Gabrielle ile ilişkilerini ilerletmiştir. Onun için tahtadan bir iglu yapar. Eski ev arkadaşının Gabrielle'i habersiz partiye çağırdığı günden sonra onu buraya götürür. Ona hoş bir sürpriz de yapar. Sonuç hüsran olur.
Tüm bunlardan sonra Naoufel'in sineği öldürmek isterken elini hızara kaptırması gösterilir. Bu sahne neden sineklerin filmde geniş yer kapladığının ipucudur. Sonrasında ikisinin birbirinden bağımsız hikayelerini izleriz. Gabrielle, Naoufel'in çocukluktan beri kaydettiği kaseti dinler. Bunun sayesinde anne ve babasını trafik kazasında yitirdiğini öğrenir. Bence filmin sonuna geldiğimizde Gabrielle de Naoufel'e karşı hisler beslemeye başladı. Belki de kaseti bulmadan önce oldu bu ama iş işten geçmişti. Naoufel'in akıbeti ise belirsiz.
Şöyle bir bakınca, eller üzerinden bir anlatı ve olamayanların aşkı konu alınmış güzel bir yapım var ortada.
Gisaengçung veya Türkçe adıyla Parazit, bir tarafın %100 kötü olduğu klasik zengin-fakir filmlerinden değil.
Film, internetin bir ihtiyaç haline geldiğini vurgulayarak başlıyor. Ki ailesi o kadar fakir ki faturalarını bile ödeyemiyor. Bodrumda yaşıyorlar üstelik. Türkiye'de bodrum katta ya öğrenciler ya mülteciler yaşar. Bir ailenin bodrum katta yaşaması sefaleti ortaya koyuyor.
Ki Woo'nun arkadaşı Min, ona bir iş teklifi götürünce ailenin hayatı değişiyor. Ki Woo, zengin aileden işi kapıyor ve Da Hye'nin İngilizce öğretmeni oluyor. Bu sırada oğlum dahi sendromuna yakalanan anneyi bir şekilde kandırıyor.
Yalan rüzgarıyla önce babayı şoför olarak, sonra anneyi hizmetçi olarak aynı evde işe başlatıyorlar. Burada bir yerde Kore'deki üniversite mezunu işsizlerden söz ediliyor. Demek ki bu durumda Kore, Türkiye ile aynı kaderi paylaşıyor.
Ailenin reisi veya başka bir deyişle yeni şoför Ki Taek'in ev sahipleriyle konuşurken kafasını yoldan çevirip onların yüzüne bakması da dikkatimi çekti.
En beğendiğim bölüm sel bölümü oldu. 23 Haziran 2020'de Esenyurt'ta bir kişinin öldüğü sel felaketi geldi aklıma. Yani daha kadar sel yüzünden insanların öldüğü bir kentte yaşıyorsanız empati kurmanız kolay olacaktır. Bu sahnelerdeki göndermeler de çok yerindeydi. Sonunda spor salonunda uyanmaları ve babanın diyaloğu beni bitirdi.
Zengin ailenin kampa gittiği sırada zengin gibi yaşamaya karar veren fakir ailenin başı eski hizmetçi Moon Gwang'ın evi ziyaret etmesiyle baltalanıyor. Moon Gwang, sığınaktaki kocasına yemek yedirmek için gelmiştir aslında. Filmin bu bölümünde Koreliler'in Kuzey Kore korkusunu hissedebiliyorsunuz. Neyse ki bizim uğruna sığınaklar inşa edeceğimiz bir düşmanımız yok.
Fakirin fakirle çetin mücadelesinin fakirin zenginle olan mücadelesinin önüne geçtiği fikrini verdiği için filmin yapımcılarını ne kadar kutlasam az. Çünkü ezilen ezileni daha çok ezer. Ezilenlerin dayanışmaşı ütopik bir hayaldir. Belki bir gün gerçek olur ama o gün bugün değil.
Sonunda kanlı bir mücadele olur ve her şey değişir. Moon Gwang'ın kocası Geun Se partide dehşet saçar. Bunun sonu üç ölü olur. Biri Geun Se'nin kendisi, biri Jessica veya gerçek adıyla Ki Jung, diğeri ise zengin baba Dong Ik'tir. Ki Woo da yaralanmıştır ancak gözlerini hastanede açar.
Bundan önce şartlı tahliye ile hukuk, avukat ve doktor ile de liyakat eleştirisi yapıldığını düşünüyorum. Medya da nasibini almış bu eleştirilerden.
Mors alfabesi ile mesajlaşma ve Ki Woo'nun kod kırıcılığı bir yanda dursun, sondaki zengin olma hayali çok fenaydı. Kapitalizmin bu kadar vahşi olduğu diyarlarda sınıf atlamak çok zordur çünkü buralarda ekonomik sınıflar bir çeşit kasttır.
Ki Woo ile Da Hye arasındaki aşka da parantez açmak istiyorum. Kız gözüme çocuk gibi geldiği için öpüşme sahnelerini gayri ahlaki bulmuştum ancak karakteri canlandıran Ji-so Jung 1999 doğumluymuş. Yine de hem arkadaşının sevdiği olduğu için hem de hoca-öğrenci ilişkisini aştığı için Ki Woo'nun yaptığı ırz düşmanlığıdır.
Babanın, evin yeni sahipleri olan İsviçreli çifti Alman olarak tanıtması ve "Sosis ve biradan başka şeyler de yiyorlarmış." serzenişi bana bizim her çekik gözlüyü Japon olarak yorumlamamıza nazire gibi geldi.
Her anlamda muhteşem bir filmdi. Ancak buradan "Kore böyle lanet bir yerdir." bir önermesi çıkmaması lazım. Sonuçta bu bir belgesel değil; bir filmdir. Her film kendi gerçekliğini yaratır.
"Türkiye'de üniversite rektörü mü daha çoktur yoksa profesyonel futbol takımı teknik direktörü mü?" diye bir soru ne zamandır aklımı kurcalamaktaydı.
Türkiye'de 2021-22 eğitim-öğretim yılı itibariyle 78'i özel 209 üniversite bulunuyor. Bunların 58'i İstanbul'da.
Türkiye'de en üst düzey futbol ligine Süper Lig denir ve bu sezondan itibaren 20 takımla oynanmaktadır. Birinci Lig'de 19, iki gruptan oluşan İkinci Lig'de 39, üç gruptan oluşan Üçüncü Lig'de ise 55 takım bulunur. Bunların toplamı bize 133'ü vermektedir. İstanbul'daki profesyonel takım sayısı ise altısı Süper Lig'de olmak üzere 19'dur.
Dövüş Kulübü veya orijinal adıyla Fight Club'un en iyi üç parodisi:
🟢 24 Haziran 2014'teki Pixies konserinin tanıtımı için çekilmiş Ayberk Olgay'ın yönettiği, Kamusal Mizah'tan Özgür Turhan ve Mahmut Dalyan'ın oynadığı Fayt Kılab serisi (2014)
🟣 Veysel Zaloğlu'nun Yalnızlar Kulübü. Özgün esprileri barındırmasının yanında kendisinin dublaj yeteneğini sergilediği bir parodi olmuş (2015)
🟠 Deep Turkish Web'in Dövüş Kulübü İzledikten Sonra Gaza Gelen Adam videosu filmin parodisi olmasa da yaptığı yerinde tespitlerle burada olmayı hak ediyor (2018)
İstanbul'daki demiryolu ulaşımından sorumlu şirket Metro İstanbul A.Ş.'dir. Bunun iki istisnası var. Birincisi tarihi Tünel hattını ve Taksim'deki nostaljik tramvayı İETT'nin işletmesi, diğeri ise Marmaray'ı TCDD'nin işletmesidir.
Çocukluğumdan beri kullandığım metroda adını bir istasyona veren üniversiteler ilgimi çekmiştir hep. Bunun bir listesini hazırladım.
🔴 M1 hattında Davutpaşa - Yıldız Teknik Üniversitesi istasyonu var. Yıldız Teknik Üniversitesi'nin ikincil yerleşkesiydi burası ama belli bir zamanda Yıldız Yerleşkesi iktidar tarafından ele geçirilince üniversitenin bir numaralı yerleşkesi haline geldi. Sanırım YTÜ'de tam olarak bir kültür oturmadığı için bu gasp pek ses getirmedi.
🌐 M2'de üniversiteye çıkan iki durak var. Yenikapı'dan metroya bindiyseniz ilk göreceğiniz durak Vezneciler - İstanbul Üniversitesi olur. Bu, hattaki ikinci duraktır zaten. Yolculuğun sonlarına doğruysa İTÜ - Ayazağa'ya ulaşırsınız. Bu benim kısaltmam değil. Durağın adı tam olarak bu.
🔵 M6, dört durağıyla bir minimetrodur. M2'nin Levent istasyonu vasıtasıyla buraya bağlanırsınız. Son durağı Boğaziçi Üniversitesi / Hisarüstü'dür. Zaten metronun yolcularının büyük kısmı Boğaziçili'dir.
⚪ T1, yine böyle iki durağa sahiptir. Kabataş'tan bindiğinizi farz edersek hemen ikinci durağınız Fındıklı - Mimar Sinan Üniversitesi olacaktır. Bu üniversitenin adı yönetiminin 2003'te aldığı kararla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olmuştur gerçi. Çok uzatmadan Tarihi Yarımada'ya girer tramvay ve Beyazıt - Kapalıçarşı'dan sonra Laleli - İstanbul Üniversitesi çıkar karşınıza.
⚫ Bunlar dışında T5'te Üniversite adlı bir durak vardır. Alibeyköy Merkez ile Silahtarağa Mahallesi arasındaki bu durakla, Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nin Eyüp Kampüsü'ne doğrudan; İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Santralistanbul Kampüsü'ne ise Alibeyköy Deresi üzerinden geçen köprü vasıtasıyla ulaşılabilmektedir.
Ⓜ️ Bunlar dışında M4'ün Ünalan istasyonu İstanbul Medeniyet Üniversitesi'ne çıkmaktadır. 10 yıldır yetkili isimlerin bunu düşünüp en azından istasyonun adının peşi sıra bu üniversitenin adını eklemeleri gerekirdi. Çünkü bu istasyonu kullananların ezici çoğunluğu bu üniversiteyle bir şekilde ilişkili.
🔘 Nostaljik tramvayın bir durağının adı Galatasaray Lisesi. M5'te ise İmam Hatip Lisesi istasyonu var. Ancak ben bunlarla pek ilgilenmiyorum.
En son 2018 baharında birine aşık olmuştum. O zamandan beri kimseye karşı böyle duygularım depreşmedi. Geçen zaman:
💔 2018 yaz
🍂 2018 güz
❄️ 2018-19 kış
🌻 2019 bahar
☀️ 2019 yaz
🍁 2019 güz
☃️ 2019-20 kış
🌈 2020 bahar
😎 2020 yaz
🌦️ 2020 güz
🏂 2020-21 kış
🌷 2021 bahar
🔥 2021 yaz
💧 2021 güz
🌨️ 2021-22 kış
Yani 14 mevsim olmuş. On beş olmak üzere. Sanırım artık kalbim mühürlendi. Bir daha birini sevebileceğimi pek sanmıyorum.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın Şubat ayı oyun düzeni berbat. Oyun sayısı az ve Harbiye, Fatih, Müze Gazhane, Üsküdar Mushipzade Celal ve Ümraniye sahnelerinde toplanmış.
⚪ 2 Şubat 2022 günü 15.00 seansları var. Fatih Reşat Nuri'de Öldün, Duydun mu?, Üsküdar Musahipzade Celal'de Engin Alkan'ın yeni bir tarzda yorumladığını Sofokles'in yazmış olduğu Antigone ve Müze Gazhane Büyük Sahne'de Zehir adlı oyunlar var.
⚪ Aynı oyunlar aynı sahnelerde 3 Şubat 20.30, 4 Şubat 20.30 ve 5 Şubat 15.00 ve 20.30'da sahnede olacak. Yani bir haftada beş kere sahne alınıyor.
⚪ Pazar günleri çocuk oyunlarına ayrılmış. Çocuk oyunu izlemeyeceğim ve dahi çocuğum olmadığı için burasıyla çok ilgilenmiyorum.
⚪ 9 Şubat 20.30'da Harbiye Muhsin Ertuğrul'da Yatak Odası Komedisi adlı oyunun prömiyeri var. Bu ay gelen iki yeni oyundan biri bu. Aynı saatte Müze Gazhane Meydan Sahne'de 12 Eylül dönemini ele alan Kimse Öyle Şeyler Konuşmuyor Artık ve Ümraniye Sahnesi'nde Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Harold Pinter'in kaleminden çıkmış olan Kutlama adlı oyunlar bir aksilik olmazsa sahnede olacak.
⚪ Aynı oyunlar aynı mekanlarda 10 Şubat 20.30, 11 Şubat 20.30, 12 Şubat'ta ise 15.00 ve 20.30'da oynanacak.
⚪ 16 Şubat haftası yalnızca iki oyun var. Biri yeni İBB'nin bir çeşit komünist progandası olarak gördüğüm Yaftalı Tabut Müze Gazhane Büyük Sahne'de, diğeri ise Yatak Odası Komedisi. O da Üsküdar Musahipzade Celal'de.
⚪ 16 Şubat 15.00, 17 Şubat 20.30. 18 Şubat 20.30. 19 Şubat 15.00 ve 20.30 oyunların saati.
⚪ Şubat ayının son haftası dört oyun var. Bunların biri yeni. Harbiye Muhsin Ertuğrul'da sahneye konacak, 2004'te töre cinayetine kurban giden Gülendam'ın hikayesinin anlatıldığı Gül'e Ağıt. Seyirciden oldukça büyük bir ilgi gören Zehir, Müze Gazhane Meydan Sahne'de, Levent Üzümcü'nün oynadığı geleneksel Türk tiyatrosu ile modern tiyatro arasında bir tarza sahip Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi Kağıthane Sadabad'da, Tatlı Kaçık ise Ümraniye Sahnesi'nde olacak.
⚪ Bu oyunların tarih ve saatleri şöyle: 23 Şubat 20.30, 24 Şubat 20.30, 25 Şubat 20.30, 26 Şubat 15.00 ve 20.30.
🔴 20 Kasım 2003 günkü terör saldırısının kurbanlarından biri olan tiyatro emekçisi Kerem Yılmazer'in adını taşıyan Üsküdar'daki sahne yanında Gaziosmanpaşa ve Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi sahneleri yalnızca çocuk oyunları için kullanılacak.
🔴 Tüm bunları pandeminin sanat dünyası üzerindeki kötü etkisi olarak yorumlamak mümkün tabii ama 108 yıllık bir kurumun bu halde olmasının tek suçlusunun pandemi olacağını düşünmüyorum.
Hrant Dink, 15 (yazıyla on beş) yıl önce bugün, saat 15.05'te Halâskârgazi Caddesi'nde öldürüldü.
On beş yıl, 180 ay, 780 hafta ve 5479 gün yapıyor. Geçen sürede ülkemizin durumunun kötüye gitmekten çok, acınası bir hal aldığını düşünüyorum.
Ülkenin durumundan ziyade "Hrant Dink böylesi alçak bir suikasta uğramasaydı ne olurdu" diye düşünüyorum ancak neler olabileceğine tam olarak karar veremiyorum.
Bugün pandemi sürecinde açılan M7 Mecidiyeköy-Mahmutbey ve T5 Eminönü-Alibeyköy Cep Otogarı hatlarını denedim.
Kanal D'nin dibindeki Göztepe Mahallesi istasyonundan bindim.
🔵 Fazla uzun olmayan iki yürüyen merdiven sonra platforma ulaşabiliyorsunuz. Derinlik bakımından çevresindeki M1b ve M3 ile kıyaslayınca çok iyi bir sonuç.
🔵 Beş veya altı dakikada bir geliyor. Bekleme süresi ideal. 14.45 sularında tenha denebilecek bir sirkülasyonu vardı.
🔵 Dört vagonlu bir araç geldi. Bunu pik saat olmamasına bağlıyorum.
🔵 M5'ten sonra İstanbul'un bir başka sürücüsüz metrosu. İç ve dış tasarımı da ona benziyor. Koltuklar iki yanda birbirine bakacak şekilde tasarlanmış. Koltuk renkleri Marmaray'ınki gibi camgöbeği tonları. Kenardakiler daha koyuyken içtekiler açık renkli. Tutamaklar ise Marmaray'dakiler gibi sabit değil.
🔵 İndiğim Alibeyköy'e kadar istasyonlar ada biçiminde yani tek bir platformdan oluşuyor. Bu aslında iyi bir şey çünkü hep aynı kapı açılıyor. Alibeyköy'de ise kenar platform şeklindeydi.
🔵 Kapının üzerindeki erkanlardan durakları takip edebiliyorsunuz. Onların yanına, koltukların tepesine ikişer adet ekran konmuş. Bu da M4'teki gibi göze batan, rahatsız edici cinsten değil.
🔵 Anonsun ses seviyesi bir miktar yüksek ama kadının sesi diğer metrolara nazaran daha tok.
🔵 Durağa gelmeden yavaşladığı için savrulma çok az oluyor. Bu yönüyle yolculuk daha konforlu oluyor.
🔵 Alibeyköy durağını köprü üzerine inşa etmişler. Yolculuğum sırasında gördüğüm yeryüzündeki tek durak da buydu. Klasik bir Karadeniz kenti manzarası bu köprüden görülebiliyordu.
🔵 T5'e olan aktarması kötü. Göstergeler tam olarak hazırlanmamış. Nereye döneceğimi şaşırdım.
🔵 Benim işime yaramıyor ama milyonla insana yarar sağlayacak bir hat. Mecidiyeköy durağının açılmasıyla tam işlerliğini kazandı.
🔴 Tramvay on dakikada bir geliyor. Bu bana çok da ulaşım amaçlı olmayan nostaljik tramvayları anımsattı.
🔴 Süreyi gösteren tabela cortlamış. Sürekli başka bir sayıyı gösteriyordu.
🔴 Her istasyonda birer ikişer güvenlik görevlisi var.
🔴 Dörtlü vagon seti geldi. İstasyonun ortasında beklerken son kısmına koşarak yetişmek zorunda kaldım. Yine de ayakta yolcu yoktu. Belki de saatle alakalı bir durum bu.
🔴 Üniversite durağı Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nin Eyüp Kampüsü'ne çıkıyormuş. Çok dikkat etmemekle birlikte ben bu durağı Kadir Has Üniversitesi olarak düşünmüştüm. Bu adı kullanmalarının nedeni sanırım özel bir üniversitenin reklamını yapmak istememeleri.
🔴 Tramvaydan çok M1'in ilk açıldığı zamanki hafif metro haline benziyor. Yolun kenarına itilmiş. Manzara başta pek iyi değil ama Teleferik'ten sonra güzelleşiyor.
🔴 Koltuklar T4'teki gibi klasik biçinde tasarlanmış ancak koridor bir miktar dar.
🔴 Anons yapan ses trip atan sevgili gibi. Biraz ölgün bir havası var.
🔴 Kapının üzerindeki yol göstergeci M3 ve M4'tekine benziyor. Kırmızı ve yeşil renkli ampülleri kullanmışlar.
🔴 Reklam ekranı her vagonda bir tane var ve neredeyse herkesin görebileceği vaziyette.
🔴 Hızı bir tramvaya nazaran fena değil hatta hızlı bile sayılır. Frenlemesi T1 kadar sert değil. Yolu da onun gibi sürekli trafikle kesilmiyor. Bu proje esnasında düşünülmüş olmalı. İBB'yi burada tebrik etmek gerekir.
🔴 Son durağın Cibali olması kötü olmuş. Biraz ortada kalmış. Eminönü'ne giden ücretsiz ringler varmış ama ne kadar bekleyeceğimi bilmediğim için tercih etmedim ve yürüdüm. Eminönü etabı tamamlandığında daha iyi olacaktır.
🔴 Bu hat bana ölü proje gibi geldi. Alibeyköy-Eyüp-Balat aksında ne kadar insan yaşıyor ki bu hattı kullansın? İleride uzatılıp daha çok kişinin faydalanması sağlanacaktır elbet ama bu haliyle harcanan elektriğe ve personel masrafına üzüldüm. Bu hat 2018'de durmuştu; devam ettirilmeyebilirdi. Yanından geçip giden otobüs hatları kapatılmadan kâra geçebileceğini sanmıyorum.
🇸🇪 Mereyusblogg
Romersk medborgare från Miklagård.
På Mastodon sedan 23.X.2021
Bara postar oviktiga tankar.
Allmän egendom (PD). Inga begränsningar.
Jag tjänar ingen inkomst av det jag lägger upp här.
🇬🇧 Mereyü's blog
Roman citizen from İstanbul.
On Mastodon since 23.X.2021.
Just posting unimportant things.
Everything I publish is Public Domain (PD).
I don't earn any income here.
🇹🇷 Mereyü'nün blogu
Civis romanus sum.
23.X.2021'den beri Mastodon'da.
Önemsiz şeyler üzerine.
Paylaştığım her şey kamu malıdır (PD).
Buradan herhangi bir gelir elde etmemekteyim.