Show newer

Leibniz, bu dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğunu söylerken tek gerçek varoluşun bu dünyada olduğundan yola çıkıyordu. Bana göre, daha iyisi hayal edilebildiği için "en iyi" sıfatını almaya layık bir dünyada yaşamıyoruz. Bu saptamamda, kötülüğün ona dokunabileceğimiz bir varlık gibi karşımızda belirmesi önemli pay sahibi. Bazı insanların tüm zamanını dünyayı nasıl daha kötü bir yer haline getirebileceğini düşünerek geçirdiğini sanıyorum. Gerçekten nefret ve kin bir enerji kaynağı olsaydı hiç elektrik sıkıntısı çekmezdik. Şimdilik bunun nedenleri üzerine kafa yoruyorum.

Son dönemde adını anmak istemediğim elim olayların üst üste gelmesinden dolayı paylaşımlarıma bir süre ara vermeyi düşünüyordum. Şimdilik bazı konulara değinmekten kaçınacağım bir kısıtlama üzerinde duruyorum. Henüz bir karara varamadım.

Sosyal medyada viral olan kırk beş saniyelik bir TikTok videosunu inceleyeceğim bu yazımda. Videonun ana teması Getir ofisinde çalışan bir kadının bir günüdür.

Kadın, muhtemelen daha önce dolaşıma sokulan "ofiste bir günüm" temalı bir dakika civarındaki videolara özendi. Ancak ayrıntılara baktığımızda durumun ne kadar vahim olduğu görülebilir.

Mesai, 09.00 gibi başlıyormuş. Daha doğru bir deyişle kadın, ofise bu saatte giriyormuş. Kendisi giriş yapmak ifadesini kullanıyor. Aslında bu Türkçenin yozlaşmasına bir örnek çünkü kullanımda olan bir eylem varken eylemsiye eklenen yardımcı eylemle yeni bir kalıp oluşturmuş.

Daha sonra kendine sabah kahvesi yaptığını söylüyor. Muhtemelen filtre kahve. Ofiste adi bir kahve makinesinin bile olmaması ne kötü!

O gün birinci katta çalışacakmış. Masasını kendi seçiyor hatta. Bu da bize daha önce mesainin muğlak olduğu hakkında verdiği gibi çalışma yerinin de belli olmadığı yönünde bir ipucu veriyor. Kendine ait bir çalışma alanının olmaması sanılandan daha büyük bir sorundur.

12.30'daki öğle arasına kadar çalıştığını söylüyor. Ne yaptığını tam olarak anlamasam da videonun başındaki kartın üzerinde yer alan adı arattığımda LinkedIn'den bu kadına ulaştım. Unvanı Marketplace Operations Specialist imiş. Haziran 2021'den beri bu işi yapmaktaymış. Ondan önce Eclipse İstanbul diye bir yerde Social Media Manager unvanıyla üç ay kadar çalışmış. Bir insanın yönetici olarak işe başlaması biraz garip.

LinkedIn platformundan edindiğim diğer bir bilgi 2015 ila 2020 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversite'sinde sosyoloji eğitimi görmüş olmasıdır. Bu da herkesin aklında torpil veya iltimas olabileceği ihtimalini getirmiş. Toplumdaki ahlaki çürümenin bir göstergesi olarak görebiliriz bunu ama daha fazlası değil. Bu kadın, benim işimi elimden almıyor sonuçta.

Öğle arasında sağlıklı besleniyor. Kendisini bu kararından dolayı kutluyorum. Bunun yanında, Getir'in ne kadar yemek ücreti verdiğini merak ediyorum. Büyük bir ihtimalle çalışanlar, yediği yemeğin bir kısmını cebinden karşılıyor.

Canı latte isteyince Starbucks'tan gidip alıyor. Bunu ayrı bir molada yaptığını sanmıştım fakat öğle arasında yaptığını anladım. Bir saatlik mola dışında nefeslenme imkanı da yok sanırım.

Biraz daha çalıştıktan sonra cuma günlerinin Getir'de "Lezzetli Cuma" olduğunu gösteriyor bize. Bu cuma da lezzet olarak lokma döktürülüyormuş. Aslında diyette olmasına rağmen bir tane alıyor. Burada tane ile porsiyon hesabını karıştırdığını görüyoruz. Çünkü aldığı plastik tabakta dört adet lokma var. Burası beni ilgilendirmiyor tabii. Afiyet olsun.

Bu kesitte önemli olan şirketin göz boyama amacıyla yaptığı bir etkinliğin bile kaliteden yoksun olmasıdır. Lokma, en ucuz tatlıdır. Hamur, şeker ve yağ dışında bir bileşeni yoktur. İkincisi, bu videonun bir cuma günü çekildiğini net biçimde anlamış bulundum. Cumartesi çalışıp çalışmadığını merak ettim sadece.

18.30'a dek çalıştıktan sonra mesaiyi bitiriyor. Bilgisayarını kapatıp ofisten ayrılıyor. Bu kısımda can alıcı ayrıntı ise bilgisayarı götürecekmiş gibi yapması. Şayet bilgisayarı kendi getiriyorsa durum içler acısı demektir. Getir'in çalışanlarına bir bilgisayar bile veremediğini gösterir bu. Kadının kendi bilgisayarını kullanması şirket verileri için ciddi bir sorun. Kasıtlı olmasa bile yanlışlıkla bir yerlerde paylaşılabilir.

Video, muhtemelen Getir tarafından çektirildi. Mesainin on saate yakın sürmesini atlamışlar. Ofisin Etiler'de olduğunu hesaba katarsak, kadının yol da dahil işten kendine ayıracak vakti kalmıyor.

Kadına 'gizli işsiz' yakıştırması yapıldığını gördüm. Bu, net bir biçimde sermaye ağzıyla konuşmaktır. Bu halkın neden hep güçlüden yana olduğunu uzun uzun düşünmem gerek. Bir kere, bu kişinin gizli işsiz olması bizi ne kadar ilgilendirir? Maaşını biz vermiyoruz. Getir, bir devlet kurumu değil. Öncelikle bakılması gereken maaşını bizim ödediğimiz gizli işsizlerdir.

Bu kadına çok acıdım. Çalışma şartları kölelikten hallice. Sağ elinde yüzük olması da muhtemelen nişanlı olduğunu gösteriyor. Kendisi burayı okumayacak ama bu hayatta ne gördüğünü ve böyle bir karar aldığını kendisine sormak istiyorum.

Yine de, Tiktok ve Instagram'da aynı kullanıcı adıyla (ecemulkuu) yaptığı paylaşımlardan hayat dolu biri olduğunu anladım. LinkedIn'de ise bağlantılarının işe başlamasını, Getir hakkındaki paylaşımları ve babalık izni gibi emek süreçlerinde hoşuna gittiği olayları beğenmiş. Kendi herhangi bir yazı paylaşmamış.

Büyük olasılıkla videoyu çekerken ve paylaşırkenki amacı bu değildi ama bu yazıyı yazmama vesile için kendisine teşekkürlerimi iletiyorum. Bir gün daha iyi şartlarda -belki aynı yerde- çalışmasını diliyorum. Tabii, bu dileğim herkes için geçerli.

Mussolini, çok heyecanlı bir liderdi. İtalyanları peşinden sürüklemesini bildi fakat iki büyük hatası vardı:

1️⃣ Roma'nın İtalya'nın öncüsü, ırka dayanan bir devlet olduğunu sanması ve bu yönde adım atıp Arnavutluk, Yunanistan ve Türkiye'yi Akdeniz'de rahatsız etmesi

2️⃣ Muhtemelen Herakleitos'un "Savaş her şeyin babasıdır." sözünden yola çıkarak savaşı hayatın olmazsa olmazı olarak görmesi ve barış durumunu anlamsız bulması. Halbuki hayatın kendisi bir savaştır. Bu sözde de kastedildiği gibi sadece topla tüfekle yapılmaz savaş.

Bu iki yalnış yavaş yavaş onun sonunu getirdi ancak Mussolini, bunun farkına varabilmiş midir muamma.

Şu sıralar bir şeyler yazamıyorum. Belki de moralim bozuk diyedir, bilemiyorum. Yoksa Herson kentinin işgalden kurtulması üzerine kombat sürecini irdeleyen final yazısı yazacaktım. Zelenski'nin asıl mesleğiyle hâlâ dalga geçildiği için Türkiye'de komedi ve mizahın durumuna değinen kombine bir yazı olacaktı bu.

Son günlerde modumun neden bu kadar düştüğü hakkında bir fikrim yok. İşte durumlar iyi ve daha iyiye gidiyor. Küçük çaplı sıkıntıları bir bir atlatıyoruz. Umarım bu böyle devam eder.

Galatasaray'ın Başakşehir'i 7-0 yenmesi beni bir miktar keyiflendirse de pek bir şey değiştirmedi. Fenerbahçe, sahasında Giresunspor'a yenilerek belki de şampiyonluktan oldu. Tabii, bunları konuşmak için henüz erken.

Mastodon platformuna (veya platformlarına) olan göç, beni biraz heyecanlandırmıştı fakat gelenlerin çoğunun Twitter'ın toksik kitlesi olduğunu gördüm. Yararlanılabilecek kaynak çok az. Bu da beni hayal kırıklığına uğrattı. Kaçmak istediğim bir kent peşimden gelmiş gibi hissediyorum şu an.

Belli bir şeye odaklanmak da güç oluyor benim için. Hiçbir şey üzerine düşünemiyorum. İşten arta kalan zamanlarımda ne yaptığımı anlayamıyorum bile. Herhangi bir şey üzerine kafa yormam gerektiğinde anahtar kavramları kağıda yazıyorum. Gerisini hatırlamaya çalışıyorum ama orada da sıkıntılar var.

Çok da dile getirmek istemiyorum ama belki de bir ilişkiye ihtiyacım vardır. Günümüzde ilişkilerin ezici çoğunluğu toksik olduğu için bundan kaçıyorum. Birinin tüm sevgisini tek bir insana vermesi de anlamsız geliyor bana. Ancak yalnız başıma ne kadar geliştirebilirim kendimi. Artık tükendiğimi hissediyorum.

Eline hiç kötülük yapma imkanı geçmemiş bir insana iyi denebilir mi? İyi biri olmak bu kadar kolay olabilir mi? Eylemlerin çıktısına baktığımızda bu örnekteki kişi doğru işler yapmıştır. Ancak bu kadar otomatik bir eylem akışı iyilik olarak adlandırılabilir mi?

Peki ya kötülükle hiç karşılaşmamış, kötülüğe maruz kalsa bile bunu anlayamamış bir insana ne denir? Kötü üzerine kafa yormayan bir insan da belli olguların ayırdına varamaz. Olsa olsa kendine öğretilen ezberi tekrar eder. Hayatımıza başkalarının belirlediği doğrularla yön verebilir miyiz? Böylesi bir hayat yaşamaya değer mi?

Bazen dünyanın en mutlu insanı gibi hissediyorum kendimi. Bazense dünyanın en yalnız insanı oluveriyorum. Böyle zamanlarda kimsenin beni duymayacağını, durup dinlemeyeceğini biliyorum. O zaman da bu blogu neden açtığımı hatırlıyorum.

Atatürk, sadece 10 Kasımlarda veya ulusal bayramlarda düşmüyor aklıma. Bu nedenle 10 Kasım paylaşımı benim için büyük bir mesele değil. Zaten bu konu hakkında konuşurken doğru kelimeleri seçmek zor.

Sadece şunu belirtmem gerekir ki her 10 Kasım günü yağmur yağarken bu yıl hava günlük güneşlik. Daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştım.

Bazı durumlar için bir adlandırmaya gitme gereği duyuyorum. Elbette uzun bir açıklamayla bu durumları anlatabiliyoruz ancak tek bir sözcükle ifade etmek çok daha iyi olurdu.

Mesela bir takımın lige ambargo koyması veya bir partinin seçimleri domine etmesine ne denmeli? Buna Bayern Münih nam zat takımdan esinlenerek Bayernizm denebilir.

Bir kişinin çalışma hiyerarşisinde kendinden aşağı konumda (kısaca ast) olan birini insani nitelikler bakımından da aşağı görmesi nasıl adlandırılabilir?

Veya patronarşinin farklı bir boyutuna değineyim. Birinin sırf çok parası var diye kendini her konuda yorum yapabilecek seviyede görmesi, uzmanları küçümsemesi ve bunu yaparken motivasyonunun para olmasına ne ad verilebilir?

Günümüzde emek süreçlerine dahil olmak da emek süreçlerinde tutunmak da zor, çetin, yorucu ve yıpratıcı. Yine böyle bir macera yaşamak zorunda kalırsam dolandırıcılık işine girmeyi düşünebilirim. Öncesinde kendime bir dolandırıcı adı bulmam gerekiyor ki halkın güvenini kazanabileyim.

Bir olay sonrasında doğru bilip sarıldığım ve savunduğum bir görüşü değiştirmek veya en azından gözden geçirmek zorunda kalmak o kadar zor ki... Çeyrek asra dayanan ömrümde hiçbir zaman en kötüsünü gördüğümü iddia etmedim ancak böylesi durumlarda yaşadığım his çok berbat. Kendimi ne kadar kötü hissettiğimin tarifi yok. Belki de egomu, daha doğrusu ilkel benliğimi o kadar da dizginleyememişimdir.

Bu enflasyonist ortamda bir şeyi almanın en iyi zamanı şimdidir.

@limonlucay sosyal inşa olan bir şeyi terk etmemiz gerektiğini söylemiyorum. Bu biraz abes kaçar. On iki bin yıldır bu şekilde yaşıyoruz sonuçta. Sadece belirli düzenlemelere gidilebilir. O bile çok zor.

Evlilik, aile hatta cinsiyet birer sosyal inşadır. Ancak sosyal inşaların en büyüğü toplumun kendisidir. Toplum halinde yaşamamız gerektiğine inandırılmışız bir kere.

@miv403 iki vakadaki kadın da dünyalar tatlısı; içinin güzelliği dışına vurmuş kişiler. Her zaman böyle iyi insanlara rast gelmeyebilir. Bunun feci sonuçları olacaktır.

@melcebi haklısınız. Unvan daha oturaklı bir sözcük. Bundan sonra dikkat edeceğim.

Nispeten huzursuz bir uyku uyudum bu gece. 05.00 sularında uyanıp telefonuma baktığımda bu TikTok videosundan kesitlerle karşılaştım. Sinirden kan beynime sıçradı. Videonun tamamını bularak yazılı analiz ettim ve kritik hazırladım.

Geçen yorumladığım hippi kadın videosu ile arasında bir örüntü fark ettim ve haklı çıktım. Röportajı yapan aynı kişiydi. TikTok hesabından (xbelkifurkanx) bu videoyla beraber önceki videoyu buldum.

Kadın, aile baskısından dolayı üzülüyor. Buna tam olarak şikayet denemez. Diğer kadınların güzel giyindiğini söylüyor ancak kendini bir yerde konumlandırmıyor. Bu konuda oldukça mütevazı.

Röportajı yapan kişiye bir parantez açmak istiyorum bu noktada. Kendisi tam bir dalyanak. Kadını açık bir biçimde övüyor. İnsan tanımadığı birine nasıl kompliman veya iltifat edebilir?

Kadın biraz utanıyor. Üzülerek söylüyorum ki adamın bu yaptığı tacizdir. Ancak "Geldiğinden beri kaç kişi yazdı sana?" diye soruyor. Yani başkaları tarafından da bir taciz söz konusu. Kadın bunun ayrımına varamıyor olabilir.

"Hiç erkek arkadaşım olmadı." diyince Furkan kadını av olarak görüyor. Belli ki kişisel gelişimini tamamlamamış biri. Kendisinde bir flört çabası sezdim ama tavrı biraz kaba.

Muhabbeti takip etmekte güçlük çekiyorum. Konudan konuya atladıkları için kafam bulandı. Adam, kadının adının Göksu olduğunu öğrendikten sonra tavsiye vermeye başlıyor. Onda bile üslubu sıkıntılı.

The Office dizisi sadece bir güldürü olarak ele alınmamalı. ABD'deki çalışma düzeni üzerine eleştirisini de satır aralarına yerleştirmiş. Bob Odenkirk'in (1962-şimdi) konuk olduğu Moving On adlı dokuzuncu sezon on altıncı bölümden bu altı dakikalık kesit üzerine yorum yapmak istiyorum.

Pam, Jim ile beraber yaşamak için Philadelphia'da bir işe başvuruyor. Buradaki patronun adı Mark. Makamında gitar çalarken Pam, olaya dahil oluyor. Mark'ın tavırları biraz garip. Alışık olmayan biri ürküp kaçabilir.

Pam daha önce kendini tanıtmış olmasına rağmen Mark ile tekrar bir tanışma faslına ihtiyaç duyuyor. Burada işe alınacak adayın küçümsenmesi söz konusu olabilir.

Mark, ortamdaki ruhsuzluğu görüp "Herkes mi geçici işçi burada?" diye serzenişte bulunuyor. Daha sonra Kore kökenli bir çalışana karşı yaptığı patavatsızlığı düzeltmeye çalışıyor. Bu çaba takdire şayan ama patavatsız olmasa daha iyi sanki.

Pam de patronun Michael Scott'a benzediğini fark ediyor. İlginç olan ayrıntı şu ki Bob Odenkirk, Michael Scott rolü için seçmelere girmiş fakat başarılı olamamıştır. Steve Carell, bu role uygun bulunmuş ve yedi sezon boyunca karaktere hayat vermiştir.

Halasına nepotizm uygulamadığının altını çiziyor hatta biraz abartıyor; ona kötü davranıyor. Bence burada mesele halasını değil kendisini kurtarmak ve erdemli biri gibi göstermek.

Roger ile olan monoloğu da garip. Çalışanın neden patrona yanıt vermediğini merak ettim. "Beni duymamış olmalı" diyor Mark sonunda.

İspanyol engizisyonu esprisini araştırmam gerekti. Kids in the Hall, çizim yapılan bir komedi programıymış ama burada yanlış bir atıf var.

Bu kadar gırgır şamatadan sonra iş görüşmesine geçiliyor. Mark, Pam'in CV'sini kısa buluyor. CV'nin uzun olması önemli midir? Bu durumu ele alırsak yanıt net bir "Hayır" olabilir. Çünkü Pam, on yılın üzerinde aynı yerde (Dunder-Mifflin) çalıştı. Sadece bir ara Michael Scott'ın şirketinde satışçı olarak çalıştı. Sonrasında aynı titrle Dunder-Mifflin'e geri döndü. Devemlılık önemli değil mi?

Mark, "Bu Svahili mi?" diye kasıtlı bir espri yapıyor. Pam, on yıl sonra iş görüşmesine gittiği için gergin olmalı. Buradaki zoraki gülüşünden de belli. Mark, gerginleşen ortamı yumuşatmak için muzipliğe girişiyor. Alttan alta Pam'i de alaya alıyor. Bu Pam'i daha da geriyor.

"Hamile kadın istemiyoruz." diye açık açık söylüyor. Normalde sorması yasak olmasına rağmen Maraş dondurmacısı misali "Acaba?" diyerek sorunun başını söyleyip geri çekiliyor. Pam de hamile olmadığını itiraf ediyor. Aslına bakarsanız buna mecbur değildi. Mark, işi katakulliye getirdi.

Burada çalışan son üç kadının hamile kaldığı bilgisini aktardıktan sonra sandalyenin farklı olduğu yönünde bir espri de patlatıyor. Hem kadınlar bu işi daha iyi yaptığı için hem de Mark, ofisinden baktığında sürekli orayı gördüğü için bu pozisyonda bir erkek istemiyor.

Pam bu noktada araya girerek ofis müdürü pozisyonu için başvurduğunu hatırlatıyor. Mark da dalga geçer gibi "Evet. Ofisi idare edeceksin. Telefonları yanıtlamak, çağrıları iletmek ve ne bileyim, kahve içmeye gitmek falan senin görevin" diye karşılık veriyor. Pam, bunun bir çeşit resepsiyonistlik olduğunu söylediğinde Mark, kabul ediyor fakat adının ofis müdürü olduğunu söylüyor.

Bu durum Türkiye'de de çok farklı değil. Aynı işi yapmak için çok farklı titrler belirleniyor. Bu titrler ezici çoğunlukla uydurmadır. Üretilme nedenini büyük oranda kariyer ile gözü boyanan işçilerin emek süreçlerine yabancılaşması diye açıklayabilirim. Bu heybetli titrler sayesinde kendini bir beden işçisinden üstün görebilecektir. Aynı maaşı almasına rağmen bir de.

Pam, işi reddediyor çünkü bu işi on yıl kadar yaptığını ancak artık iki çocuğunun olduğunu söylüyor. Ona göre çocuklu biri resepsiyonist olamaz. Bu da bu mesleği geçici olarak yaptığını gösteriyor. Tabii, tavrının bir miktar küçümseme barındırdığını da es geçmeyelim.

@thegaijin@mstdn.social ben de her zaman bakmaya çalışıyorum. Bir Disroot mail adresiniz vardı. Onu profilde göremedim ama ona yazsam çok daha iyi olur gibime geliyor. Sonra bana bir ileti atabilirsiniz. Sizi rahatsız etmeyeceğim söz 😊 Çok da sevmem zaten telefonla konuşmayı.

Türkçe konuşan Fediverse kullanıcıları olarak birbirimizi önceden tanıyor değildik. Şahsen ben bu platform aracılığıyla yeni insanlarla tanıştım. Her şeyin en iyisini bilme iddiam yoktu ama canım istedikçe yazdım. Buradaki insanlarla kurduğum bağ çok özel ve anlamlı. Bir yandan "Dixi et salvavi animam meam" yani "Söyledim ve ruhumu kurtardım" şiarıyla hareket ederken diğer yandan insanların ruhuna değmek muhteşem.

@thegaijin@mstdn.social çok sevinirim. İsterseniz numaramı verebilirim. Farklı platformlardan da haberleşme imkanımız olur.

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.